Toplumsal Cinsiyet; İstanbul Sözleşmesinin Truva Atı

22 Ağustos 2020 11:06 / 1819 kez okundu!

 

 

İstanbul Sözleşmesine methiye düzenler, “bir iki yerini değiştirirsiniz olur biter” diyenler, doğru dürüst kafa yormadan “yaşatır” diye mesaj atanlar, “Uyarıyoruz. Sözleşme tehlikelerle dolu” diye çırpınanlara “had bildirme” yarışına girenler belli ki hayatı iyi bilmiyorlar. 

 

****

 

Toplumsal Cinsiyet; İstanbul Sözleşmesinin Truva Atı

 

İstanbul Sözleşmesi’nin çoğu taraftarına göre Toplumsal Cinsiyet tanımlamasını yapan ilk uluslararası belge olmasısözleşmeyi savunmak için yeterlidir. Lakin gelin görün ki onlar için sözleşmeyi değerli kılan “Toplumsal Cinsiyet” hususu benim için tek başına potansiyel bir tehlike.

Nasıl mı?

Batı kaynaklı sözleşmelerin, projelerin, programların bir mantığı olduğunu düşünürüm. Basitçe ne yapılacaksa yavaş yavaş yapılır ve sonuca bütün içinde küçük yer tutan fakat cezbedici olan parçaların etkileriyle ulaşılırkuralına dayanır. Bu yöntem, Truva Atı niteliği yüklenmiş küçük “şeylerin gözden kaçmasına yarar. İşte İstanbul Sözleşmesi aracılığıyla kullanıma sokulan o yeni ‘şey’ benim için İngilizcedeki Gender kelimesinin karşılığı olarak kullanılan ve sözleşmeyi değerli kıldığına inanılan “Toplumsal Cinsiyet” tanımının ta kendisidir.

Erkek cinsini yeryüzünden silmeye yeminli ultra feministlerle, dünyayı gökkuşağı rengine boyamaya heveslieşcinsellerin en çok sevdiği bu tanım, yasalara ve pratiklere nüfuz ettikten sonra İstanbul Sözleşmesini kaldırıp çöpe atmanın dahi artık bir ehemmiyeti yoktur.

Şimdi gelin İstanbul Sözleşmesi’nin Truva Atı Toplumsal Cinsiyet tanımını daha iyi anlamak için kullanıldığı bazı bölümlere yakından bakalım. 

Öncelikle bilinmelidir ki sözde kadına şiddetle mücadele derdine Sözleşme içine rengini belli etmeyen bir bukalemun kurnazlığıyla yerleştirilen bu tanımın meselesi sadece “aile”ile değil cinsiyetini en tabii haliyle yaşayan bütün kadın ve erkeklerledir.

Sözleşmede tam 25 kez tekrarlanır. Eksantrik bir tanımın bu kadar çok tekrarının ardında zihinlere kazınması gibi bir amacın yattığını anlamak için “Toplumsal Cinsiyet tanımlamasını yapan ilk uluslararası belge övünmeleriyeterlidir. 

Sözleşmenin henüz girişinde “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığını ve kadına karşı şiddetin, kadınların erkeklere nazaran daha ast bir konuma zorlandıkları en önemli sosyal mekanizmalardan biri olduğu”söylenerek şiddet ile toplumsal cinsiyetin ilişkilendirildiği kavramlar arasında direkt bir bağ kurulur.   

Peki içimize sokulan yeni Truva Atı tam olarak ne anlama gelir? Tanımlar kısmında bu soruya kısa bir cevap var(Madde 3/c). “Herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler.”Özetle toplumun kadın ve erkeklerin beklentilerini, değerlerini, imajlarını, davranışlarını, inanç sistemlerini ve rollerini tanımlama zorbalığı. Yani özgür ve özgünlüğü ortadan kaldıran toplumsal köhnelik. Ya da kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesinin kapısını açan yobazlık(!).”  

