GİRİT’İN MAHZUN MÜBADİLİ RASİMÂÇİ VE USLU ÇIRAĞI

06 Haziran 2010 02:18 / 11781 kez okundu!

 


Rasimâçiler’e…
Eşref Paşa 643 sokaktaki Giritli Kamer Hanım’ın evine kiracıydık. Ben çok uslu bir çocuktum. Ama Kamer Hanım neden bana hep “veled-i zina” derdi, onu bilemiyorum? Bu herhalde kötü bir sözdü. Bana kızan sadece Giritli Kamer Hanım olsaydı neyse. Bir de annemden azar işitirdim üstüne.

Oysa ben en az iki gündür o kara eşarplı, kara entarili Kamer Hanım’ın bahçesine girmemişimdir. Hem de koskoca iki gün o erikler dallarından gözümün içine baktıkları halde! Daha ne olsundu? Suçun hepsi bende miydi yani? “O’nun eriklerinin hiç mi suçları yoktu?”

Beni en iyi, badanacı Rasimâçi anlıyordu. Rasimâçi, Girit’ten dostuymuş bizimkilerin. Ben O’nun çırağıydım artık. İkiçeşmelik’teki Halilâki’den alırdık çivit boyaları. Doğru babamın terzi dükkânına giderdik. İş hanının merdivenlerini, geçitlerini, dükkânların içlerini badanalardı Rasimâçi. Tabiî ki, en büyük yardımcısı bendim. Babam ne dualar ederdi Rasimâçi’ye: “Hay Allah senden razı olsun” diye. “Kamer Hanım rahat, anası rahat, ben rahat.”

Oysa en rahat olan bendim. O namussuz eriklerin tahriklerinden uzakta, Rasimaçi’nin yakınındaydım. Kireci söndürüyor, çivit veya toz boya katıyor, badanamızı yapıyorduk. Neler konuşmuyorduk ki bu sırada? Çok mutluyduk birlikte. Bir tek Girit’ten ayrılış öyküsünü anlattığında hüzünlenirdik. Daha doğrusu O hüzünlenirdi de, benim de hüzünlenmiş gibi yapmam gerekirdi. Bazen O ağlardı. İşte ben bu ağlamayı bir türlü beceremezdim.

Yaşantımız böylesi güzel geçip giderken, Rasimâçi beklenmedik bir günde benden uzaklaştı. Gitti ve bir daha etrafımda görünmedi. O güzelim Girit hikâyelerini dinleyemez oldum.

Bu uzaklaşmada benim suçum yoktu. Bütün suç o elektrik kablosundaydı. İş hanının bazı dükkânlarının elektrikleri henüz bağlanmadığı için, kablolarla elektrik çekmişler dükkânlara. Ben çok geçmeden bu kablolardan kaçak yapan birini keşfetmiştim. Oynuyordum bu kabloyla. Elimi çabucak deydirip, çekiyordum. Ama bir gün kablo elime yapıştı. Hain kablo çok fena canımı yaktı ve titretti beni. Hem de zangır zangır! Hiç bırakılır mıydı bu onun yanına? Bende Girit damarı yok muydu? Aldım babamın en büyük terzi makasını ve kestim kabloyu. Rasimâçi badana yapıyordu. Yerler ıslaktı. Çırağı ve Girit’ten dostunun torunu ben, arkasında çırpınıyordum. Rasimâçi durur mu? Tutup beni kurtarmaya çalıştı. Usta ve çırak birlikte çırpınıyorduk artık. Allahtan asfalyalar attı da kurtulduk. Kendimde değildim. Rasimâçi de kendisinden vazgeçmiş, benimle ilgileniyordu. Anlaşılan, babamdan çekiniyordu. Beni sakinleştirmek ve kendime getirmek için, çay ocağına götürdüğünü anımsıyorum. Önce bir çay bardağı ılık su içirdi. Sonra küçük, saydam ve teneke kapaklı bir gazoz şişesini elime tutuşturdu. Daha önceleri yaptığım gibi, şişeyi ha babam çalkaladım. Rasimâçi bu sırada açacağı arıyordu. Açacağı bulan Rasimâçi’ye şişeyi verdim. Zavallı ustam, gazozu açtığı anda öyle bir patlama ve fışkırma oldu ki, şişe elinden fırladı gitti. “Sen büyüdüğünde eşkıya olacaksın!” diye haykırıyordu. Babama, “Evet, eşkıya olacaksın dedim ama okumuş bir eşkıya olacak bu. Hem okumuş hem eşkiya? Nasıl olur bu, onu da bilemiyorum işte?” diye dert anlatıyor, yakınıyordu.

