Taner Akçam: 'Soykırım Türkiye toplumunun ortak sırrı...'

24 Kasım 2012 13:37  

 

Taner Akçam: 'Soykırım Türkiye toplumunun ortak sırrı...'

Prof. Dr. Taner Akçam'ın öğrencisi Ümit Kurt ile birlikte yazdığı kitap, ‘Kanunların Ruhu' (Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek) adıyla İletişim Yayınları'ndan çıktı. Kitapta, İttihat - Terakki ve Cumhuriyet dönemlerinde, soykırımın hukuk sitemi içine nasıl yerleştirildiği, çıkartılan kanun ve kararnameler üzerinden anlatılarak, pek çok bilinmeyen gün ışığına çıkarılıyor

Taner Akçam: "Soykırım Türkiye toplumunun ortak sırrıdır. Tapu kayıtları herkese açık hale gelirse bu kollektif "sır" ortadan kalkacaktır. Toplum olarak, kimlerin malları üzerine nasıl oturduğumuz ortaya çıkacaktır. Bu nedenle tapu kayıtlarını gizli tutmak 'ulusal güvenlik meselesi' olarak telakki edilmektir. Kitabımızda örneklerini verdik, sadece Milli Güvenlik Kurulu değil, koca koca Hukuk profesörleri bile meselenin "ulusal güvenlik" ile ilgili olduğunu ve bu kayıtların saklı tutulması gerektiğini söylüyorlar. Güvenliği, 1915'deki binaların tapusu kime aitti, sorusuna bağlı bir toplum ve devletin ne kadar güvenli olabileceğini ise okuyucunun taktirine bırakıyorum." "Toplumsal sır meselesi bir tek tapu kayıtları ile sınırlı değildir. Son aylardaki Sarkis Torosyan'ın anıları etrafındaki tartışmalara bakınız. Aynı "sır"rı orada da göreceksiniz. Torosyan tartışmaları, iyi tarihçi oldukları iddiasındaki bazı entelektüellerimizin el birliği ile bu sırrın üstünü örtme çabasından başka bir şey değildir. Konuşanı-konuşmayanı ile Ayhan Aktar'ın açtığı ufacık bir kapı, el birliği ile yüzümüze kapatılmaya çalışılıyor. Torosyan'ın anıları Osmanlı Ordusundaki Hristiyan askerler ve bu askerlerin ve onların ailelerinin imhası sorunu ile doğrudan ilgili olmasına rağmen bu konuda tek bir kelime, tek bir tartışma duydunuz mu?"

Agos Gazetesi'nden Funda Tosun'un Taner Akçam'la röportajı...

» Bugüne kadar Ermeni soykırımı üzerine çok geniş bir külliyatta çalışmalarınız oldu. Bu kitapta kanun ve kararnameler üzerinden soykırımı okuyup, soykırım ve hukuk arasındaki ilişkiye odaklanıyorsunuz. Bu noktaya nasıl geldiniz?

Taner Akçam: Soykırım üzerine yapılan çalışmaların doğal mecrası bu... İlk önce, insanların fiziksel olarak niçin ve nasıl imha edildiklerini anlamaya çalışıyorsunuz; daha sonra da, imhadan geriye ne kaldı sorusu kafanıza takılıyor. Holocaust araştırmalarında da böyle olmuştu, bu nedenle benim hikayem de farklı olmadı... Başlangıçta, dönemin Osmanlı belgelerini incelendiğimde, İttihatçı yöneticilerin, soykırımın ekonomik boyutu konusunda çok titiz olduklarını fark ettim. Sürgüne-ölüme yollanacak Ermenilerin geride kalan mallarının ne olacağı, bunların nasıl kullanılacağı sorusu ile Mayıs başlarında uğraşmaya başlıyorlar. Kanunlar kararnameler yayınlanıyor, bunlara uymayan devlet memurları hakkında soruşturmalar açıyorlar, komisyonlar kuruluyor, bölgeleri geziyor ve mahkemeler kuruluyor v.b... İnsanlar konusunda gösterilmeyen aşırı titizlik mallar konusunda gösterilmiş olduğunu gördüm. Bu belgelerin bir kısmını 2008'de "Ermeni Meselesi Hallolunmuştur" kitabında yayınlamıştım.

