KIRMIZI BAŞLIKLI (DIRDIRCI) KIZ

03 Haziran 2009 10:49 / 2395 kez okundu!

 


"En son, babama peki deyip, piknik sepetiyle birlikte ninemin deniz manzaralı villasına doğru yola koyuldum.
En sevdiğim ayakkabıcının önünden geçiyordum ki, tam o sırada gözüme sokağın kenarına park edilmiş kıpkırmızı, üstü açık, o spor araba çarptı.
İçinde çok yakışıklı, sarışın, bembeyaz dişleri olan bir prens- ay pardon, genç bir çocuk vardı.
Beni şu ana kadar gördüğüm en güzel gülümsemelerden biriyle karşıladı ve ‘’Nereye gidiyorsun?’’ diye sordu..."

***

Dil ve Anlatım dersinin baraj ders olduğunu öğrendiğimde, biraz geç olmuştu. Eh, sene sonunun geldiğini düşünürsek, çok geçti.
Cümlenin öğeleriyle aram pek iyi olmadığından diyorum. 

Neyse ki, Dil ve Anlatım ve Türk Dili ve Edebiyatı derslerine aynı öğretmen giriyordu. Belki edebiyatımla onu etkilersem, Dil ve Anlatım’da daha çok şansım olabilirdi.

Öğrenci aklı işte.

Edebiyat derslerinde gereksiz masal kahramanlarının ve Şehrazat’ın beynimin içindeki hayal dünyasından çıkacağı zamanı iple çekerken, bizden şu ana kadar bildiğimiz bütün masalları kullanarak yeni bir masal yaratmamız istenmez mi?

Açıkçası, o gün hiç de masal yazma günümde olmadığımı söyleyebilirim.
Öte yandan, bir de kurtarmam gereken bir dersim vardı. Böyle durumlarda ne yapılır ki?

Tabii ki yaratıcı olunur.
Ben de zaten bunu yaptım.

Bir masal yazdım…

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken-

Hayır, olamaz! Develerin duyuru yaptığı ne zaman görülmüş?
Evvel zaman mı?

Benim yaşadığım zaman ‘’evvel’’ zaman değil.
Bu bir masal olduğundan tam olarak hangi zamanda yaşadığımı söyleyemeyeceğim. Hani masallarda söylenmezmiş ya.

Fakat, La Fontain doğup öldükten çok ama çok sonra bir zamanın içinde volta atıp durduğum bir gerçek.

Ben, babam, ve de iki büyük kız kardeşim, dedemin bize miras olarak bıraktığı on katlı bir malikanede, yedi tane hizmetkarımızla birlikte birer masal kahramanı gibi yaşatılıyoruz. Sorun ise, okula atlı arabalarla değil, son model limuzinlerle gidiyor olmamız.

Ya da, yedi tane hizmetkar tutacak paramız olmasına rağmen, okula gitmek yerine eve getirtebileceğimiz özel öğretmenlere verecek paramızın nedense olmaması.

Zaten Cindrella’nın da akşamki balodan dönebilmesi için yalnızca birkaç saati vardı.
Ne yani? Gece on ikiye kadar ondan bir prensi tavlamasını nasıl bekleyebilirsiniz ki?
Asıl parti zaten on ikide başlamalı!

Ya da Uyuyan Güzel, bahse girerim ki uyumadan önce saçını başını düzeltecek vakit bile bulamamıştır.
O özel öpücük için önce dişlerini fırçalasa fena mı olurdu?

Gördünüz mü?
Her masalda bir kusur vardır.
Bu masaldaki kusur benim.

Sevdiğim çocuğun yarınki okul partisine benimle gelebilmesi için mor bir menekşe bulup ona götürmeliyim ve bahçıvanını bir milyar dolar vererek tuttuğumuz, aylık su masrafımızın yüzde doksanını onlar için harcadığımız, malikanemizin bu rengarenk bahçesinde tek bir mor menekşe bile yok!