O zamandan sonra bir daha etrafımda görünmedi Rasimâçi; işime de son verdi. Oysa ben Rasimâçi’yi ne kadar çok severdim? O’ndan öğrenmiştim Girit’i, kireç söndürmeyi, boya karmayı, fırça sallamayı. Onun için de büyüdüğümde duvarlara yazdığım “KAHROLSUN EMPERYALİZM-TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE” yazıları silinmezdi uzun süre.

Rasimâçi, Girit’in mahsun mübadili! Seni sevgi ve saygıyla anıyorum; Girit’i anlattığın, bir ülkenin ne demek olduğunu öğrettiğin için. Elbette güzel kireç boyayla duvarlara en güzel yazıları yazmamı sağladığın için de. Işıklar içinde yat.


Ertuğrul Barka

01.06.2010

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
13 Ekim 2010 13:41

hurkus

Filiz İpek Açar'dan

Eline sağlık Ertuğrul ağabeyciğim, bu güzel anıları daha cok dinlesek ve dinletsek belki az da olsa uyuyan beyinler uyanır.

Selamlar.
13 Ekim 2010 13:39

hurkus

Sevda Yaşamadair'den

Ertuğrul abi demek ki uslu bir çocuk değilmişsin :))

13 Ekim 2010 13:37

hurkus

Özer Akdemir'den

Sevgili hocam, siteye yorum yazmayı beceremedim bir türlü. Demem o ki; her yaptığı iş bir insana bu kadar mı yakışır. "Yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir"... selamlarımla.. ellerine sağlık...

02 Eylül 2010 21:24

GİRİTLİ KIZI

emeklerine sağlık ertuğrul barka, keyifle okudum
yazılarının devamını bekliyoruz
17 Haziran 2010 23:47

hurkus

Faruk Tuzcuoğlu'nun mesajı

Cok Hos Oldum Yine,
Eline saglik sevgili usta.

Kirec sondurmeler, civitler... Hmm...
Meslegini bastan secmissin. :-)

Oyle ya; dedemin kimya aski nereden geldi?
Torunlarina kitap brakman gerektigi konusunda hemfikirim.

Sevgi ile kal
faruk
13 Haziran 2010 12:51

hurkus

Oyman Tuna'nın mesajı

Sevgili Ertuğrul, Rasimâçi yazını Girit mübadili dünürüme telefonda göz yaşlarımı göstermeden anlattım.
İsteği üzerine onun mail adresine göndermek için çok çalıştım, gönderemedim. Nasıl gönderebileceğim hususunda beni aydınlatırsan sevinirim.
Sevgiler
Oyman
12 Haziran 2010 10:31

Ayşe Kilimci

Ne çıkıyorsa kimya mühendislerinden, az birşey de doktorlardan çıkıyor zaten. Siz yazmaya fırsat bulamayacak kerte yaşamışsınız, üstelik hudut boylarında ve erik tepelerinde... Cereyanla oynayan çocuklarda var, ne varsa... Aman n'olur, bu yalınlık, bu sadelik ve dobralık çizginizden, yazmak adına sapmayın... Dün, www.kadinmedya.com sitedeki yeni yazımda dokundum geçtim sizin hikayeye, bizim amazon sitemizde.
Bu sadelikte, iki fırça darbesiyle (fırçalar biraz hayattan biraz Rasimaçi'den miras) böyle güzel bir kısacık hikaye yazsam ben çalım eder, şımarırdım.
Siz de şımarınız beyefendi, hakkınızdır, değil mi ki İzmir'in gökkubbe duvarlarına devrimci sloganları en uzun saplı fırçayla hala yazıyorsunuz ve insanlara kalp denen (ve ne yazık artık yürürlükten kaldırılmaya çalışılan) şeyi, aklı ve vefayı hatırlatıyorsunuz, hakkınızdır.
11 Haziran 2010 18:39