Konu hakkında bilgilerim arttıkça soykırımın ekonomik boyutuna hak ettiği önemi vermediğimi anladım. Bir de, sözünün çok edilmesine rağmen, kimsenin kanun ve kararnameleri okumadığını fark ettim. İçeriklerine yönelik tuhaf bir vurdumduymazlık vardı, kimse bunların ne anlama geldiklerini bilmiyordu. Okudukça, ağır ve ağdalı dili nedeniyle anlaşılmalarının son derece zor ve ama aynı ölçüde ciddiye alınması gereken metinler olduklarını fark ettim. Konu kendi başına ayrı bir çalışmayı hak ediyordu ve bu nedenle 2008 sonrası konuya ilişkin bulabildiğim tüm belgeleri toplamaya başladım.

Ümit Kurt'un doktora çalışmasına başlaması konu ile doğrudan ilgilenme şansını verdi. Ümit, 1915'de Antep'te Ermeni zenginliğinin nasıl el değiştirdiği konusunu çalışıyordu ve bu nedenle konuya ilişkin kanun ve kararnameleri çok iyi bilmesi gerekiyordu. Bir yıl boyunca, bulabildiğimiz her kanun ve kararnameyi beraberce okuduk, tartıştık ve anlamaya çalıştık. Daha sonra, meselenin sadece ulusal-iç hukukla sınırlı olmadığını ve Lozan bağlantısında Uluslararası hukuk ile de ilgili boyutları olduğunu fark ettik. Sonuçta bulabildiğimiz tüm metinleri bir araya topladık, onları anlamaya çalıştık ve bu doğrultuda yorumladık. Elinizdeki kitap böyle ortaya çıktı. Fakat yanlış anlaşılmasın, kitapta hukuk tartışmıyoruz. Sadece hukuk metinlerini sosyal bilimci gözüyle anlamaya çalışıyoruz.

» İttihat ve Terakki’den kalan “miras”ın Cumhuriyet döneminde “başarı” ile üstlenildiğini ve genç cumhuriyetin “Ermeniler’in geri dönme ihtimalinin ortadan kaldıracak şekilde hukuk sistemini oluşturduğunu söylüyor ve bu anlamda hukuğu bir soykırım rejimi olarak nitelendiriyorsunuz. Türk hukuk sistemindeki esas gerilim ve çelişki noktasının Emval-i Metruke üzerinde olduğunu söylüyorsunuz. Bunları açar mısınız?

Açılım kitapta tabii ki... İşin özeti şu; kitabın ana tezi, soykırımın sadece fiziksel imha demek olmadığıdır. Genel kanı, soykırımın sadece öldürmek, imha etmek anlamına geldiği yolundadır. Bu nedenle de soykırım deyince, işleyen hukuk sistemin işlemez hale getirilmesi gerektiği zannedilir. Yani bir anlamda barbarlık gösterisidir soykırım ve ne hukuk vardır ne de düzgün işleyen bir devlet mekanizması... Kitapta bunun yanlış olduğunu söylüyoruz. Soykırım, imha ettiği kadar inşa da eder, yani bir devlet-toplum kurar. Hukuk bu sürecin en önemli aracıdır.

