ÇÖLDE KUTUP AYISI ve BENİM ADIM AŞK
23 Ocak 2011 23:52 / 2216 kez okundu!
Bu hafta 2 film birden: Farklı film sevenler 2010 İstanbul Film Festival’inde Altın Lale ile ödüllendirilen ve Yabancı Film dalında Oscar adaylarından olan "Çölde Kutup Ayısı"nı kaçırmasın. Aşk ve lezzetli yemek, aristokrasi ve değişen dünya düzeni arasında kurduğu köprüler ile yılın en ilginç filmlerinden birisi ise "Benim Adım Aşk".
---------------------------------------------------------------------------------------
ÇÖLDE KUTUP AYISI - DE HELAASHEID DER DINGEN
AYLAKLIK VE AİLE İÇİ ŞİDDET
YÖNETMEN: FELIX VON GROENINGEN
OYUNCULAR: KENNETH VANBAEDEN, KOEN DE GRAVE, WOUTER HENDRICKX, JOHAN HELDENBERGH
Flamancası ‘Şeylerin Boktanlığı – De Helaasheid Der Dingen’ olan film ‘Çölde Kutup Ayısı’ adıyla gösterimde. Türkçesi, öykünün özünü tanımlayan ve daha sıcak bir adlandırma olmuş. Gerçekten çok bir farklı çevrede büyümüş olan yazar Gunther Strobbe’nin geriye dönüşler ile çocukluk yıllarını anlatan film, onun ‘kitaptaki karakterler ve gerçek kişiler arasındaki benzerlik, insan doğasını anlamış olmaktır’ tümcesiyle açılıyor. Bunu izleyen bölümlerde insan doğasının çok sık rastlanmayan karakterlerini sunup, onları anlamamızı talep ediyor. Gunther’in 13 yaşına döndüğümüzde, onun çok garip bir aile ortamında büyüdüğüne tanıklık ediyoruz. Yılda bir kez erkeklerin bacaklarını traş edip, kadın gibi giyindikten sonra, üç gün üç gece durmaksızın eğlendikleri ıssız bir kasabada babası, büyük annesi ve üç amcasıyla birlikte yaşamaktadır. Tüm gün kafayı çekip, kaba saka şakalar ile aylaklık yapan, çalışmak kelimesini daha öğrenememiş aile erkekleri arasında, büyük anne adeta kurtarıcı bir azize konumundadır. Hayatlarını mahveden dört kardeş son olarak emekli maaşı ile mütevazi yaşamını sürdüren annelerinin yanına sığınmışlardır. Koca Oğlan kumar makinelerinin iyi bir kazanç kapısı olduğu düşüncesinin kurbanı olarak sonunda her şeyini kaybederek, Koen amca kadınlarda yarattığı melankolik etkinin kurbanı olarak hamile bıraktıklarına bir servet ödedikten sonra, Petrol Amca ise asabiyeti nedeniyle hiçbir iş tutamadığından, hepsi anne çatısının altında toplanmaya mecbur kalmışlardır. Tek iş sahibi baba ise postacılıktan kazandığını en yakındaki birahanede sıvıya dönüştürmektedir. İlginç olan hiç birisinin yaşamından şikayet etmeden, neşe içinde yaşamını sürdürmesidir. Hatta bu yaşam şekli Strobbe ailesi için bir gurur vesilesidir. Gunther ise sıkıntılı gözüken yaşamına karşın amcalarını sevmekte, bu deli dolu yaşamdan hoşlanmaktadır. Bir tek hikâye yazdığı anlar, onu bu yaşamın dışına taşır. Babasının zaman zaman kendisine uyguladığı şiddete rağmen, kendisini sevdiğinden şüphe etmez. Babanın en büyük korkusu oğlunun aile ortamı uygun olmadığı için devlet tarafından elinden alınması veya yatılı okula gitmesidir. Bu korkusuyla alkol bırakma tedavisini kabul eder.
Seyircinin içine girmesinin kolay olmadığı bir film ‘Çölde Kutup Ayısı’. Türkçesinin vaat ettiği gibi sempatik ve sıcak bir film olmadığı gibi, aile içi şiddeti yansıtan veya bitmek tükenmek bilmeyen sarhoşluk sahneleri ile de kolay hazmedilmiyor. Her ne kadar aile içi şiddeti ‘dayak cennetten çıkmadır’, ‘kızını dövmeyen, dizini döver’ gibi tümcelerle meşru kılan bir toplumun bireyleri olsak ta, iri yarı bir adamın küçük bir çocuğa saldırmasını seyretmek insanı zorluyor. Karakterleri tanıyıp, ‘onların yaşam tarzları böyle, kendilerinden başka kimseye zararları yok’ diye düşündükten sonra hafif bir tebessüm ile izlenebilir hale geliyor. Gunther annesine olan nefretini, hamile kalan karısına da yansıtır. Bu durum anne şefkatini hissetmemiş bir çocukluğun yaşamın bütününe yansıyan travması olarak açıklanabilir.