İğrenç olan şey bu değildi aslında. Daha da kötüsü vardı.
Hava bu gün o kadar soğuktu ki, kulaklarımı soğuktan koruyabilmek için ninemin benim için Hindistan’dan getirmiş olduğu o özel ipek kırmızı kumaştan diktiği şapkamı takmak zorundaydım.

Gap ve Abercrombie’leri ablalarım taktıkları için…

Bu gün okula limuzinle değil de yürüyerek gitmeye karar vermiştim ki, o sırada Mercedes’ine binmek üzere hazırlanan babamın bana bahçemizdeki özel ses sisteminden seslendiğini duydum.
Ağaçların arasından Mercedes’in yolunu tuttum.

Tıraş losyonu kokan babam, bir belediye başkanıydı. Saygı duyulan bir insan, ve belki de bu masaldaki en gerçekçi karakter.

Babam elime uşağımız ve aşçımızın özel olarak hazırlamış olduğu bir piknik sepeti tutuşturarak ‘’Bunu ninene götür, İtalyan Aşçı’dan özel olarak istemişti.’’ dedi.

Ben de öyle yaptım. Kafamda kırmızı Hint kumaşından yapılma şapkamla ninemin üç sokak ilerideki evine koyuldum.

‘’Bu arada karşıdan karşıya geçerken sağına ve soluna iyi bak. Trafik Canavarı’nı biliyorsun.’’

Şimdi, bu bir masal olduğundan, ‘’Trafik Canavarı’’, öyle sıradan insan olan bir otomobil sürücüsü değil. O da aslında yıllar önce bir belediye başkanının bir kızıymış.

O belediye başkanının da üç tane kızı varmış, üçü de birbirinden güzelmiş. Bir gün adam, onlara araba almaya karar vermiş. İlk kızı mavi bir araba istemiş. İkinci kızı yeşil, üçüncü kızı ise kırmızı bir araba istiyormuş. Adamın parası mavi ve yeşil arabaları almaya yetmiş; ama kırmızıya yetmeyince, hizmetkarlarından biriyle onu başka bir araba seçmesi için otomobilciye yollatmış. Genç kız ise istediği araba alınmayınca kaçmış.

Bu kaçak kız, bir hurdacıda çalışmaya başlamış. Büyümüş, serpilmiş, büyük bir araba şirketinin sahibinin oğluyla evlenmiş.

Kocasına bir gün, o eskiden çok istediği arabayı ve babasını anlatmış. Kocası da ona sürpriz olarak aldığı kırmızı üstü açık spor arabayı vermeden önce, babasının da burada olmasını istediğinden, adamı yemeğe çağırmış. Fakat kızın babası yemeğe gelirken trafik kazası geçirmiş ve ölmüş. O kız da, o günden beri ölen babasının gençliği kılığında, kırmızı üstü açık spor arabasıyla caddelerde aşırı hız yapıp, bütün kuralları çiğneyip, insanları öldürüp vahşet saçarak, babasını öldüren arabayı arar dururmuş.

İşte bize de gece yatmadan önce bunu anlatırlardı.
Sanki bunu dinledikten sonra uyumamız mümkünmüş gibi.

Neyse işte. 

En son, babama peki deyip, piknik sepetiyle birlikte ninemin deniz manzaralı villasına doğru yola koyuldum.

En sevdiğim ayakkabıcının önünden geçiyordum ki, tam o sırada gözüme sokağın kenarına park edilmiş kıpkırmızı, üstü açık, o spor araba çarptı.

İçinde çok yakışıklı, sarışın, bembeyaz dişleri olan bir prens- ay pardon, genç bir çocuk vardı.

Beni şu ana kadar gördüğüm en güzel gülümsemelerden biriyle karşıladı ve ‘’Nereye gidiyorsun?’’ diye sordu.