Söylediğimiz şu; eğer İttihatçılar, Hristiyanlara (özellikle Ermenilere yönelik) soykırım sürecinin ağırlıklı olarak imha kısmıyla uğraşmışlarsa, Cumhuriyet kadroları da ağırlıklı olarak inşa kısmıyla uğraşmışlardır. Cumhuriyet'in ana ruhu, Hristiyansız bir devlet-toplum inşa etmektir. Zaten Hristiyanların imha edilecek kadarı imha edilmiş, hayatta kalanların bir kısmı Cumhuriyet sınırları dışına düşmüş, çok azı da içeride kalmış. Eğer Hristiyansız bir devlet-toplum yaratacaksanız, yapacağınız şey, 1915'de oturtulan hukuk sistemini devralmak ve devam ettirmektir. Öyle de yapıyorlar. Oluşturdukları hukuk sistemi, dışardaki Hristiyanları (Ermenileri) içeri sokmamak ve içeridekileri de ellerine fırsat geçtikte yavaş yavaş dışarı atmak esasına göre oluşturuluyor. Dolayısıyla kitapta, 1915-7 ile bitmeyen ve bugün de hala devam etmekte olan bir süreçten söz ediyoruz. Türkiye, devleti ve toplumu ile esas olarak Hristiyan yokluğunu garanti altına alacak ve bunun sürekliliğini sağlayacak bir zihniyet esasına göre kurulmuştur. Hukuk bu inşanın en temel direğidir. Emval-i metruke kanunları (ve bu anlamda Vakıflar Genel Müdürlüğü) bu sistemin en önemli ayağıdır. Kitapta, tüm bir Cumhuriyet döneminin hikayesi budur, diyoruz.

Sözünü ettiğimiz gerilim veya çelişki konusu biraz daha farklı... O da şu; "soykırımı temel almış bir rejim" kurmak istediklerinde, Hristiyanları içeri sokmamak konusunda fazla zorlanmıyorlar. "Güvenlik" diyorlar, başka bahaneler ileri sürüyorlar ve nasılsa hayatta kalmış ve dönmek isteyen insanların yüzüne kapıları kapatıyorlar. Asıl sorun mallar konusunda çıkıyor. Şimdi, Hristiyansız özellikle Ermenisiz rejim kuracaksın ama bu insanların malları ne olacak? Rumlar konusunda iş biraz kolay; Yunanistan ile nüfus değiş-tokuşu çerçevesinde mantıki bir zemin var ve bu zeminde halledilmeye çalışılıyor. Peki Ermenilerin malları ne olacak? "El koyduk, vermiyoruz", diyemiyorlar. Çünkü açıktan hırsız durumuna düşecekler. Bu nedenle buldukları kılıf, "kaçak ve kayıp olan vatandaşların mallarını onlar adına korumak ve idare etmek" oluyor. Ama, o vatandaş, "geldim malımı geri istiyorum", deyince de vermiyorlar. Bütün Cumhuriyetin hikayesi budur. Hırsızlık olduğunu bildikleri bir işin üstünü örtmek... Hukuk sisteminin içinde var olan çelişki dediğimiz şey bu. Mevcut hukuk, Ermenilerin geride bıraktıkları malların hakiki sahibi oldukları gerçeğinin üstünü örtemiyor; bunun için de gürültü kopartıp, hırsızlığı saklamaya çalışıyorlar.

» Emval-i Metrukeler sorunun Lozan’daki yansıması nasıl oldu?