Yönetmen Felix Von Groeningen cesur, özgün bir yapıt ortaya koymuş. Yaşanan tüm acı gerçeklere karşın, inatla hayallerini gerçekleştiren, bir şekilde kaderini kendi seçen bir ergenin hikâyesini, dram ve komedi arasında değişen geniş bir yelpazede anlatırken, sert ve gerçekçi tutumundan hiçbir karede ödün vermiyor. 2010 İstanbul Film Festival’inde Altın Lale ile ödüllendirilen film, Yabancı Film dalında Oscar adaylarından. Farklı filmleri sevenlerin kaçırmaması gerekir.
***
BENİM ADIM AŞK - I SONO L’AMORE
AŞKIN YENİDEN UYANIŞI
YÖNETMEN: LUCA GUADIGNINO
OYUNCULAR: TILDA SWINTON, FLAVIO PARENTI, EDOARDO GABRIELLINI
‘Benim Adım Aşk-I’m Love’ kısaca bildik sularda bir aşk, iktidar çatışmasının farklı, şiirsel sinematografi ile tekrarı olarak tanımlanabilir. Melodramın aşk, ihanet, ölüm, yıkılan aile gibi klasik öğelerini bünyesinde harmanlarken tek bir oyuncunun sıra dışı performansının, her şeyi ne kadar değiştirebileceği bir kez daha tekrarlanıyor. Bu oyuncu İngiliz asıllı Tilda Swinton. Rus asıllı Emma rolünde, ruhundaki değişimleri karşı koyulmaz bir vücut dili ile adeta kanaviçe gibi işliyor. Filmin odağında aristokrat yaşantının bir parçası olmuş Rus kökenli Emma Recchi var. Milano’nun köklü ailesi Recchi’lere, yıllar önce Rusya’dan gelin gelmiş olan Emma bir erkek ve kız çocuk doğurmuş zaman içinde ailenin en sevilen, akıllı, kültürlü fertlerinden birisi olmuştur. Aristokrasinin ağır, tumturaklı havasına alışmış yaşantısını ve ruhunu sistemin emrine teslim etmiştir.
Milano’nun karlı soğuk dış görüntüleri ile başlayan film, lüks bir villanın kasvetli salonlarına geçer. Ailenin en yaşlı ferdi, tekstil fabrikalarının kurucusu Edoardo Recchi’nin katılacağı akşam yemeği daveti vardır. Emma kutlamanın her türlü kademesini titizlikle idare etmektedir. Edoardo işleri devretme kararını açıklayarak, gururla ‘benim yerimi ancak iki erkek doldurur’ der ve iki başlılığı oğul Tancredi ve torun Edoardo arasında paylaştırır. Artık şirkette işlerin eskisi kadar parlak yürümediği ortadır. Yeni dünya düzeni böyle aristokrat, geleneksel kurumları yutma hazırlığı içindedir. Eşinin ve oğlunun işlerinin başına geçmesi ile Emma daha fazla yalnız kalmaya başlar. Oğlu Edoardo’nun arkadaşı olan ve birlikte bir restoran açma hazırlığı içinde olduğu aşçı Antonio ile tanışması yaşantısında baskıladığı, yıllardır hissetmediği duyguları açığa çıkartır. Artık duyguları yıllardır yaşantısını düzenleyen mantığın emirlerini dinlemez olmuştur.
Bir duyunun aşırı uyarılması nasıl diğer duyuları tetiklerse Emma’nın da yediği bir nefis karides salatası onun Antonio ile tanışmasına neden olur. Yemek esnasında kameranın odaklandığı dudak ve el hareketleri Emma’nın algıladığı lezzeti bir mutluluğa uçuş, bir uyanış kıvamında verir. Yönetmen Luca Guadignino aşkın ortaya çıkmasıyla aristokrat ağır havasını doğa ve güneşin iç içe geçtiği sahnelere bırakır. Tutkulu sevişmeler doğa ile bütünleşir. İç ve dış görüntülerde kamera duygusal değişimleri karakterler kadar net yansıtıyor. Aristokrasinin ağır mekanlarında matematiksel bir akımda akan resimler, tutkunun ortaya çıkmasıyla serbest devinimli, samimi bir akışa dönüşüyor. Çökmekte olan aristokrasinin paralel öyküsü ne kadar Viskonti filmlerini anımsatsa da, onun geçmişe duyduğu özlem ekseninden çok, artık yıkılması gereken kurum, el değiştiren bir sermaye olarak tanımlanıyor öyküde. Öykünün tam açıklığa kavuşmayan bir yönü ise oğul Edoardo ve aşçı Antonio arasındaki ilişkidir. Dostluk ve cinsel çekim arasında kalmıştır, tam açıklanmaz.
Başa dönecek olursak Swinton filmin her karesine hakim bir oyunculuk sergiliyor. Aristokrat ağırlığından silkinip tutkulu aşığa geçişlerde ne kadar sıra dışı bir oyuncu olduğunu sergiliyor. Kadın oyuncular arasında bukalemun özelliklerine sahip ender oyunculardan; güzelliğe yaslanmadan sadeliğine teslim ettiği karakterleri ruh değişimleri ile çeşitli renklere boyama yeteneğine sahip.
Aşk ve lezzetli yemek, aristokrasi ve değişen dünya düzeni arasında kurduğu köprüler ile yılın en ilginç filmlerinden birisi.
Emin Yeğinboy
23.01.2011



