Ağla Mumba ağla

05 Mayıs 2009 02:52 / 2510 kez okundu!

 


Yazarımız M. Cengiz Bilir, geçtiğimiz Mart ayında Hindistan'a yaptığı ziyareti farklı bir bakış açısı ile bizlere aktarıyor. Hindistan hakkındaki bilgilerinizi tazelemek ve Bilir'in yol arkadaşı A. Kadir Çınar'ın çektiği harika fotoğraflarla siz de seyahat etmek ister misiniz?  

***

“Bugünü düşünen dününü tekrarlar” (Hint Atasözü)

AĞLA MUMBA AĞLA

Saint Gabriel isimli Portekiz keşif gemisi, Güney Hindistan’daki Kalikut sahillerine ulaştığında tarih 20 mayıs 1498’di ve o tarihte henüz yirmidokuz yaşında olan gemi kaptanı Vasco De Gama, kıyıya çıkmadan önce yanındaki denizciye şöyle diyecekti: “İşte şimdi Müslümanların boynuna ipi geçirdik!..” 

Önce Portekizliler ardından da İngilizler, bugün Hindistan nüfusunun % 13’ünü oluşturan sadece Müslümanların değil, o coğrafyada yaşayan tüm halkların boynuna öyle bir ip geçirdiler ki; o ip, dörtyüzelli yıl boyunca tıpkı bir domuz bağı gibi, debelendikçe biraz daha daralarak, Hindistan denilen bu devasa yarımadadaki bütün insanları açlığın, sefaletin ve zulmün kör kuyusunda, koşulsuz boyun eğme kültürünün kölesi yaptı... 

Vasco De Gama’nın Kalikut’a ayak basmasından 36 yıl sonra; yine bir Portekiz keşif filosu, Hindistan’ın batı sahillerini takip ederek kuzeye doğru ilerlemeye başladı. Günlerce fırtına, yağmur ve zaman zaman yüksekliği altı metreyi bulan dalgalarla boğuşan filo, sonunda yarımadanın kuzey batı sahillerine ulaştı.
Güneş henüz iki mızrak boyu yükselmişti... Sema berrak, deniz sakindi... Öncü gemi batıdan esen hafif yelle yelkenlerini şişirip, suyun üzerinde bıyık yaparak, sahile yakın dizilmiş adaların arasından kıyıya doğru kayarken, telaşlı bir martı sürüsü geminin üzerinde daireler çizerek kanat çırpıp, sanki bundan sonra, bu toprakların başına gelecek felaketler zincirini haber veren kahinler gibi çığlık çığlığa bağırıyordu... 

Kıyıya çıkan Portekizliler, çıktıkları yerin, yedi tane ada arkasına gizlenmiş bulunan olağanüstü güzellikte büyük bir koy olduğunu görünce buraya, Portekizcede güzel ve iyi körfez anlamına gelen “Bom Bahai” adını verdiler... 

Baskı, zulüm ve şiddetle geçen yüzyirmibeş yılın ardından 1661 yılında bu topraklar ve üzerinde yaşayan canlılar, Portekiz Prensesi Brazanyalı Catherine ile İngiliz Kralı II Charles evlenirken, Portekiz tarafından İngiltere’ye çeyiz ya da bir başka anlatımla başlık parası olarak verildi... Yedi yıl sonra da İngilizler tarafından, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ne on İngiliz Lirası karşılığında kiralandı. Adı da artık Bom Bahai değil, Bombay’dı... 

İngilizler, Bombay ve Hindistan’ı aralıksız olarak tam 287 yıl egemenlikleri altında inlettiler. Ancak Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasından bir yıl sonra; 1948 yılında, Bombay’da bulunan ve bugün artık turistik bir ziyaret yeri olan Gateway of İndia’dan (sadece gemiyle ulaşımın mümkün olduğu yıllarda Hindistan’ın giriş kapısı ve limanı) gemilerine binerek bu mazlum ülkeyi terk ettiler. Arkalarında dillerini, sütlü çaylarını ve bu topraklardaki yerli işbirlikçilerinin de yardımıyla, üç asır boyunca sahap (efendi) - köle ilişkisinin kutsallığına inandırılarak sindirilmiş bir halk bırakarak... 