Lozan'daki "en derin" konulardan biri bu... Ama açıktan açığa "emval-i metrukeler" diye bir görüşme başlığı yok. Bu nedenle bazı araştırmacıların, Lozan'da konu gündeme gelmemiştir, ya da sadece Genel Af kapsamında gündeme gelmiş veya Lozan'da Türkiye konuyu geçiştirmiş ve görüşmeyi ret etmiştir biçimindeki yorumlarını biraz ağzımız açık kalarak okuduk... Oysa Lozan'da en çok tartışılan konulardan birisi bu. En genel ilke olarak söylemek isterim ki, Lozan'da Türkiye soykırım nedeniyle tazminat ödemeyi dolaylı yollardan kabul etmiştir ve bu kapsamda Emval-i Metrukelerin gerçek sahiplerine verilmesi konusunda anlaşma sağlanmıştır. Açık bir Lozan hükmüdür bu. 6 Ağustos 1924 tarihi itibarıyla malının başında olmayı başaracak her Ermeni kendi malını geri alma hakkına sahiptir. Konu Lozan'ın Mallar Haklar ve Çıkarlar başlıklı bölümünde 65 ve 72'inci maddeler arasında düzenlenmiştir. Daha sonra Türk iç hukukunda da bu esasa göre değişiklikler yapılmıştır. Yani, malının başında olmayı başaran Ermeni'ye veya mirasçısına malı veya değeri geri verilecektir. Kanun budur. Bu nedenle Türkiye'nin bütün stratejisi, dışardan hiç bir Ermeniyi içeri sokmamak üzerine oturmuştur. Çünkü girerlerse mallarını alacaklardır. Bu nedenle bin-bir türlü ayak oyunlarıyla insanların Türkiye'ye girişleri engellenmiştir.
Yurt dışındaki Ermeniler deyince, da iki ayrı topluluk söz konusudur. Birincisi, çok küçük miktarda da olsa, İngiliz, Fransız ve Amerikan gibi müttefik devletleri vatandaşı olan Ermeniler vardır. Diğeri ise, 1914-8 ile 1919-1922 yılları arasında iki büyük dalga olarak ülke dışına düşmüş olanlardır, ana ve esas gövde budur. Bilindiği gibi, 1918'den sonra 250,000 civarında Hristiyan (Rum ve Ermeni) Anadolu'ya geri dönmüştü. Bunlar, daha önce sürülmemiş ve içerde kalmış diğer Rum ve Ermenilerle birlikte 1918-22 arasında yeniden sürülürler. Dolayısıyla Lozan'da sadece Cihan Harbi yıllarındaki Ermeni soykırımı ve Ermenilerin el konulan malları (Emval-i metrukeler) ile sınırlı bir tartışma yapılmamıştır. Hatta, 1918-1922 arasında ülkeyi terk edenlerin geri dönmesi ve bu insanların malları meselesi daha ağırlıklı bir sorun olarak tartışılmıştır.

Lozan'da, Ağustos 1914'den önce İngiliz, Fransız, İtalyan vb. vatandaşı olan Ermenilerin zararlarını tazmin sorunları tehcir ve öldürmeler de dahil esas olarak çözülmüştür. Türkiye bu insanların tehcirden uğradıkları zararları tazmin etmeyi (kağıt üzerinde) kabul etmiştir. Burada iki ayrı hüküm vardır. Birisi Lozan'ın 58'inci maddesi, diğer Mallar Haklar ve Çıkarlar başlığı ile düzenlenen 65-72'inci maddelerdir.

Lozan Antlaşmasının 58'inci maddesine göre, Berlin'de bir bankaya yatırılmış, o zamanki değeri 5 milyon sterlin olan altının, Müttefik devletler vatandaşlarının zararlarının tazmin edilmesi için kullanılması kararlaştırılır. Konuya ilişkin 1923 yılında Paris'te bir komisyon kurulur ve komisyon hangi zararların tazmin edileceğine ilişkin bir liste çıkartır. Tazmin edilecek zararlar arasında, tehcirde öldürülen kadın ve çocuklar için ailelere ödeme yapılması da vardır. Tek ön koşul elbette, ailesi öldürülen Ermeni'nin 1914 Ağustos öncesinde İngiliz, Fransız veya İtalyan vatandaşı olduğunu ispat edebilmesidir. Bunu ispat edenlere tazminat ödemeleri yapılıyor.

Benzeri düzenlemeler, öldürmelere değil ama mallara ilişkin olarak 65-72'inci maddeler arasında da yapılır. Bu maddelere göre, devletler, karşılıklı olarak diğer devlet vatandaşlarının zararlarını tazmin etmeyi kabul ederler. Buna göre, Ağustos 1914 öncesi ilgili devletlerin (Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya vb.) vatandaşı olan Ermeniler sadece kendilerinin el konulmuş mallarını geri alma hakkına sahip olmakla kalmazlar; eğer mirasçısı olduklarını kanıtlayabilirlerse, akrabalarının el konulmuş mallarını da alırlar. Çıkabilecek sorunlar için ise Karma Hakem Mahkemeleri kurulur. Lozan'ın 92-98'inci maddeleri bu mahkemelerin çalışma koşullarını düzenler. Buna göre mahkemeler ikili ülkeler arasında kurulacaktır (Türkiye-İngiltere; Türkiye-Fransa vb. gibi) Bu mahkemelere başvuran Ermeniler var. Eğer Ermeniler, ilgili ülkeler (İngiliz, Fransız vb.) vatandaşı olduğunu ispat edebilirlerse zararları tazmin edilir ödenir. Karma Hakem Mahkemelerinde bu konuda lehte veya aleyhte alınmış onlarca karar vardır.