‘’Nineme gidiyorum.’’ dedim ben de, sesimin titremediğini umarak.
‘’Ninen nerede?’’
‘’Caddenin sonundaki villada.’’
‘’Bırakmamı ister misin?’’

Tabii ben değil bir karış, bir kulaç havadaki aklımla tam olur diyecektim ki, benim aksine aklı gayet yere basan babamın, yabancıların arabalarına binmeme konusundaki tembihleri geldi. Bazen babamın dediği şeyleri kelimesi kelimesine aklımda tutan şu hafızama sahip olduğuma pişman olduktan sonra, çocuğa teşekkür edip, yürümeye devam ettim.

Ninemin villası, tahminimden çok boş ve sessizdi. Ninem, genelde verdiği çılgın partilerle ünlü bir kadındı ki bu da elindekilerin değerini çok iyi bildiği anlamına geliyor: ortalama bir bowling salonu büyüklüğündeki oturma odası, tam ortasında bir yüzme havuzu bulunan bir mutfak ve en sevdiğim bir sinema salonu şeklinde dekore edilmiş yatak odası.

Sepeti mutfağa bırakıp, ki anlattığım bunca ayrıntının yanında bir piknik sepeti nedense çok alakasız kaldı, ninemin yatak odasına doğru yola koyuldum.

On dakika sonra oraya vardığımda, yatakta ninemin botokslu haline dahi benzemeyen birinin oturuyor olduğunu keşfettim. Sanki sinema salonunun perdesini kullanarak bir filmden kaçmış gibi duruyordu.

‘’Nine, gözlerin neden bu kadar mavi?’’
‘’Yeni lenslerim, beğendin mi?’’
‘’Nine dişlerin neden bu kadar beyaz?’’
‘’Gülüşüm gözlerini kamaştırsın diye.’’
‘’Nine kırışıklıkların nereye kayboldu?’’
‘’Dağa kaçtı.’’

Pardon, bunu yanlış tekerlemeden aldım. Neyse, devam edeyim.

Kendisine ninem süsünü veren şey, son sözünden sonra kocaman, erkeksi bir kahkaha attı.
Şu anda o yatakta oturan kişi, aslında spor arabanın yakışıklı sahibinden bir başkası değildi. Sonra birden bire o yakışıklı çocuk, çok çirkin bir cadıya dönüştü.
‘’Elma ister misin?’’

**
‘’Onu evde bulmuşlar.’’ demiş Belediye Başkanı’nın en büyük kızı. Minik kardeşine o kadar düşkünmüş ki, bütün gün hiç susmadan ağlayıp durmuş.

Belediye Başkanı, kızını böyle baygın görmeye dayanamıyormuş. O yüzden de ertesi sabah, ilk iş, özel uçağıyla dünyanın uzak diyarlarına uçmuş…

Minik kızın iki ablası da başucunda sabahlamışlar.

Herkes büyük bir yas içindeyken, Paris’ten getirtilen özel doktor, kızın iyileşmesi için o mucizevi çözümü bulmaz mı?

‘’Onu ancak gerçek aşkının öpücüğü kurtarabilir.’’

Yaa, ne kadar da şaşırtıcı.

Ablaları, kim olabilir, kim olabilir diye düşünürken, akıllarına zavallı kız kardeşlerinin bir mor menekşe karşılığı okul partisine kendisiyle beraber gelmeyi kabul eden yakışıklı, okul müdürünün oğlu delikanlı gelmiş.

Ne yazık ki, ortada bir mor menekşe yokmuş.

O sırada onları camdan dinlemekte olan bir cırcır böceği, kızların bu durumlarına çok üzülmüş.
O yüzden de, pahalı maden suyu dışında hiçbir suyu artık kabul etmeyen, o şımarık toprağa yalvarmış. ‘’N’olur, bana bir mor menekşe ver!’’ demiş.

