'DEVLET DUR DEYİNCE DURACAKSIN KARDEŞİM'

27 Mayıs 2010 14:34 / 1806 kez okundu!

 


Hafta sonu maile (Cumartesi sabah) İzmir – Uşak Ekspresiyle İnay’a gittik. Pazar günü aynı trenle dönüyoruz. Trenci ağabeyimizin tavsiyesine uyarak, trenin en son vagonunun en son koltuğunda rahat bir yolculuk yapacağımızı düşünüyoruz.

Yurdum insanının her çeşidini görmek, memlekette konuşulan her şeyin konuşulduğunu duymak mümkündür trenlerde. Yüksek sesle konuşmak, koltuk kapmak için yarışmak, vagon aralarında sigara içmek, uyarıldıkları halde tren istasyondayken tuvalete çiş yapmak, siyasi atmosfere uygun tartışmaları ve sohbetlere kulak kesilmek, tren vagonlarındaki atmosferin bazı unsurlarıdır. O nedenle benim hep gözlem alanlarımdan biridir trenler. Bu kere de öyle oldu. Örneğin Kılıçdaroğlu rüzgârının yolculuk boyunca estiğini gözlemledim. İnsanlar “Baykal’a kurulan komplo”dan çok ülkede yaratılan “bir umuda” dikkat kesilmiş gibiydi.

Kâh elimdeki gazetenin sayfalarına bakıyor, kâh etraftaki sohbetlere kulak kesiliyor, kâh Alaşehir’de yanımıza binen iki Atatürkçü-devrimci genç kızla sohbet ediyorken; trenin zınk diye durduğuna tanık oluyoruz. “Neredeyiz” diye camdan dışarıya baktım, Urganlı istasyonundayız. Tren kalkmıyor. Herkes gibi merak ve sıkıntı içindeyiz. Tehir nedenini öğrenmek istiyorum. Bilet kontrolü yapan görevliye, “Niye duruyoruz, ne oluyor?” diyorum. Çok tumturaklı bir yanıt alıyorum: “Devlet dur deyince duracaksın kardeşim!” Garip görünüşlü bu biletçiden aldığım yanıta için için gülüyorum. Kendim öğrenmeye çalışıyorum, niye devletin “dur!” dediğini.

Dışarıda bir jandarma otosu gözüme çarpıyor. Gözüm içeriye kayıyor ve bizim vagonda bir otomatik silahlı jandarmanın tek tek koltuklara baktığını görüyorum. Birini arıyorlar. Şüphelendiği kimi insanların kimliğine bakıyor. “Bize kimlik sorarsa, niçin soruyorsun, aramaya kalkarsa mahkemeden arama kararı olup olmadığını soracağım”ı eşime ve oğluma söylüyorum ve bu tavrımı yakın çevrem duyuyor. Ama asker bizim yakınımıza gelmeden, tekli koltukta oturan bir genç kıza “gel benimle” dedi, hiç itiraz etmeden kalktı gitti kız. Dışarıda kimliğine bakıp trene binmesini söylediler. Anlaşılan eşkal tutuyordu ama kimlik bilgileri tutmuyordu. Askere itimat etmemiş olacak ki komutan, tek tek ve dikkatli şekilde yüzlere bakıyor bu kez. Kolunda Galatasaray bilekliği olan, 18-19 yaşlarında güzelce bir kızın kimliğine bakıyor ve “gel benimle” deyip kızı araca bindiriyor ve trene devam deniyor. Yarım saat tehir yapıyor trenimiz. Tabii herkes merak ediyor, “Jandarma o kızı niçin aldı?” sorusunun yanıtı arıyor insanlar. Vagonlar arasında çay ve bisküvi satan geveze ve “her şeyi bilen” satıcı, merakı gideriyor:“Evden kaçarsa elbette astsubay olan babası arkadaşlarına haber verir ve trenden indirir.” Alaşehir’de binmiş meğer kız trene, babasıyla tartışmışlar her nedense ve evi terk etmiş.

Genç kızın, otoriter babanın baskısından mı yoksa başka nedenle mi evden kaçtığı yönünde envai çeşit yorumlar yapılarak, yolculuğumuz sürüyor. Salihli’den binen bir çift karşımıza oturuyor. Kadın modern türbanlı, kot pantolonlu. Hemşireymiş. Kocası, muhasebeciymiş. Evden kaçan kızın hiç itiraz etmeden trenden inmesine ve neden kaçmış olabileceğine dönük “senaryolar yazıyoruz” ve birbirimize anlatıyoruz. Bu arada senaryolardaki kimi komik yanlara gülüyoruz. Herkes memnun bu yolculuktan.