Sözünü ettiğim gibi, Türkiye dışında bulunan ikinci büyük topluluk, her hangi bir ülke vatandaşı olmayan ve 1915 tehcir ve sürgünü sonrası ve özellikle de 1919-1922 arasında Türkiye'nin sınırları dışına düşmüş Hristiyanlardır. Lozan'da en çok baş ağrıtan soru, bu Hristiyanların (özellikle Ermenilerin) geri dönmelerine müsaade edilecek midir, sorusudur. Edilecek veya edilmeyecekse bu insanları malları ne olacak? Hemen hemen her oturumda, dipten ve derinden tartışılan mevzuların başında gelir bu konu...

Başlangıçta müttefik kuvvetler, bu insanların geri dönmesi konusunda çok ısrarcı olurlar ama sonra siyasi nedenlerle bundan vaz geçerler. Bu nedenle Ermeniler sahipsiz kalır. Sonuçta Türkiye Ermenilerin toplu geri dönmelerini engellemeyi başarır ama bireysel geri dönüşleri yasaklaması imkansızdır. Lozan'da, "evet, bireysel olarak gelebilirler", diye söz vermek zorunda kalır. Bu nedenle, daha sonra bu insanlar gelmek ve mallarını almak istediklerinde bugün artık komedi sayabileceğimiz rezillikler yaşanır. Hakkı olduğu halde geri dönmek isteyen Ermeniler sınırlarda tutuklanırlar, zorla dışarı atılırlar. Konu örneğin ABD ile Türkiye arasında diplomatik sorunlara yol açar. Parası olan birkaç Ermeni ise rüşvet verip girmeyi başarır ve bu sefer de konu Türkiye'de skandal olur. Birkaç Ermeni ülkeye girdi diye, bakan ve bürokratların kellesi istenir vb. vb. Kitapta buna ilişkin ayrıntılı hikayeler bulacaksınız.

Fakat Türkiye'nin, Ermenileri içeriye sokmayarak sorundan kurtulma şansı yoktur. Çünkü yine Lozan antlaşmasının vatandaşlık ile ilgili hükümleri düzenleyen 30 ve 36'inci maddelerine göre de sorun açık olarak "tazminat" diyebileceğimiz bir yönde çözülmüştür. Buna göre, eğer Türkiye dışına düşmüş, Osmanlı vatandaşı Ermeniler, geri dönmeyip de, şu anda yaşadıkları ülkelerin (Suriye, Lübnan, Irak vb.) vatandaşı olmaya karar verirlerse, geride kalan mallarını veya değerlerini bulundukları ülkeye götürme hakkına sahiptirler. Kitabımızda, Lozan'ın bu açık hükümlerine rağmen, Türkiye'nin nasıl bin bir türlü cambazlıklar yaparak, Suriye, Lübnan vb. gibi yerlerdeki Ermenilerin mallarını veya karşılıklarını vermediklerini ve Lozan'a aykırı biçimde bunların üstüne yattığının hikayesini okuyacaksınız.

Son bir söz olarak, Lozan ve sonrası belgelere ilişkin bir şey söylemek isterim. Konuya ilişkin tüm belgeler (örneğin Türkiye'de toplanma kararı alan ve toplan Karma Hakem Mahkemelerine ilişkin belgeler) Dışişleri Bakanlığı Arşivindedir ve hala araştırmacılara kapalıdır. Türkiye Lozan ve sonrası ile ilgili diplomatik belgeleri hala saklı tutmaktadır. Bu tam bir skandal veya kelimenin gerçek anlamıyla bir rezalettir. Düşünebiliyor musunuz, bizler bugün ülkemizin kurucu antlaşması olan Lozan ve sonrasına ilişkin diplomatik belgeleri okuyamıyoruz. Böyle devlet, böyle tarih görülmüş müdür? Bence sayın Davutoğlu, Ortadoğu ülkelerine demokrasi dersi vereceğine önce bakanlığının arşivini araştırmacılara açarsa çok iyi yapar.