hurkus

Tanju İzbek'in mesajı

Merhaba,

Uzun süredir mübadele ve mübadillerle ilgili bir şey okumuyordum..Çokkkkkkkkkkk modaydı..Bugün yazınıza /öykünüze/rastlamak çok iyi geldi.. Fesleğenler kadar serin... İnanılmaz içten... ne güzel... yüreğinize sağlık... Rasimaçi ve size bir dize: "Ah çe /ke/ yati de mu to les/çe yati de mu to les / mono kathese çe kles.."

Cunda'dan selamlar saygı ve sevgiyle....

Tanju İzbek
10 Haziran 2010 20:29

hurkus

Ertuğrul Bey,

Linkteki yazınızı büyük bir keyifle okudum ve gözyaşlarımı tutamadım. Elinize, kaleminize sağlık.

Jale Alel
10 Haziran 2010 17:58

yunus09

Καλιμέρα,
Sn, Barka "Tüyleri diken diken okumak" bu olmalı. Öncelikle Aydın'dan Yunus ÖLMEZ ben. Sizler gibi Krıtikoz büyükbabalar ile Krıtika büyük annelerin, Krıtikaç (Yavru Giritli) torunu olmanın onurunu taşıyorum. Zamanda yolculuk yaptım sanki, annemin koca makası, bir ustaya çırak verilen "şeytanaç veled-i zina" ya da "anestet yavlo!" ve evde kalanların kafayı dinledik muhabbeti ))))) Duygulandım, özlemle ve rahmetle hepsini andım. Bu arada uslanmaz bir erik hırsızı olduğumu da itiraf etmeliyim ))) Yüreğiniz var olsun, okuduk okumasına ama, Eşkiyalık soya çekim herhalde. Yüreğimizi oynatan yeni yazılarınızı özlem ve umutla bekliyoruz. Saygılarımla... ΕΩΗΑΡΙΣΤΟ, ΟΛΑ ΚΑΛΑ, ΥΑΣΘΘΘ

Yunus ÖLMEZ
08 Haziran 2010 23:27

fatma barka

Baba'cıgım Karya ve Doruk için daha çok yazmalısın ki büyüdüklerinde onların da ellerinde tadına doyamadıkları, dedeleri tarafından yazılan bir kitap olsun, gururlansınlar.

08 Haziran 2010 21:28

hurkus

Metin Yılmaz'ın mesajı:

''GİRİT’İN MAHZUN MÜBADİLİ RASİMÂÇİ VE USLU ÇIRAĞI'' yazınıza, çok güldüm...:))
08 Haziran 2010 18:36

hurkus

Mine Uygur'un mesajı

Süper bir yazı Ertuğrul... çok benzerlerini ben de yaşadığım için çok tanıdık geldi... gülümseyerek başladım, gülümseyerek bitirdim yazını... Sen hep yaz emi...

08 Haziran 2010 18:25

hurkus

Bir mesaj daha :)


İyi ki varsın be Ertuğrul Abi...

Av. Şehrazat MERCAN
08 Haziran 2010 18:22

hurkus

Özge AKBULUT'un mesajı

Merhaba,
Yazınızı okudum ve de çok güzel buldum. Anneme de okuttum... Eğer yazarsan de ki dedi....
Halilakinin karşısında bir de 3 yıldız boyaları vardı
Biz de 478 sokakta oturuyorduk, yol genişledi ve de o sokak yok oldu... Fırıncı Mehmet amcanın sokağı, kızı ile Nezihe abla ile çalışırmış
Biz de erik çalardık ve de dizlerimizden yara bere eksik olmazdı
ve de bizim aile de suyun öte tarafındamış, Selanikten...
Daha daha var ama aklımda tutamadım...
Saygılar

Özge Akbulut

08 Haziran 2010 13:58

mertrustem

Kalimerasas,

Keyifle bir çırpıda, merakla okunan lokum tadında hikayenizi keyifle okudum. Teşekkür ederim.
Kaleminize sağlık. Ama devamını da getirmeniz lazım. Hatta bu hikayeleri kitapta toplayın lütfen.
Gelecek nesillere de kalsın. Erik çalan son nesil biziz galiba...