Sözleşme Toplumsal Cinsiyet tanımı üzerinden okunduğunda bu cazibeli tanımlamanın amacı da net olarak görülür.Mesela Madde 4/4’te “Kadınların toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı korunması için gerekli olan özel tedbirler, bu Sözleşme hükümlerince ayrımcılık olarak sayılmayacaktır”denildiğinde ilk bakla ağızdan çıkar. Bunun anlamı yasalarla, mevzuatlarla verilen sayısız pozitif ayrımcılık uygulamasının dahi artık “ayrımcılık” olarak değerlendirilmeyeceğidir. Peki bu noktada düşünün bakalım, onca ayrımcılık irtikâbı sonrası kadınlardan başka kim devlete Verdiklerinle övünme, daha fazlasını vereceksin”demeyi garantileyebilir?  

İlerledikçe Toplumsal Cinsiyet tanımlamasının gerçek niyetidaha da belirginleşir. Örneğin “Eğitim” kısmında (Madde 14/1) “Taraflar, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve kişilik bütünlüğüne saygı gibi konuların, öğrencilerin zaman içinde değişen öğrenme kapasitelerine uyarlanmış bir biçimde dahil edilmesi için gerekli tedbirleri alacaklardır” denilirken iş, kadına şiddeti önlemek için var olan bütün klişe(!) gelenek, örf ve adetlerinizin kaldırılıp çöpe atılması gerektiğini emreden bir noktaya gelir. Truva Atına göre şiddeti önlemenin reçetesi basittir. Devlet, “tüm” yani kreşten üniversiteye kadar her eğitim seviyesinde milleti millet yapan kültürel unsurları sabah akşam çocuklarına ve gençlerine şiddeti teşvik eden” sebepler, feministlerin önerdiklerini ise “ideal hayat” olarak öğretmek zorundadır.

Sözleşme’nin maddelerini okudukça küstahlığın dozu da artar. Soruşturma, kovuşturma, usul hukuku ve koruyucu tedbirleri sıralayan bölümdeki Genel yükümlülüklerde(Madde 49/1“Taraflar temel insan haklarına uygun bir biçimde ve toplumsal cinsiyet temelli bir şiddet eylemi anlayışıyla, Sözleşme uyarınca belirlenen suçların etkili bir biçimde soruşturulup kovuşturulmasını temin etmek üzere gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır” denildiğinde de devlet, milletini var eden, hayata bağlayan her şeyi ortadan kaldırmak için gerekli bütün yasal tedbirleri almakla zorunlu kılınır.

Bu noktada Önleme başlıklı Bölüm III’de yer alan Genel Yükümlülüklerden ilkini (Madde 12/1) hatırlamakta yarar var. “Taraflar kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri alacaklardır.” Net bir şekilde görülür ki “kadına şiddet” gerçekten bahanedir. Asıl amaç Truva Atı niteliğinde tuhafbir tanımlama üzerinden “topluma ait törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınmasıdır.”

Tıpkı 100 yıl önce dilimize, alfabemize, kıyafetimize, inancımıza yaptıkları soykırımlar gibi. Anlaşılıyor ki bu kez amaç aynısını bütünüyle geleneklerimize, törelerimize, örf ve adetlerimize yapmak. Hem de bu kadim coğrafyanın dinsel, sosyal ve kültürel bütün değerlerine “şiddet sever” ve “kadın düşmanı çamurunu atarak.

Şimdi gelin de ülkemize, değerlerimize, insanımıza layık görülen art niyetli ve hadsiz sözleşmeyi eleştirenlere KADEM’in laf yetiştirmesine takılmayın. Oda TV gibi karanlık sayfalara Yobazlara tokat gibi yanıt” başlıkları attıran 16 soruda cevap gösteriyor ki, maalesef KADEM ne Sözleşme ne de Toplumsal Cinsiyet tanımı hakkında yeterince bilgi sahibi değil. 

Mesela hiçbir yerinde LGBT lafı geçmediğinden olsa gerek “Bu sözleşmenin eşcinsel yönelimlerin meşrulaşmasına sebep olduğunu iddia etmek ise en hafif tabirle kötü niyetliliktir” diyerek yobazlara(!) had bildirebiliyor. 

Gerçekten biz yobazlar kötü niyetli miyiz? Bunun cevabını kadına şiddet konusundaki çalışmalarıyla tanınan ve İstanbul Sözleşmesini de destekleyen Hukukçu Prof. Dr. Kadriye Bakırcı’dan alalım. “İstanbul Sözleşmesi, LGBTİ bireylerden açıkça söz etmemesine rağmen, Taraf devletlerce Sözleşme’de öngörülen korumanın (toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği dahil), hiçbir ayrıma yer vermeksizin bütün gruplara sağlanması gerektiğini öngördüğünden (Madde 4/3), ev içi şiddet mağduru LGBTİ bireylerin de Sözleşme’nin sağladığı korumanın kapsamında olduğunun kabul edilmesi gerekir.”