Toprak, ‘’Veririm, ama sen ve diğer cırcır böcekleri önümüzdeki yüz yıl boyunca susacaksınız.’’ deyince, diğer böcekler de hemen kabul etmişler.

Böylece böcekçik, mor menekşeyi kızlara sevinç içinde götürmüş. Sonra da yüz yıl boyunca susmak için bir ağaç kovuğuna çekilip, beklemeye başlamış.

Kızlar menekşeyi yanlarında götürerek, kızgın müdür yardımcılarının kapılarına dayanmışlar. Neyse ki oğlan, kızların isteklerini kabul etmiş ve hep beraber malikaneye geri dönmüşler.

Oğlan kızı öpmüş ama-
Kız uyanmamış!

Bunu camdan izlemekte olan diğer cırcır böcekleri buna o kadar üzülmüşler ki, önce ağlamaya, sonra da toprağa verdikleri sözü unutarak cırlamaya başlamışlar!

Sesleri o kadar güçlüymüş ki, o sırada dünyadaki herkes, yataktaki o zavallı kız gibi uykuya dalmış…
Kızın gerçek aşkı mı?

Eğer öyle biri varsa bile, herkes uykuya dalmışken nasıl gelip kızı öpsün ki?
Tabii ki kimse uyanmamış…

Bu masalda bir kusur olduğunu söylemiştim.
O kusur, o yataktan asla ama asla kalkamayan bendim!

Fark ettiyseniz, masaldaki ufak tefek kusurları örtmek için aralara çok ama çok fazla abartılı ayrıntı yerleştirmiştim.

Oysa siz, o abartılı markalar ve zenginlikler dünyasının ayrıntılarında boğulurken, ben, hiç kimsenin farkına bile varmadığı bir şeyle meşguldüm.

O kırmızı spor arabayı yolun kenarında gördüğümde, önünden geçiyor olduğum ayakkabıcı dükkanına çoktan girmiştim ve o aşık olduğum ve camdan yapılmış gibi gözüken, pahalı ayakkabıyı denemekle meşguldüm. Arabaya daha çok tutulduğumu fark edince, asıl giymekte olduğum ayakkabımın bir tekini içeride bırakmıştım.

Tam da o sırada, içeri Ray-Ban güneş gözlükleriyle, esmer, uzun boylu bir çocuk girdi.

Eğer masalların gerçek olabileceğini düşünecek olursak, sizce ayakkabımın tekini bulmuş mudur? 

Zeynep Sarıgöllü
02.06.2009

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
03 Haziran 2009 23:43

rana

Genç arkadaşım zeynep, senin bir hayranınım ve yazılarını çok beyeniyorum. Bu masal da bence her akşam çocuklara uyurken anlatılmalı. Öptüüümm
03 Haziran 2009 18:45

deepblueeagle

çok komiksin. zekisin. muzipsin. her yazını her okuyuşumuzda kıkırdıyoruz. hep yaz dırdırcı kız.:) 
03 Haziran 2009 17:19

hurkus

Sevgili Zeynep, gerçekten tebrikler!!!!

Yazını yayına koymadan önce 4-5 sayfa olduğunu gördüğümde, oooo ne kadar uzun dedim kendi kendime... Ama okumaya başladığım andan bitirinceye dek sana bir kez daha hayran oldum.

Öncelikle başından sonuna kadar güldüm. Bu kadar yaratıcı ve dozunda espriler bulmana, çocukluğumuza ait birçok masalı aynı öyküde bu kadar zekice ve ustaca birleştirerek anlatmana, anlatım şekline şaştım kaldım. 

Kusursuz bir masal yazmışsın. 

Seni bizlerle tanıştırdığı ve izmirizmir.net'e kazandırdığı için Pervin hanıma da bir kez daha tebrik ve teşekkürler.

Sınav döneminde olmana karşın bizleri ihmal etmediğin için saol. Başarılar diliyorum.

Sevgilerimle,

Hürriyet
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.