Neşeniz bol olsun
Sevgiler
Mert Rüstem

08 Haziran 2010 11:48

hurkus

Müthiş keyifle okudum. Üniversite döneminde bir yılımı Eşrefpaşa 543 sokakta geçirdim. Az biraz (1988'lerin)Eşrefpaşalılığını bilirim. Ne yazık ki 1988'lerde Giritli dostlar ise edinemedik.

Biz ise İzmir coğrafyasından çok uzaklarda Karadeniz'in en doğusunda "Keşişin eniği" ya da " keşişin doğurduğu" diyerek komşuları peşimizden koştururarak büyüdük...

Selam olsun o günlere...

Selamlar
Av. Yakup Sekip OKUMUŞOĞLU
08 Haziran 2010 11:43

hurkus

Evrensel gazetesi İzmir Sorumlusu Emine UYAR'ın mesajı:

Hocam yine döktürmüşsünüz. Elinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş. Sizin kadar farkında olarak yaşayamasam da benim de çocukluğum benzer bir çevrede geçti. O günlere döndüm. Teşekkürler.
07 Haziran 2010 21:46

İSMAİL HAKKI ATILGAN

Sayın Barka, çocukluk anılarınızın, rasimaçinin (veledizina) tabiriyle anlatımınız çok güzel, çok sade. İster istemez insanı çocukluğuna götürüyor.

Rahmetli ninem (babaannem) de bana aynı tabiri kullanırdı. Hatta o bazen kızdığında, bazende sevdiğini belli etmemeğe çalışırken bu tabiri, başına da genellikle (pedimu) ya da (morisi) gibi kelimeler getirerek kullanırdı. Zaten Türkçe'yi de iyi bilmezdi. Eşi yani dedemi ben göremedim, annemin babasını da göremedim, onlar da Giritliydiler. Her ikisi de ÇANAKKALE'de kaldı. Dedemin kardeşi de (Yapıcıoğlu'ndan Cahit Altıngöl'ün babası) Çanakkale'de kalanlardan.

Kısaca anneli babalı çoluklu çocuklu, kayınpeder kayın valideli hepimiz Giritliyiz. Yarımız Eşrefpaşa, Yapıcıoğlu, Ballıkuyu'da, bir kısmımız Kemalpaşa, Armutlu'da, bir kısmımız Manisa ve Karşıyaka'da bir kısmımız da Pınarbaşı'nda, Bornova'da. Kimisi ilk gelenler, kimisi mübadil. Bizler üçüncü, bizim çocuklarımız dördüncü kuşaktalar.

Hepsinin birkaç ortak özelliklerini söyliyeyim sizlere. Çok okur, çok kıyaslar, unutmazlar. Vefalı ve sadıktırlar. Modern ama aynı zamanda çok kıskanç çok inatçılardır. Başladıkları işi yarım bırakmaz, en iyisini yapmağa çalışırlar. Türkiye'deki meslekleri şehirlerde ayakkabıcı, boyacı, balıkçıdır, köylerde hayvancı veya çiftçidirler. Bunun için Giritli her çeşit yabani ottan yemek yapar, deniz mahsüllerinin tamamını bilirler. Onun için ikinci kuşak ya celep ya lokantacıdır. Doğayı, çiçeği, hayvanı çok severler. Erkekleri kadınlara çok saygılıdır, iyi yerler, iyi içer, iyi severler. Evdeki mutfakta mutlaka becerileri vardır.