Bugün resmi rakamlara göre onüç milyon, gayri resmi rakamlara göre ise onaltımilyon nüfusuyla, birbuçuk milyar insanın yaşadığı Hindistan’ın en kalabalık kenti olan Bombay, Portekizlilerin ayak bastığı o gizemli körfez kıyısında ve daha sonra birleştirilen körfeze yakın yedi ada üzerinde kurulmuştur. İngilizler tarafından kente verilen Bombay adı ise, 1995 yılında çıkarılan bir yasayla, Hint tanrıçası Mumba’dan esinlenerek Mumbai olarak değiştirilmiştir.
Mumbai, 28 eyalet, 7 birleşik bölgeden oluşan ve parlamenter federal cumhuriyetle yönetilen Hindistan’ın Maharashtra eyaletinin başkentidir. 

Bizlerden üçbuçuk saat önce güne başlayan Mumbai’ye İstanbul’dan uçakla beşbuçuk saatte ulaşırsınız. Uçaktan iner inmez kendini hissettiren bir koku, Mumbai’de kaldığınız sürece saçınıza, teninize ve giysilerinize yapışır ve sizi asla terk etmez. Giderek kanıksamak zorunda kalacağınız bu koku aslında, lağım, baharat ve kentteki açık alanların hemen hemen yarısını kaplayan yakılmış çöp kokularının karışımıdır. 

Gıda ve tekstil ürünleri ile ulaşımın çok ucuz olduğu Mumbai’de, konaklama fiyatları yüksektir. Kent içi ulaşım; tren ve otobüs dışında, bugün sayıları altmışbin civarında olan ve “TUKTUK” olarak adlandırılan üstü kapatılmış üç tekerlekli motosikletler, TATA marka küçük taksiler ve onlardan daha donanımlı değişik markalarda diğer taksiler tarafından sağlanmaktadır. Araçların direksiyonları sağ taraftadır. Yolun solundan akan trafik ise, insanı çileden çıkaracak kadar büyük bir keşmekeşlik içindedir. Neredeyse yok denecek kadar az sayıdaki trafik işaret ve ışıkları ile polisleri hiçbir sürücü umursamamaktadır. Araçlar birbirlerine neredeyse sürtünerek ilerlemekte ve sürekli olarak korna çalmaktadırlar. Hatta bazı araçların arkalarında İngilizce olarak “lütfen korna çalınız” yazmaktadır. 

Günümüz Hindistan’ında yasalarla yasaklanmış olsa da, acımasız bir sosyal düzen olan KAST sistemi, özellikle kırsal kesimde ve büyük kentlerin önemli bir bölümünde geçerliliğini hala korumaktadır. KAST sözcüğü Portekizcede CASTA’dan (kutu, kabile vb) türemiştir. Kast, MÖ 2500 – 1500 yılları arasında Hindistan’ı işgal etmiş olan Aryanlardan bugüne miras kalmış bir tür sosyal ayrımcılık sistemidir. 

Bu sisteme göre toplum, bireylerin doğumla dahil oldukları belli sınıflara ayrılmaktadır. Bu sınıfların her birine kast denmektedir. Kastın en üstünde din adamlarından ve kutsal sayılan kişilerden oluşan ruhban sınıfı Brahmanlar, onların altında askerler ve prensler sınıfı Kşatriyalar, üçüncü olarak tüccar, esnaf ve çiftçilerin dahil oldukları Vaikyalar, sonra işçiler ve sanatkarların oluşturdukları Sudralar yer almaktadır. Kast dışında sayılan guruplara ise Dokunulmazlar, yani; temiz olmadıkları için dokundukları üst sınıfları kirlettikleri kabul edilenler anlamına gelen “Dalitler” adı verilmiştir. Ayrıca, her kast gurubu da kendi aralarında daha alt kastlara ayrılmaktadır. 

Kast sistemine göre bir kasta mensup bir birey, diğer bir kast mensubuyla aynı yerde oturamaz, ibadet edemez, yolculuk yapamaz, okuyamaz, yemek yiyemez, yıkanamaz ve evlenemez. Hatta Dalitler, diğer kast bireylerine dokunamadıkları gibi, gölgelerini dahi onların üzerine düşüremezler. Bir Dalit diğer kast bireyine dokunur ya da gölgesini onun üzerine düşürürse, diğer kasta mensup kişi kirlenmiş kabul edilerek çeşitli arınma ritüellerine tabi tututur. Dalit ise en ağır şekilde cezalandırılır...
Kast sistemine göre, bu dünyada sistemin kurallarına uyanlara, düzene ve tanrılara biat edenlere, öldükten sonra yeniden dünyaya geldiklerinde (reenkarnasyon), bir üst kasta yükselme şansı verilmektedir. Biat etmeyenler ise, bir sonraki yaşamlarında ya bir alt kasta dahil bir kişi ya da hayvan olarak dünyaya gelecekler, böylece sistem ve tanrılar tarafından geri bir tekamülle cezalandırılacaklardır. 

