ForumBizi Biz Yapan Öykülerimiz  Yeni Konu 

SARKİS AMCALARIN KİTAPLIĞI - Timur Demir

22 Haziran 2009

BİR ÖYKÜ/SARKİS AMCALARIN KİTAPLIĞI - Timur Demir (Hrant Dink'in anısına)

Malatya'da, ayakkabıcılar çarşısında babamın işyerinin karşısındaydı Sarkis amcanın dükkanı. Ne zaman babamın yanına gitsem mutlaka ona da uğrardım.

Bu gülen gözlü, tombulca adam beni kapıda gördüğünde elindeki ayakkabıyı, çekici tezgahın üstüne bırakır, ''çay söyleyin evladıma'' diye seslenirdi çıraklardan birine.

Yaşıtıymışım gibi hatırımı sorarak oturturdu beni tezgahın kenarındaki tahta, hasır taburelerden birine.

Yüzüne gözlerimi diker, gözlüklerinin üzerinden bana muzipce bakarak ''eee, nasıl gidiyor bakalım okul'' diye sormasını beklerdim.

''iyi, iyi'' diye bu soruyu geçiştirdikten sonra da ''çalışsana Sarkis amca'' derdim.

Çünkü onun ağzına attığı ince küçük monta çivilerini birer birer alıp,benim okumam ya da konuşmamdan bile daha hızlı deri sayayı kalıba monte etmesini seyretmeye bayılırdım.

O çalışırken ben de ona bin bir zorlukla bulup okuduğum kitaplardan birinden bahsederdim. Ne bulursam okuduğumdan kafamda isyan çıkmış bir bilgi cehennemi vardı.

İsyancıları düzene sokmanın; ''sayın bilgiler lütfen, beni iyi bir insan yapmaya yardımcı olacaklar birinci katta kalsın; diğerleri bodruma insin'' diyebilmemin yolunu gösterebilecek kimsem olmadığından daldan dala atlayan anlatılarım Sarkis amcayı bazen gülümsetir, bazen hayret, bazen de ''hadi lan oradan'' ifadesi belirirdi tombik yüzünde. Bir gün de o soluksuz anlatımlarımın arasında nereden icap ettiyse ''Ermeni çocuklar da sünnet oluyormu Sarkis amca '' diye sorduğumda az kalsın ağzındaki çivileri yutuyordu.

''Nereden biliyorsun sen benim Ermeni olduğumu'' diye sordu.

''Babam söyledi'' dedim.

''Başka ne söyledi baban'' dedi.

''Senin çok iyi bir insan olduğunu'' dedim.

Babam annemle konuşurken duymuştum. Daha çok şey söylemişti onun hakkında, ''ne kadar yardımsever, ne kadar saygılı, hatırlı bir insan olduğunu, onu çok kişiye değişmiyeceğini''de söylemişti ama onları söylemedim çok şişinmesin diye. Zaten çocukluktan beri böyle şeyleri kolay söylemem. Bakışlarım anlatır daha çok övgü ve sevgimi. Öfkem gibi. Sarkis amca da anladı. Gözlüklerinin üzerinden bakarak ''Babana söyle akşama bize oturmaya gelin'' dedi. Sana bir sürprizim var'' diye ekledi.

Dükkanlarımızı ayıran sokağı uçarak geçtim.

İstanbul'dan babamın işleri nedeniyle ayrılıp önce çocukluk aşkım Antakya'ya gitmiş, beş yıl kalmıştık. Orası bir çocuk için ''Nazım''ın ''Elma''sı gibiydi. Yemekle asla bitmeyecek, kıpkırmızı kocaman bir elma. Bir çocuk için değersiz ve boş zaman bırakmayan şehir. Biz gittiğimizde Nüfus, altmış bin civarındaydı. Her evde beş, altı çocuk olduğunu düşünürseniz, üçte ikisi ''bizden''di bu şehrin. Bize tüm kapıları açık bir ''özgür çocuklar cumhuriyeti''ydi Antakya.