Size Giritliler hakkında söylenen birkaç atasözünü hatırlatayım:

Giritli'den kız alma erkek al, tarlada Giritli ve inek varsa önce Giritli'yi çıkar, Denizden babam çıksa yerim. deyişleri onlar için söylenmiştir.

Sizlere bir link vermek istiyorum. Son kuşaklar köklerini arıyor. Kültürleri, gelenek, görenekleri, yaşam anlayışları ve kültürlerinin kesitlerini orada görebilirsiniz.

www.girittürk.com

07 Haziran 2010 19:44

ilay

Çocukluğumda yaz tatillerini geçirdiğim Lapseki'de de benzer yaşam biçimleri güzel yaz günleri içinde ve kendi dingin ritminde akar giderdi. Meyhaneci Aleko ve başkaca Rumlar, teyzemin ev sahibesi Madam İda ve diğer Musevi aileler çoğu Balkan göçmeni kasaba halkı doğal bir uyum içinde sürdürürlerdi yaşamı. Elele ve mutlulukla paylaşılan ortak değerler tutardı onları birarada... Ne Eleni , ne Beki ne de bizler farklı olduğumuzu düşünmezdik. Birinin derdi ya da mutluluğu herkesindi. Burnumun direği sızlayarak özlüyorum o güzelim günleri ve nefreti bayrak yapanların bir zamanlar oldukları gibi tekrar İnsan olacakları(mı) günleri...

07 Haziran 2010 14:17

Hasibet

Merhabalar 1950'li yılları tekrar yaşattınız. O zamanın çocukları ne kadar mutlu yaşamışlar bu satırları okuyunca anımsadım. Para yoktu ama sevgi, şefkat, saygı gibi kavramlar vardı.

Rahmetli eşim İzmir/Kemalpaşa'ya yerleşmiş bir Giritli ailenin çocuğuydu, okumayı yazmayı öğrenmeden köyler arası simit satıp, takas aldığı üzüm tarhana vs. yi merkezde paraya çevirdiğini söylerdi.

Kemalpaşa'nın ağaçlarına onluk çivi çaka çaka tırmandığını inmek için de gözüne kestirdiği en yakın binanın (Dayısının kahvesine kendini bıraktığını kaç kiremitin kırıldığını bilmediğini ama kendini alçak olan binanın arka bahçesine atıığını eve kaçıp hiç birşey olmamış gibi davranışlarını.

Bir de şimdi torunlarımza bakın; güvercin yuvası gibi apartmanlarda hapis hayatı. Kafes (servis aracı) içinde sosyal etkinliklere koşturmaca ki (horoz döğüşüne götürelenler gibi) kimin çocuğu (horozu daha iyi alımlı çalımlı) daha başarılı sevimli vs. vs. bir gizli yarış.

Güzel günlerde yaşamışız Diyojen gibi elimizde fener şefkat, sevgi, saygı arar olduk.
07 Haziran 2010 13:51

Ayşe Kilimci

Sevgili Barka,

Rasimaçi hikayenize bayıldım... Ben yazabileyim isterdim, imrendim.
Sonra düşündüm, o yıllarda Eşrefpaşa'nın 596. sokak sakini bir çocukken evimizi (evet, Halilaki'den boyasını alıp da) boyayan usta o muydu diye düşünekaldım. Hiçbir boyacıyla etmediğim muhabbeti etmiştim, siz Rasimaçi'ye çıraklık (!) ederken, eriklerle suç ortağıyken, haşarılıkta sizi aratmaz bir kız çocuğuyken ben... Yüzü ve duruşu, fırçaya ve duvarlara hakim oluşu hala gözlerimin önündedir. Birkaç gün süren işini bitirdiğinde bana biri minik, diğeri pasta tabağı boyunda iki tahta tabak armağan etmişti. Evde boya şenliği varken nasıl uslandığımı farkettiğinden mi bilinmez? Canım sıkıldıkça bu tahta tabakları boyayabileceğimi tembihlediydi giderken. Ben tahta tabaklara söz yazdım, giderek hikayeler yazdım, eğer bu usta sizin o usta idiyse, el vermiş olmalı bana da. Ama Girit göçmenleriyle ülfeti bir hayli bir kişi olarak ve şimdi Ayvalık'ta yaşıyor olmama karşın, sizin Rasimaçi yazınız gibi tadına doyulmaz ve kıvamı yerinde bir hikayeyi henüz yazmadım... Elinize, kalbinize (ve elbet haşarılıklarınıza ve o cereyana) sağlık...