Ve tam Turgutlu istasyonuna girmek üzereyken, korkunç bir patlama duyuyor ve üstümüzün başımızın cam kırıklarıyla kaplandığını görüyoruz. O arada ben oğlumun oturduğu sol yan tarafa bakıyorum. Koltuğun üstündeki camın tam ortasında yaklaşık on santimetre çapında bir delik görüyorum, elbette cam buz parçaları gibi dağılmış ama cam tümden düşmemiş. Cam deliğini görür görmez “yatın” diyorum. Modern türbanlı kadın, bir yandan kocasının başını eğerken, kocasının saçının içine bile dolmuş cam kırıklarını gördüğü için korkuyla karışık “aşkım aşkım” nidalarıyla koruma çalışıyor. Benzi bembeyaz. Ben kurşunlandık sanıyorum. Muhasebeci ve karısı bomba patladığını sanmış. Biz bu korku dolu dakikaları, trenin en son vagonunun en son koltuğunda yaşarken, iki metre önümüzdeki kimselerin kılı bile kıpırdamıyor. Bir yetkili gelip “ne oldu?” demiyor. Hiç kimse vukuat oldu diye treni durdurmuyor. Oysa orada insan ölebilirdi gerçekten. Turgutlu istasyonunda duruyor tren. Makinist kılıklı bir adam geliyor. Taşı atanı gördüğünü söylüyor. Kırılan cama ve kıran taşa bakıyor, “kimsede bir şey yok değil mi?” deyip gidiyor. Tren kalkıyor yeniden. Ve yeniden biletçi “Turgutlu’dan binenler” diyor bilet kontrolü yapıyor. Camın kırılmışlığı, insanların tehlike atlatmışlığı umurunda değil.

Meğer sık sık olurmuş böyle saldırılar, Salihli – Manisa arasında. Vaka-i adiyeden işlermiş bu gibi haller. Ancak bu gibi “kazalar” nedeniyle insanların ölebileceğini buradan duyurmak istiyorum. Bu gibi olayları ciddiye alacak yetkili arıyorum, şu ana kadar bulamadım.

Yetkililerin duyarsızlığı karşısında dehşete düşüyorum. Manisa istasyonunda iniyorum ve yetkili kılıklı birine dehşet anlarını anlatıyorum ve elimdeki mermer taşı gösteriyorum. Hayırhah bir tutumla; “Atıyorlar kardeşim, kimin attığı belli, polise söylüyoruz bir şey olmuyor” yanıtını alıyorum. Kürtleri kast ederek, “buralarda böyle şeyler oluyor, adam devlet düşmanı ben ne yapayım” diyor. Yanımızdaki yolcuların hemen tamamı, trenlere sık sık saldırılmasının Kürt mahallesinden geçerken olduğu kanısındaydı. Yüzlerinden bir Kürt düşmanlığı okunuyordu ama kimse bunu dile getirmiyordu.

Atmosferi rahatlatmak için yeni bir senaryo uydurarak anlatmaya başlıyorum: “Alaşehir’den trene binip evden kaçan kız, babası sevgilisine “hayır” dediği için, sevgilisine kaçıyordu. Tren durdurulup onu jandarmalar alırken, telefona sarılıp sevgilisine haber verdi: “Sevgilim, sana geliyordum ama kavuşamayacağız gene, çünkü alçak babam arkadaşlarına telefon etmiş olmalı ki beni trenden indirdiler, herhalde babama teslim edecekler. Bu haberi alan sevgilisi sinirden deliye döndü. Turgutlu tren istasyonunda kızı bekliyordu. Sen benim sevgilimi bana niye getirmedin diye, yerden sert bir taş alarak en son vagona kurşun gibi atar…”

Menemen’e yaklaştığımızda yeni bir biletçi, “bilet kontrol” diyor. “Cam ne zaman kırıldı yaa” sorusunu soruyor. Onu insanların canı değil, devletin kırılan camı ilgilendiriyor. Bu nedenle biz yanıt vermiyoruz. Alsancak garında iniyoruz. Bir “ooh” çekiyoruz. Tanıdığımız bir hareket memuruna olayı anlatıyoruz. O da, bu gibi olaylar nedeniyle meslektaşlarının gözünün çıktığını, kaşının yarıldığını söylüyor.

İşte memleketimden bir yolculuk manzarası.


Muammer Sakaryalı

26.05.2010

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
27 Mayıs 2010 14:57

sultan

Hepinize çok geçmiş olsun... Devletin malı vatandaşın canından daha az kıymetli olduğu zamanları biz görmeyeceğiz ama belki gelecek nesiller görür... Sevgiler.
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.