» Emval-i Metruke kanunlarının bugün nasıl uygulanıyor. Bu noktada tapu kayıtlarının bir devlet “sır”rı olmasının manası nedir?

Zannediyorum yukarda anlattıklarımdan tapu kayıtlarının niye saklı olduğunu anladınız. Çünkü soykırım Türkiye toplumunun ortak sırrıdır. Tapu kayıtları herkese açık hale gelirse bu kollektif "sır" ortadan kalkacaktır. Toplum olarak, kimlerin malları üzerine nasıl oturduğumuz ortaya çıkacaktır. Bu nedenle tapu kayıtlarını gizli tutmak "ulusal güvenlik meselesi" olarak telakki edilmektir. Kitabımızda örneklerini verdik, sadece Milli Güvenlik Kurulu değil, koca koca Hukuk profesörleri bile meselenin "ulusal güvenlik" ile ilgili olduğunu ve bu kayıtların saklı tutulması gerektiğini söylüyorlar. Güvenliği, 1915'deki binaların tapusu kime aitti, sorusuna bağlı bir toplum ve devletin ne kadar güvenli olabileceğini ise okuyucunun taktirine bırakıyorum.

Yalnız eklemek isterim, toplumsal sır meselesi bir tek tapu kayıtları ile sınırlı değildir. Son aylardaki Sarkis Torosyan'ın anıları etrafındaki tartışmalara bakınız. Aynı "sır"rı orada da göreceksiniz. Torosyan tartışmaları, iyi tarihçi oldukları iddiasındaki bazı entelektüellerimizin el birliği ile bu sırrın üstünü örtme çabasından başka bir şey değildir. Konuşanı-konuşmayanı ile Ayhan Aktar'ın açtığı ufacık bir kapı, el birliği ile yüzümüze kapatılmaya çalışılıyor. Torosyan'ın anıları Osmanlı Ordusundaki Hristiyan askerler ve bu askerlerin ve onların ailelerinin imhası sorunu ile doğrudan ilgili olmasına rağmen bu konuda tek bir kelime, tek bir tartışma duydunuz mu? Hiç, ne oldu bu Hristiyan askerlere; ne oldu bunların ailelerine sorusunu soranı duydunuz mu? Varsa yoksa Çanakkale; varsa yoksa gemiler; efendim gemi batmış mı batmamış mı, yok tarih 18'mi 19'u muydu; o tepe miydi bu tepe mi? Neresinden tutsanız elinizde kalan tartışmalar. İnsanın utanası geliyor, yüzü kızarıyor yapılan tartışmaya bakınca. Aydınlarının bile böyle olduğu bir ülkede soykırımın bir sır olması, tapu kayıtlarının da ulusal güvenlik nedeniyle saklı tutulması şaşırtıcı değil elbette...

» Tüm bunlar bugün yaşanan soykırım tartışmalarında Türkiye’nin izlediği politikayı nasıl etkiliyor? Emval-i metruke kanunları ve tazminat arasında bu bağlamda bir ilişki var mı?

Emval-i metrukeler ile tazminat sorunu arasında doğrudan bir bağ vardır; fakat tazminat mal-mülk ile sınırlı değildir. Genellikle Emval-i metruke meselesi, mallarına el koyulan Ermenilerin bireysel olarak bu malları geri alıp alamayacakları ile ilgili olarak tartışılır. Son yıllarda, ellerinde tapuları olan bir çok Ermeni'nin dava açmaya ve mallarını geri almaya çalıştıklarını biliyoruz. Bu onların hakkıdır, elbette yapacaklardır. Ama tazminat bundan daha kapsamlı ve geniş bir şeydir.

Birincisi, bir milyonun civarında insan imha edilmiştir (1918 resmi Osmanlı rakamlarına göre bu sayı 800,000 dir); bu insanların çoğunun bugün takipçisi olacak kimse yoktur. Şu anda hayatta olan Ermeniler ancak soykırımda kurtulan sınırlı bir grubun temsilcisidirler. Bu insanların büyük çoğunluğunun elinde de zaten her hangi bir belge kayıt vb. de yoktur. Yani Emval-i Metrukelerin sahiplerine geri verilmesi, deyim yerindeyse, devede kulak gibidir.

