BİR LİMAN ŞEHRİ

09 Ağustos 2010 14:23 / 12704 kez okundu!

 


Onu, çocukluğumda filmlerde görürdüm hep. Film yarısına gelince, beyaz bir gemiye binilip, benim şehrime gelinirdi. Nedense! Hiç düşünmezdik. Birbirine aşık olan gençlerin, kızı hep oradan, delikanlısı bizimkindendi. Şimdi düşününce hatırlıyorum, filmlerdeki o şehrin kızları hep çok güzeldi.

Ve o filmler hep yaz aylarında geçerdi. Belki de o yüzden o şehir aklımda hep yaz ve hep bir beyaz gemi olarak kaldı. Ve bir gemi düdüğüyle, sallanan beyaz mendiller. Ve belli belirsiz hatırladığım bir ayrılık hüznü.
Çocuktum daha, hiç bilmiyordum ayrılığın ne olduğunu. Filmlerden başka bir yerde.
Savaş zengini karşı komşumuz tek bakkalıydı semtimizin. O şehre giderlerdi karı-koca. Çocukları olmamıştı. Aylardan Ağustos. Eylülde dönerlerdi. Hala yazdı. Küçük şişelerde sarı bir kolonya. Komşulara hediye. O şehri hep öyle kokuyor sanırdım küçüklüğümde. 'Altın Damlası' altın renginde. Şimdiki parfümlere taş çıkartır kokusu.
Uçaklar, trenler o zamanlar ancak filmlerde görülür, yolculuklar ancak filmlerde yapılırdı.
O yıllarda herkes yerli yerinde. Yaz olunca bir iki iskele ötedeki plajlara vapurla gitmek en zevkli yolculuklardı. Hazırlıkları günler öncesinden başlar, Anıları aylarca sürerdi.
Şehre ‘inilirdi’, gidilmezdi. Tek yol, savaşta asker taşımış, yorgun ve yaşlı vapurlardı. Başka bir şehir de tanınmazdı. Filmlerdeki zengin ailenin kızının yaşadığı, o beyaz geminin düdük çalıp ayrıldığı o liman şehrinden başka.
Küçük dünyalarımızda, küçük semtlerde, küçük evlerimizde küçük mutluluklar içindeydik. Başka bir şey bilmezdik ki.
Diğer şehirleri tanımam gençliğimde oldu. Bir Anadolu turnesinde, bir yaz günü, bir günlüğüne uğradık ona da.
İlk karsılaşmamızda aşık olmadık birbirimize. Filmler ve düdük sesi aklıma bile gelmedi. Hâlbuki mevsim yazdı. Ama ben o şehri hiç görmedim o gün. Vardığımızda geceydi, ertesi gün sokağa ilk adım attığım yer ise Cehennem. Hava yanıyordu.
İlk tanışmamız böyle oldu. Hiç sevmedik birbirimizi. Hatta birbirimize hissettiklerimiz nefretti.
O gün düşünmemiştim bile nefretten ne doğar diye.
O, sinsice izledi beni yıllarca, benim onu unuttuğumu sandığım gençliğim boyunca. Karşıma, benim şehrimde, kendininkilerle çıktı. Yine anlamadım, bana nasıl yaklaşmakta olduğunu. Beni sessizce kuşattığını.
İkinci gelişimde bir yaz kaldım. Alıştım. Tanıdım ve sevdim Ve aşık oldum. O şehirde.
Sonra askerlik yaptım, iki yıla yakın. O şehirde. Aşıktım hala.
Sonra nişanlandım. O şehirde. Aşkım nişanlım oldu.
Sonra mesleğime başladım O şehirde. Deniz kenarında bir tiyatro.
Sonra evlendim. O şehirde. Limandan içerlerde eski bir Rum semtinde. Eski bir İngiliz kilisesinde.
Sonra bir-iki-üç kızımız oldu. O şehirli. O şehir kadar güzel. On yıl kaldık.
Sonra çocukluğumda Filmlerdeki o beyaz gemilerden birine bindik. Düdük çalmadı Filmlerdeki gibi belki ama rıhtımda mendil sallayanlarımız vardı. Filmlerdeki gibi gözleri yaşlı.
O şehir o liman şehri, çocukluğumda sandığım gibi 'Altın Damlası' kokmuyordu. Ama yaz geceleri sokakları yasemen kokuyordu. Bizim evimizde ise hiç eksilmeyen bebek kokuları.
Bir beyaz gemiyle ayrıldık o limandan.
Sevdiğinden ayrılınca insan, her gördüğünü ona benzetir, ondan bir şey bulur, o sanır ya.
Hiç benzemese de, bu buz tutmuş kış gününde, belki de sırf limanı var diye, bu şehri ben o liman şehri yaptım, kendimce.

*

Seni nasıl unuturum çocukluğumun filmlerinin liman şehri. Ayrılığı senin gemi düdüğünle tanımıştım çocukluğumda.
En güzel anılarımı ve en değerli 'çocuğumu' bıraktım sende, bebek kokuları içinde.
Ayrılığın en acısını, sende tattım.
Gittiğim her şehre götürüyorum ikinizi de şimdi içimde.