Yüzlerce neşeli, yaramaz köpek yavrusu gibi dilimiz bir karış dışarıda Sen Pierre'ye tırmanır, dönüşte Habibi Neccar'ın bahcesinde soluklanır, sulanırdık. Dinler, mezhepler, ırklar üstü çocuklardık biz. Kim Türk, kim Arap, kim Yahudi kökenli karıştırırdım çoğu zaman. Hangi arkadaşımın sünni ya da alevi olduğunu sormak gereği duymadım hiç.

Evlerine gidip geldiğim Hristiyan arkadaşlarıma da ne etnik kökenlerini ne mezheplerini sordum. Onlardan ayrılıp Malatya'ya göcerken birbirine karışan göz yaşlarımız tüm ayrıcalık ve ayrımcılık düşüncelerini en başından yıkamış, atmış ve o kentin bir avuç toprağından, insanına kadar yaydığı sevgi kokusu bize temiz yollarda yürümenin önünü açmıştır. Sindiği yüreğimizden asla yok olmayarak diye düşünmüşümdür, yıllar sonra. 

Şimdi Sarkis amcaların eski Malatya dediğimiz mahalledeki evlerinin kapısına vururken, ''Acaba daha önce Antakya'da Ermeni arkadaşım olmuşmuydu?'', ''Onların evinde de küçük İsa ya da Meryem ana heykelcikleri var mıydı?'', hepsinden önemlisi Sarkis amcanın bana sürprizi ne olabilir diye düşünüyordum ki, kapıyı o güne kadar gördüğüm en uzun boylu ve en güler yüzlü kız olan Nadya açtı. Sarkis amcanın kızıydı, bir de ağabeyi vardı Ankara'da okuyan. Onu hiç görmedim. Ancak hiç tanımadığım, arkasında iki satır iyi dilekler olan bir kartpostal bile almadığım ''o''nun için yıllar sonra ''hakkını ödeyemem'' diyeceğim hiç aklıma gelmezdi.

Teyzemin, Nadya ablanın neredeyse önüme yığdığı meyve, tatlı ve börekleri atıştırırken ilk kez geldiğim bir Ermeni evinin bizimkiyle ya da Antakya'daki Hristiyan arkadaşlarımın evleriyle benzerlik ve farklılıklarını araştırıyordum bir taraftan. Ortalıkta küçük İsa heykelciği, ikon falan yoktu. Duvarlardaki aile resimleri, soluk, yaşlı yüzler, sürülmüş topraklar gibiydi. Tıpkı bizimkiler gibi. Eşyalar yorgundu. Tıpkı bizimkiler gibi. Tertemiz yoksulluğu ve kendini misafir olarak hissetmemen de dahil her şey aynıydı. Koyu sohbetin içindeki Sarkis amcalarla, annem, babam ancak İstanbul-Malatya şivesiyle ayrılabilirdi birbirinden. Bu evde farklı olan tek şey Nadya ablanın uzun boyuyla, hep gülen yüzüydü.

Sonraki yıllarda ondan başka bir Ermeni bayan da tanımadığım için ne zaman ''sarı gelin'' türküsünü duysam aklıma o gelir, gözümün önünde canlanır.

Sıkılmıştım, Sarkis amca şu sürprizi gösterse diye geçiriyordum içimden ki; anladı.

Sedirden kalktı, ''gel evladım bak sana ne göstereceğim'' dedi.

Arkasından kapalı oda kapılarından birine doğru yürüdüm. Kapıyı açtı, lambayı yaktı, beni sırtımdan hafif iterek cennete buyur etti.

Ben güzellikten kör olmuş gözlerimi kırpıştırarak hayata döndürmeye,kulaklarımdan çıkan alevleri söndürmeye uğraşırken, o belli belirsiz duyduğum bir sesle ''burası Ankara'da okuyan ağabeyinin odası.Kitaplardan istediklerini alıp okuyabilirsin'' dedi.