Bakın bu sözleri kadına şiddeti kutsayan biz ataerkil yobazlar değil bizzat İstanbul Sözleşmesi’ni değerli bulan bir akademisyen söylüyor. Öte yandan Polonya da Sözleşmeden çekilmesinin nedenini çoğunlukla sol ve eşcinsel çevreler tarafından desteklenen çocukları ve gençleri eşcinsel aile kurma konusunda etkilemek ve eğitmek” planının birçok maddeye yerleştirilmesi olarak açıklamadı mı?

Yine KADEM, dinine, geleneğine, örf ve adetine, kültürüne değer veren insanların gözünün içine baka baka “Toplumsal Cinsiyet eşcinsellik ya da cinsiyetsizleştirme değildir. Biyolojik cinsiyetin inkârı veya yok sayılması anlamına da gelmez” diyor. 

Peki bu açıklama doğru mu?

Bunun cevabını da Alman feministler Imke Kreusel ile Andreas Speck versin. Paragraf birlikte kaleme aldıkları “Toplumsal Cinsiyet” makalesinden. “O halde söz konusu olan cinslerarası bir eşitliğe erişmek midir yoksa başka bir şey mi? Bizi ilgilendiren yeni ve “eşitlik” öngören kadın ve erkek rolleri değil, “cinsiyet” simgesinin önemini yapı bozuma uğratmak, çözündürmek ve hatta kaybolup gitmesini sağlamaktır. Bu, her şeyin renksiz bir eriyik içerisinde kaybolması gerektiği veya “hegemonial erkeklik”in ve onun karşıtı olarak “kadınlık”in yerine yeni bir “insan olma” normunun ikame edilmesi gerektiği anlamına gelmez; fakat kendini tanımlamanın değişik formlarının ileriye dönük olarak “cinsiyet”ten bağımsızlaştırılması ve böylelikle kendini tanımlamanın değişik formlarının hem erkek hem de kadın için mümkün kılınması anlamına gelir. Böylelikle “gender” kategorisinin nihayet kaybolup gitmesi, “yapı bozuma uğraması” sağlanacaktır; biyolojik cinsiyetin önemi, “saç rengi” yahut “ayakkabı numarası” kategorilerinin önem derecesine indirgenecek ve bu sayede kadın ve erkek için daha çok özgürlük alanı açılacaktır.”

Neymiş bizim Truva Atı Toplumsal Cinsiyetin gerçek amacı? Biyolojik cinsiyetin “saç rengi” yahut “ayakkabı numarası” kategorilerinin önem derecesine indirgenmesi ve önemini yapı bozuma uğratmak, çözündürmek ve hatta kaybolup gitmesini sağlamak.

İstanbul Sözleşmesine methiye düzenler, “bir iki yerini değiştirirsiniz olur biter” diyenler, doğru dürüst kafa yormadan “yaşatır” diye mesaj atanlar, “Uyarıyoruz. Sözleşme tehlikelerle dolu” diye çırpınanlara “had bildirme” yarışına girenler belli ki hayatı iyi bilmiyorlar. 

Onlara naçizane önerimiz, öncelikle bir şeyi savunmadan önce oturup biraz da ardına bakmayı öğrensinler. İkinci olarak uluslararası sözleşmelerde bir kelimenin sadece bir kelime olmadığını bellesinler… Elbette bir de “tilkilerde Truva Atı merakı bitmez kuralını yabana atmasınlar.

Aksi halde laik de olsalar muhafazakâr da hissetseler “kadına şiddeti önlemek” kisvesi altında bütün bir toplumu değerleri yok olmuş, nesli bozulmuş halde evrenin ortasında köksüz bırakma hevesine kapılmış yok-ediciler safında, içimize sokulmak istenen Truva Atlarının safderun ve bihaber paravanları olmaya devam ederler.

 

Baki MURAT

 

Son Güncelleme Tarihi: 23 Ağustos 2020 22:01

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.