Memo
6.Ocak.2008 Geceyarısına doğru
Boston

* * *

Ertesi sabah. Yine saat 06.00, yazma vakti. Masal Perileri uyandırdı. Yerleştikleri gözkapaklarımı açtı. Bitmediğini söylediler Liman'dakilerin. Ve şunları fısıldadılar kulağıma hava aydınlanmadan:
Liman Şehri sana bir demet bıraktım. Ömrümün en güzel yıllarından oluşan bir demet.
Ve dünyanın en güzeli ve senin en güzel kızını, sana.
Benim demetimi, onun başucuna koy.

*

Senden ayrılalı ne çok zaman oldu. Hatıraların havai mavisi rengine döndü; bütün görüntülerin.

*

Eski filmlerin, ayrılık sahnelerinin Liman Şehri. Biz seni unutmadık.
Sen de o günü hatırla...

*

Onun arzusuna uyarak beyazlar giyindik, beyaz birer mendil olduk hepimiz ve sallandık arkasından onu son yolculuğa yollarken. Beyaz mendiller gibi. Sallandık. Nerdeyse düşecektik. Ardından biz de toprağa. Dayandık. Ne bir vapur düdüğü ne bir hıçkırık. Öylece donduk, beyaz mendillerdik. Bembeyaz yaslardık. Film dondu kaldı o karede. Vapurun rıhtımdan ayrıldığı an, o sahnede. Bembeyaz olduk. Donup kaldık. Bir ilkyaz günü o liman şehrinde. Hayat durdu. Yüreklerimiz acıların en yakıcısıyla kavruldu. Film yandı, o karede.
Hep yaktın beni ilk günden beri ‘Beyaz Gemilerin Ayrılık Şehri’.
Nasıl unuturum ben seni.
Her gittiğim yere seni de götürüyorum. Nasıl götürmem ki. Çünkü sen beynime saplanan bir kurşun gibi, yakıp yüreğimi yapışıp kaldın içime. Seni çıkartamam ki. Yoksa hemen ölürüm.
Her gittiğim yere taşıyorum seni de bu yüzden.
Bu yüzden her yeri sana benzetmem.
Bu yüzden, hayat akıp giderken, onun içinde yanık bir film karesiyle, bir limanda beyaz bir mendil olup en güzel kızımı uğurlarken donup kalmış bir kopuk filimle yaşamam.
Liman Şehri.

*

Bir liman şehrinde beyaz bir geminin ayrılış sahnesi, limandan. Sen işte böyle bir görüntüyle girdin hayatıma; çocuktum.
Artık filmimim sonuna yaklaştım.
Filmin yanan karesini arıyorum, bir gün bir liman şehrinde bulurum ümidiyle, dolaşıyorum şehirlerini dünyanın liman liman. Giden o gemiyi ve götürdüğü kızı arıyorum. Rastlarım belki bulurum diye. Liman, o sahne, yanan o kareyle, içimde...
Bulacağım. Eminim.
Susan düdüğü, çalacak bir gün, duyacağım, o beyaz geminin; benim için. Duyacağım eminim. Beni de alacak, o beyaz gemi, bir gün.
Ve getirecek sana.
Ve yepyeni bir film oynamaya başlayacak. Yepyeni. Ayrılık sahnelerinin hiç olmadığı, limansız, şehirsiz, sınırsız. Sonsuz. Bir film. Yepyeni.

*

Ne tuhaf. Ne tuhaf. Filmler, yazı ve hayat birbirinin içine karışarak akıp gidiyor.
Geceyarisina doğru yazılıp biten bir yazı, gecenin bitip, günün başladığı yerde, yeniden başlıyor. Kural değişmiyor: Periler kalemi; Kader bizi yazıyor.
"ÇALAKALEM"

* * *

Liman Şehri...
Beyaz mendillerdik. Sallandık, nerdeyse düşecektik ardından, toprağa. Donduk kaldık. Film durdu, dondu o karede. Sonra yandı, kavruldu. Ve koptu film. O sahnede. Yandı bütün mendiller tutuşup yüreklerinden kavruldu.


Mehmet Çerezcioğlu

Son Güncelleme Tarihi: 10 Ağustos 2010 23:04

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Diğer Mehmet Çerezcioğlu Yazıları
Yorumlar
09 Ağustos 2010 23:07

hurkus

Sevgili Mehmet,

Güzel ve hüzünlü bir şiir okur gibi okudum yazını.
Senin gözünden İzmir'e bakmaya çalıştım.
"Mavi Saçlı Kız"ını, Burçak'ı ne güzel anlatmışsın.
Beni çok ağlattın. :((

Bizlerle paylaştığın için gerçekten çok teşekkürler. Aramıza hoş geldin.

Sevgiler,
Hürriyet

Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.