Ayşe Kilimci
07 Haziran 2010 13:29

acarsavaci

Sevgili Eşkiya ( Okumuş Olanlarından)


Eşkiya olduğuna hiç şüphem yoktu da bu kadar da anarşist oldugunu bilmiyordum.

Ustanın Girit öykülerini merak ediyoruz tabii ki senin Veled-i Zina ise en çok merak edileni..

Senin gibi nice eşkiyalar yetiştirmen dilegimle..

Sağlıcakla kal..


Acar Savacı

07 Haziran 2010 11:44

hurkus

EÜTF Halk Sağlığı AB Başkanı Prof.Dr. Ali Osman KARABABA'nın yorumu:


Eline aklına sağlık sevgili Barka. Çok güzel bir yazı olmuş.

Görüşmek dileğiyle.

Ali Osman
07 Haziran 2010 10:18

Yusuf Niş

Öykü Antolojisine girecek değerde bir metin... Kurgusu, tasarruflu anlatımı, olguları ilintilendirmesi ile ustalık mertebesinde birinin elinden çıktığı hemen anlaşılıyor. Girit mübadillerine dair hiç film yapılmadı. Ertuğrul Bey bu sinematografik anlatım becerisiyle bir film öyküsünü gayet başarı ile yazabilir. Keşke yazsa da biz de çeksek.

Yusuf Niş
Ege Film - Muğla
07 Haziran 2010 09:15

GÜLNUR POLAT

Ertugrul Hocam;

Yazınız beni çocukluguma götürdü. Ben 643 sokağın birkaç sokak ötesinde 695 sokakta küçük bir evde doğdum ve tatar bir ailenin çocugu olarak, Giritli birçok komşumuz ile evlerin taşlıklarının sabah akşam yıkandığı, ortanca ve yaseminlerle bezenmiş evlerde yaşadım.

Samimi, sıcak, önyargısız paylaşımın ne olduğunu çocukluğumda o komşuluk ilişkileri sayesinde öğrendim.

Siz beni çocukluğuma götürdünüz.

Teşekkürler...

06 Haziran 2010 22:34

hurkus

Ertuğrul Bey, yazınızı çok beğendim. Son zamanlarda "dünyanın her yerinde, herkes, eşit hak ve özgürlükler temelinde yaşama hakkına sahiptir." sözünün öncelikli olması gerektiğine; halkların kardeşliğine bu çerçeveden bakmak gerektiğine inanıyorum. Selamlar...

Oya Uslu

06 Haziran 2010 20:30

turgutuzum

Merhaba;
"Benden Selam Söyle Anadolu'ya" bir solukta okumuştum kitabı. Ege'nin iki yakasındaki insanların doğdukları, büyüdükleri, yaşadıkları topraklardan zorla koparılmaları... Ben Eşmeliyim. Babam anlatırdı. 1920'li yıllarda bizim orada da Rum aileler varmış. Ne garip değil mi? masal anlatır gibi "mış'lı", "miş'li" yazıyorum. Babam 6-7 yaşına kadar tanıdığı Kosti ve ailesini hiç unutmamış, sürekli anlatırdı.
Nice Rasimâçiler, Kostiler.... Ege'nin iki yakasının sürgünleri....
06 Haziran 2010 19:36

bach

Kahrolsun emperyalizm- tam bağımsız Türkiye yazılarının gerçek olduğu bir coğrafya özlemi ile şimdilerde bir sıkıntı, bir baskı, ülke talan ediliyor, peşkeş çekiliyor, asfalyalar atmak üzere!!!

Bu şirin yazı için teşekkürler, gönlüne sağlık.

bach
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.