Onaltı milyonluk Mumbai’de kent nüfusunun % 60’ı elektriği, suyu, banyosu, tuvaleti ve kanalizasyon donanımı olmayan SLUM adı altındaki tek odalı barakalar ve kaldırımlarda yaşamaktadır. Tek eşyaları birkaç parça tencere ve birkaç parça da çul/çaput olan bu insanlar dilencilik, çöpçülük ve benzeri kirli işleri yaparak günde 1 dolar (50 Rupi) gibi bir parayla geçimlerini sağlamaya çalışmaktadırlar. İşte bu kişilerin hemen hemen tamamı Dalitlerdir. Slum ve kaldırımlarda doğan bu insanlar, buralarda büyümekte, ergenliklerini ve yetişkinliklerini buralarda tamamlayıp, buralarda çocuk sahibi olmakta ve yine buralarda ölmektedirler. Çoğunun doğumu kayıt altına alınmaz. Dolayısıyla ölümleri de kayıt dışıdır... 

Bugün Mumbai’de gezilip görülmesi önerilen yerler arasında Gateway of India, Tac Mahal Oteli, Oval Alan, Merkez İstasyonu Church Gate, Prince of Wales Müzesi, Hacı Ali Dergahı, Mumbai sosyetesinin yaşadığı Malabar Tepeleri ve Asma Bahçeleri, Chowpaty Beach, Gandi Evi, Sukunet Kulesi, Dhobi Ghatlar (toplu çamaşır yıkayıcıları), Crawfort Market (sebze/meyve hali), tapınak ve kiliseler, Victoria Bahçeleri, Yüksek Mahkeme ve Üniversite, günde ikiyüzbin kadının evlerinde pişirdiği yemekleri sefertaslarıyla onların çalışan eşlerine ulaştıran Dabawallahlar (yemek taşıyıcıları), alışveriş merkezleri ile kıyıdan kalkan teknelerle iki saatte ulaşılan ve üzerinde çeşitli tapınakların bulunduğu Fil (Elephanta) Adası sayılabilir. 

Gezilmesi önerilen bu yerlerin çoğu, sahile yakın mesafededir. Ve çapı beş altı kilometrelik bir dairenin oluşturduğu alan içerisinde bulunmaktadır. Ancak, Hindistan tuhaflıklar ülkesidir. Açlık ve sefalet ile beş yıldızlı yaşamlar yan yanadır... 

Örneğin, yukarıda sayılan yerleri gezmek için yola çıktığınız zaman yolunuzun üzerinde, baygın bir şekilde uzanan çocuklar, çöp yığınlarından zaman zaman yürümekte zorlanacağınız caddeler, seyyar berberler ve kulak yıkayıcıları, işportada satılan yemeklerle karnını doyurmaya çalışan yoksul insanlar ve dilenciler ile üzerinde 5000-6000 dolarlık yerel kıyafetle dolaşan üst kast gurubuna dahil kadınlar, son model arabalarıyla turlayan yine üst kasta mensup gençler, kapısında aç insanların kıvrandığı lüks restaurantlar, alışveriş merkezleri ve oteller görürsünüz. Bütün bu gördükleriniz, koyunkoyuna ve iç içedir… 

Tac Mahal otelinde kaldığı odaya bir gece için yüzlerce dolar ödeyen bir turistin paçasına, otelin kapısından dışarıya adımını attığı anda en az beş altı dilenci ve seyyar satıcı yapışır. Hacı Ali Türbesi ve Mumbai Central’a altıyüz ya da yediyüz metre uzaklıktaki bir sokakta, bir yandan günlük yaşam devam ederken, diğer yanda yaşları yirmiyi geçmeyen çocuk yaştaki kadınlar erkeklere ayaküstü cinsellik (fastseks) servis ederler. Ve hiç kimsenin bu durumdan herhangi bir rahatsızlık duymadığı izlenimini edinirsiniz. 

Halkın büyük bir bölümü satın alma gücü olmadığı için et, süt ve yumurta gibi temel gıda maddelerini tüketemez. Bu yüzden marketlerin çoğunda et, süt ve yumurta reyonu yoktur. Öte yandan vegeteryan beslenme biçimi halk arasında oldukça yaygındır. İnsanlar sebze ve meyvelere çeşitli baharatlar ekleyerek hazırladıkları yemeklere bu yolla lezzet katıp beslenmeye çalışmaktadırlar. Öyle ki, aşağı kast guruplarında baharat, neredeyse ana yemeğin yerini almış durumdadır. Sokaklardaki seyyar yemek satıcılarının hazırladığı pirinç yufkası ve bir tür yenilebilir yaprak arası baharatın müşterileri yine alt kast gurubundan kişilerdir. Bu kişilerin yiyebildikleri en iyi yemek ise, birkaç çeşit sebze ezmesi ve baharatın karışımıyla hazırlanmış lapa ve pirinç pilavıdır. Gereksinimleri olan protein ve kalsiyumu alamadıkları için sokakta gördüğünüz çoğu insan, kas ve iskelet yapısı gelişmemiş çöp adamları andırırlar. 