Tanrım; rüyalarımda gördüğüm, uyanınca da inanılmaz üzüntüler çektiğim kitaplıktan daha çok kitap vardı. Neredeyse bir duvar boyunca yüzlerce kitap, rengarenk giysileriyle Harbiye'ye seyrana gelmiş Antakya kızları gibiydiler.

Önlerinde saygıyla diz çöktüğümü hatırlıyorum. Bir de Sarkis amcanın çıkarken yavaşca kapattığı kapının sesini.
Sanki dokunsam kirlenecek, incineceklermiş gibi ellerim arkamda bağlı, kafam yana eğik belki bir saat boyunca bir uçtan bir uca, en alt rafdan en üst rafa eğile büküle adlarını okuduğum kitaplar yazarlarını çağırıp beni tanıştırıyor, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt, Nazım, Dağlarca, Dinamo, Aziz Nesin ve neredeyse cumhuriyet döneminin tüm edebiyatcıları odaya toplanmış ''önce beni oku'' diyerek kafamı okşuyorlardı.

Hiçbirini kırmadım. O akşam, Sarkis amcaların ve annemlerin şaşkın bakışları arasında bir kucak kitapla çıktım o odadan. Çıkmadan ''ayıp olur mu acaba''diye çok fazla düşünmemiştim. ''Kitabın yüzsüzlüğü olmaz''; ömrümce de vazgeçmedim bu düşünceden.

Malatya'da kaldığımız bir yıl boyunca o kitaplık, ev ve okul arasında çizdiğim üçgen dışında hiçbir yer öğrenemedim desem yalan olmaz. Ama bir yandan da Çukurova'nın sarı sıcağında at koşturdum, Antep'te karayılan, Ege'deki çeteci, Afyon'da Mustafa Kemal'in Mehmet'i, Karadeniz'de ''hürriyet ve ümit''taşıyan takalardan birinin tayfası oldum desem de yalan olmaz.
Daha ileri gidip marabalık, ırgatlık, çırçır işciliği, çorba parasına yazarlık, han köşelerinde yatarken birinci mecliste mebusluk yaptım, Anadolu'yu kara trenle boydan boya geçerken ağayı, beyi, paşayı, türedi zengini, Murtaza gelmiş Murtaza gidecek olanı, onun gibiler üzerine kurulmuş düzeni tanıdım. Balat'ta bir işci mahallesinde kuru soğan, şarap ve sigara kokuları arasında yürekli genç işcilerin sendika tartışmalarına katıldım, Turan Emeksizle vuruldum Beyazıt Meydanında.

Sarkis amcaların kitaplığından açılan gizli kapıdan adım atar atmaz yüz üstü kapaklandığım,sonra şaşkın şaşkın bakınmaya başladığım bu güzel, bu vahşı bahçe,''öğrenilmeye aç vatanım''sarıp sarmaladı beni. İnsanını, sevgisini, aşkını, acısını,özlemini, en müstehcen türküsünü, en sunturlu küfrünü, canının nasıl yandığını, buna rağmen nasıl bu kadar sabırlı, merhametli ve verimli olduğunu anlattı bana.

Sanki yeni doğmuş bir bebektim ve o kulağıma adımı fısıldıyordu.

Bir yıl sonra İstanbul otobüsünde sanki bir daha görmeyecekmiş gibi gözümü kırpmadan baktığım Toroslar'ın arasından geçerken geride okunmamış ne çok kitap kaldığını düşündüm.

Nazım'ın ''Bu memleket bizim''şiirini okudum içimden. Ezberlemek zorunda olduğumu hissettiğim ilk şiiirdi.