Tazminat, bireysel olarak malını geri almakla sınırlı değildir, kollektif bir sorundur. Bir halkın varlığının ortadan kaldırılması ile ilgilidir. Bu anlamda emval-i metrukelerin ötesinde bir boyuta sahiptir. Gideni geri getiremezsiniz ama en azından bu gideni ve imha edileni anladığınızı gösteren bir tutum içine girebilirsiniz. Tazminat, bireylerle Türkiye devleti arasında değil, diyaspora ve Ermenistan devleti dahil tüm Ermenilerle, devleti ve toplumu ile tüm Türkiye arasındaki bir sorundur. Mesele ancak ve ancak her iki tarafın vicdanında, hakkaniyet temelinde çözülebilir.

Türkiye'nin soykırımı niçin inkar ediyor sorusuna verilen cevaplardan birisi Türkiye'nin tazminat vermekten korkuyor olduğu söylenir. Bence, geçmişten yapılmış haksızlıkları gidermenin, hataları kabul etmenin, özür dilemenin önünde tazminat meselesinin bir engel olmaması gerekir. Bu konuyu değişik biçimlerde halletmek mümkündür, yeter ki halletmeye niyetiniz olsun. Ama kabul etmek gerekiyor ki, tazminat meselesi, tarihi hakikatleri inkar etmenin bir bahanesi olarak kullanılıyor. Ama sırf böyle diye, insanların bu haktan vazgeçmesi de düşünülemez. Ayrıca eklemek gerekir ki, Türkiye, "tazminata gerek yok sadece bu haksızlığı kabul et" biçimindeki bir çok çağrıya da sessiz kalmıştır.

» Tüm bu tabloda Ermeniler’in gasp edilen mallarına ilişkin hukuki bir mücadeleyi kazanma ihtimali var mı?

İlerde neler değişir bilemem ama şu anda hem iç hukuk hem de uluslararası hukuk, Ermenilerin veya daha genel deyişle mallarına el konulmuş insanların aleyhinedir. Mor Gabriel Manastırı örneğinden bildiğimiz gibi, hukukun sizden yana olmasının işe yaramadığı çok durum vardır. Mevcut Uluslararası hukuk açısından da benzeri bir durum söz konusu. Tüm iyi taraflarına rağmen Uluslararası Hukuk esas olarak ulusal devletlerin haklarını korumayı esas alır. Bu nedenle, 100 yıl önce yaşanmış bir haksızlık nedeniyle, tazminat istemek bugünkü uluslararası hukuk ilkelerine göre hemen hemen imkansız gibidir. Fakat bunun nedeni tek başına hukuk değildir, politikadır. Yani örneğin, 1915'de yaşananları ve bazı sonuçlarını, Uluslararası Hukukta mevcut "devam etmek olan suç" kavramı ile açıklayabilir ve buna göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde dava açabilirsiniz. Ama mahkemenin bu doğrultuda olumlu bir karar vermesi imkansız gibidir. Çünkü o zaman Sovyetler Birliği dahil, tüm Doğu Bloku ülkelerinde 1945 öncesi yaşanmış haksızlıkların tazmin edilmesine kapı açarsınız. Bu tek başına hukukun altından kalkabileceği bir sorun değildir.

Bir konuyu çok ama çok sık tekrar etmemiz lazım; 1915 soykırımı etrafındaki sorun hukuki bir sorun değildir. Ahlaki bir sorundur. Konu etrafındaki hukuk tartışmalarını, lehte ve aleyhteki tüm argümanları bilen birisi olarak söylemek isterim ki, sorunun çözümünün cevabı hukuk metinlerinde değil vicdanlarda yatmaktadır.

(Funda Tosun, 23 Kasım 2012, Agos Gazetesi.)


» Kanunların Ruhu, Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek, Taner Akçam-Ümit Kurt, İletişim Yayınları, 272 sayfa, Kasım 2012, 18 TL.

Sesonline.net

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz*:
Facebook'ta paylaş
0