Buna karşılık üst kastlardakiler, vücutlarının gereksinimi olan protein yüklü her türlü ürünü hiçbir sıkıntı çekmeden temin edip tüketebilmektedirler. Vegeteryan beslenme tarzı ise, onlar için bir beslenme tarzından çok, sanki bir tür arınma terapisidir... 

Mumbai’den güneye doğru karayoluyla 600 kilometre inerseniz, Hindistan’ın en küçük eyaleti GOA’nın Arambol sahiline ulaşırsınız. Biz indik. Yolculuğumuz arabayla onbir saat sürdü. İnanın altıyüz kilometrenin beşyüzkırk kilometresi boyunca düzgün bir yola, yol çizgisine, ışıklı ışıksız trafik işaretine rastlayamadık. Yine yol boyunca insana yakışan temiz bir yerleşim alanı, yemek yenilebilecek bir yer, temiz bir su kaynağı yoktu. Abartmıyorum, kılığı kıyafeti/eli yüzü düzgün sağlıklı tek bir insan yoktu… Ancak, Arambol’e altmış kilometre kala çevre ve insan coğrafyası biraz iyileşmeye başladı… Turizm geliri yüksek olan GOA eyaletinin deniz kıyısında bulunan Arambol, Vasco De Gama ve benzeri yerleşim alanlarındaki halkın yaşam standartı ve temizlik alışkanlıkları, Mumbai‘de yaşayan insanların standart ve alışkanlıklarına göre kuşkusuz daha iyi durumdaydı. 

Halkın % 80’inden fazlasının Hindu dinine mensup olduğu Hindistan genelinde olduğu gibi Mumbai’de de, beşbin yıllık öğretileri ve geçmişin mirası ritüelleri kullanarak halkın sırtından geçinen bir ruhban sınıfı mevcuttur. Nereye baksanız bir BABA ya da GURU’ya rastlarsınız. Bu kişiler ve etrafındaki müritleri üretim sürecinin hiçbir aşamasında yer almazlar. Görünürde münzevi ve sade bir hayat sürüyor olmalarına karşın, yaşadıkları hayat sıkıntısız ve rahattır. Tüm gereksinimleri inançlı halk tarafından ve toplanan yardımlarla karşılanmaktadır. Çoğu otelde ve kentin muhtelif yerlerinde çiçek, tütsü ve mumlarla bezenmiş bir köşeleri ve yardım kutuları vardır. 

Kerametleri tartışılabilir olan bu kişilerin, insanları brahmacı eğitim yöntemleriyle eğitip, spritüel öğretilerle ruhlarını arındırarak onlara tekamül sürecinde yardımcı oldukları söylense de, çoğu kez yaptıkları, zavallı halka şükran, kanaat ve biat öğretisini tanrıların kelamı olarak sunup, mevcut düzenin korunmasına aracılık etmektir. 

Ruhban sınıfının başarılı olamadığı alanı ise, merkezi Mumbai’de bulunan Hindistan sinema fabrikası BOLLYWOOD doldurur. Bollywood, yılda 2000 in üzerinde çektiği pembe şeker filmlerle halkın önemli bir bölümünün gözünü boyayarak, muhalefet etmeyen bir toplum yaratılması konusunda kendisine düşen görevi fazlasıyla yerine getirir. Bollywood’un ikna edemediği çatlak sesleri ise, militer güçler akort ederler… 

Bugün, beşbin yıllık reenkarnasyon (öldükten sonra yeniden bedenlenme), karma, birleşik alan ve benzeri pagan öğretilerle yoga ve ayurveda gibi ritüeller, spritüel öğreti ve arınma aracı niteliklerinden her gün biraz daha uzaklaştırılıp içleri boşaltılarak, beyaz adama pazarlanan bir meta haline getirilmektedir. 