Giderayak bir çift ayakkabı yapmıştı bana Sarkis amca. Bordo yumuşacık derili. Hani şu ''rok''dediklerinden. Birkaç yıl giydim onları. Yürüyüşlerde, sevgilimle buluşmaya giderken. Altları delindi. İçine karton koyup yine giydim. Sonra postal giymek zorunlu oldu neredeyse. Yollar aşınmıyordu ama ilericilerin, yurtseverlerin ayakkabılarının altı çabuk deliniyordu bu ülkede nedense. Kim bilir belki de bütün kabahat sevgili Sarkis Amcaların kitaplığındaydı.

2007/İstanbul
24 Haziran 2009

deepblueeagle

iyi ki okumuşsunuz bütün o kitapları Sarkis amcanın (öykü bir kurgu değilse tabii ki) evindeki. sizde de bir edebiyat ruhu oluşmuş. çok güzel bir öykü. duyarlı. sarkis amcanın ayakkabı yapması da iyi olmuş. üstelik çok iyi amaçlarla kullanmışsınız ayakkabıları. ataol behramoğlunun da buna benzer bir şiiri vardır bilirsiniz siz. ilericilik, kitaplar, edebiyat, sevgi. fena bir hayat değil.
bütün kitapseverlerin böyle başlangıç anıları vardır. siz kendi öykünüzü çok inandırıcı, içten anlatmışsınız.

öykü ve şiirlerinizi bekliyoruz. 

not: ama biraz, noktalama işaretleri, virgülden, noktadan sonra boşluk, küçük-büyük harf gibi minik ayrıntılara da dikkat ederseniz memnun oluruz.
24 Haziran 2009

Yazınız için sağolun.Öyküdeki o güzel insanlarda,olay,yer ve isimler de tümüyle gerçek..1973 Malatya....1974 yılı sonu oradan ayrılıp 16 yaşında bir lise öğrencisi olarak istanbula döndüm..Sevgili  Sarkis amcamı ve ailesini bir daha göremedim...Keşke bu öykü çocuklarına bir şekilde ulaşsa eminim ki kitap cennetine davet ettikleri,kapılarından eksik olmayan çocuğu hatırlayacaklardır.Ne yazıktır ki ben onları yıllar sonra yerde uzanıp kalmış Hrant 'ı ve ayakkabılarını gördüğümde bu öyküyle anlatabildim.Aklıma beni ırk ayrımsız ,evladı gibi bağrına basan,o güzel ayakkabılarla,kitapların gösterdiği yollara salan Sarkis amcam düşünce..Bu öykü Hrant'a,onlara ve tüm Ermeni dostlarıma bir şükran ve sevgi mesajı olur dilerim.


not:eleştirinizde haklısınız,noktalama işaretleriyle her zaman başım dertte olmuştur...teşekkür ederim...t.ugan
30 Haziran 2009

hurkus

Selamlar,

Timur bey, sevgili deepblueeagle çok haklı elbette ama siz yine de rahat olun. İçinizden geldiği gibi yazın.  

İşin şakası bir yana, internet gazeteciliğinde ya da dergi, ne derseniz deyin aynen yazılı basında olduğu gibi noktalama işaretlerine, kullandığımız dile, noktalardan, virgüllerden sonraki boşluklara, de'lere-da'lara .. vb. şeylere dikkat etmek zorundayız. Kendi ana dilimiz sonuçta... Kullandığımız dilin sadece net'te değil hayatın her alanında yazarken de konuşurken de doğru kullanılması, bizden sonraki kuşaklara da doğru olarak aktarılması hepimizin misyonu olmalı diye düşünüyorum.

Yazınızdaki bir hatayı nasıl düzelteceğiniz konusuna gelince; maalesef yazıya onay vermeden önce dikkatle kontrol etmelisiniz. Elbette buna rağmen hatalar olabiliyor, o zaman da bizden yardım almak durumundasınız. Çünkü üyelerimizin ya da yazarlarımızın düzeltme bölümüne girme yetkisi doğal olarak yok.   

Sitemize yaptığınız katkılar için tekrar teşekkür ediyoruz.

Sevgilerimizle,
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.

Bu tartışmayı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0