SYMRNA - M. Cengiz Bilir

17 Eylül 2008 16:26 / 2457 kez okundu!

 

Bugün İzmir, yaşlı ve çirkin, taşralı bir tüccarın koynunda, ömrünü ve hayallerini tüketen, kaderine boyun eğmiş hüzünlü bir geline benziyordu. Hava hamile bir kadın gibi yüklü, deniz hırçın, lodos sertti... Taşralı çirkin tüccarın nefesinin kokusu, ge

Ordunun başında, kanatlı gri bir ata binmiş, genç bir komutan vardı... Komutan bulunduğu tepeden, sabah mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışan genç gelinin hüzünlü yüzünü uzun uzun seyretti... Sonra da, kılıcını kınından çekip, ileriye doğru atıldı. Kılıcın ışığı, Güzelbahçe ve Narlıdere istikametini takip ederek, yamaçlardan sahile inip, İnciraltı’nın serin sularıyla buluştu. Hırçın dalgalar, buna bir süre direndiler. Körfezin mavi gri suları, sonunda genç komutanın kılıcına boyun eğerek, güney batıdan kuzey doğuya doğru, bir uçtan öteki uca kadar, saten bir kumaş gibi yırtıldı... Meles Deltası’nda karaya çıkan yalım, ardından Bornova’ya doğru yürüdü. Sonra da, Sabuncubeli rampasında yeniden gökyüzüyle kucaklaştı...



Gökyüzü bahçeleri önce, mavi beyaz bir ışıkla aydınlandı. Sonra şehir, bulut suretindeki süvari ordusunun koşum ve nal sesleriyle sarsıldı. Süvariler, genç komutanlarının emriyle, onun ardı sıra ileriye doğru akarak, milyonlarca damladan oluşan rahmet (yağmur) sıfatında ve nihavent makamında bestelenmiş bir şarkı tadında, şehrin üzerine yağmaya başladılar...


Artık hava dingin, deniz kaba dalgalı, rüzgar uysaldı...



Şimdi, bu ılık sonbahar sabahında, genç gelinin teniyle birlikte ruhu da yıkanarak hüzün ve karamsarlığından arınıyordu...



17.09.2008

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.