Tuhaftır ki, tüm bunlara karşın hala, tuktuk denilen üç tekerlekli motosikletler ile kırık dökük taksilerin göğüslüklerine yapıştırılmış tanrı figürleri görürsünüz. Ama bu yoksul insanlar, bu kadar büyük bir inançla bağlı oldukları öğreti ve ritüellerin, çok uzun bir zamandan beri onların sadece ruhlarını, elit kesimin ise ceplerini zenginleştirdiğini yazık ki göremezler.. Tıpkı, tanrılarına bu kadar düşkün ve bağlı oldukları halde, içinde yaşadıkları açlık ve sefalet karşısında tanrıları tarafından yalnız bırakılmış oldukları gerçeğini göremedikleri gibi… 

Şimdi denilebilir ki, Hindistan ve Mumbai’de hiç mi iyi izlenim edinilemez, iyi vakit geçirilemez… Tabi ki bunlar mümkündür; tüm olumsuzlukları görmezden gelip Hindistan’da beyaz adam olmanın keyfini çıkarabilirsiniz. Asgari ücretin çok düşük olduğu ve halkın büyük bir bölümünün günde bir dolar gibi bir parayla geçinmeye çalıştığı bu ülkede, on dolar bozdurup, karşılığında 500 rupi alabilirsiniz. Bu paranın yüz rupisiyle; yani iki dolar gibi bir parayla, Mumbai’nin çöp yığınlarından geçilmeyen herhangi bir sokağındaki bir lokantanın önünde sopayla sıraya sokularak yere çömeltilmiş bir şekilde bekleşen, gözlerinde acı ve çaresizlikten başka bir ifade olmayan aç insanların on tanesine yemek ısmarlayarak vicdanınızı rahatlatabilirsiniz. 

Sonra, üst kastlara dokunmaları yasak olduğu için, belki de size dokunarak bu gereksinimlerini gideren, açlıktan yürüyen iskelete dönmüş zavallı Dalit çocuklarının, sizi incitmeden teninize dokunan avuçlarına birkaç rupi sadaka bırakarak, biraz sonra yiyeceğiniz mükellef öğle yemeğinin boğazınızdan sizi rahatsız etmeden geçmesini sağlayabilirsiniz. 

Ya da tüm bunlara kafanızı takmayıp, bir gece vakti Arambol ya da Vasco De Gama sahillerinde, hindistan cevizi sütüyle hazırlanmış içkinizi yudumlayıp, sevgilinizle kumsalda sırtüstü yatarak yıldızları seyredebilirsiniz. 

Aslında, bu topraklarda, evlendikleri erkeğe bir tür başlık parası ödemek zorunda oldukları için, her yıl çok sayıda kız çocuğu, genç kız ve kadının, genellikle aileleri tarafından başlık parası ödememek için çıkarıldığı söylenen kasıtlı mutfak kazaları sonucunda yaşamını yitirdiği ve çoğunlukla bu kazaların yeterince soruşturulmadan örtbas edildiği, öte yandan açlık, hastalık ve şiddet sonucunda her yıl ikimilyonbeşyüzbine yakın çocuğun öldüğü gerçeği bir yabancı olarak sizin sorununuz da değildir (!..) 

Bu yüzden, tüm bunlarla ilgilenmek yerine, bu güleryüzlü ve konuksever insanların kendinizi bir sahap (efendi) gibi hissetmenizi sağlamalarına izin verip, onların servis ettikleri thali, biryani, masala gibi baharatlı yemeklerden, irmik ve sütle yapılan tatlılardan tadarak, taze ananas, mango, hindistan cevizi, şeker kamışı ve nar sularıyla susuzluğunuzu giderebilir, bütün olumsuzluklara karşın gizemiyle sizi sarıp sarmalayan bu ülkede keyifli bir tatil geçirebilirsiniz… 

İşte tüm bunlara, % 20’nin üzerindeki işsizlik oranına, ulusal gelirin eşitsiz dağılımına, hastalık, açlık ve sefalete karşın Hindistan, tuhaftır ama bugün, bilgisayar yazılımı hizmetinde dünya birincisidir, güçlü bir orduya sahiptir, Şangay ekonomik, siyasi ve askeri işbirliği gurubunun hatırı sayılır ortaklarındandır, uzaya uydu fırlatabilmekte ve nükleer denemelere imza atabilmektedir… 

Ama yine de bu ülkede, sokakta dolaşan inekler, slum ve kaldırımlarda yaşayan insanlardan daha kutsal, saygın ve değerlidir. 

Fotograflar: A. Kadir ÇINAR
Mumbai/Mart 2009
 

M. Cengiz Bilir'in Hindistan gezisi ile ilgili tüm fotoğraflar için aşağıdaki linki tıklayın lütfen...

http://www.izmirizmir.net/bilesenler/galeri/album.php?album_no=51

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.