İmkansız Aşk Yoktur

17 Aralık 2008 15:04 / 1869 kez okundu!

 

“Bir sabah; daha adı bile konulmamış bir sabah vakti, tanrılar dahil evrendeki canlı cansız her bir nesnenin tanık olduğu, eşyanın tabiatına aykırı, olağanüstü bir şey oldu... Yaşananlara tanık olanlardan bazıları şunları söylediler...”

Yapraktaki çiy tanesi:


“İçimde bir nehir akar. Ama, yaprak olmazsa boşuna akar.”


Suya düşen suret:


“Gerçek sahibine aittir. Ben sadece vesileyim.”


Mahir zaman gezginleri:


“Bir avuç yıldız tozuyduk. Devinenler mahir oldu, duranlar kul.”


Cebinde daima iki damla gözyaşıyla dolaşan gönül dostu Kuzu İbrahim:


“Ah da kıyamam onlara.”


Yitirilmiş Düşler Tanrısı:


İMKANsız AŞK YOKTUR, HER AŞK MÜMKÜNDÜR


O, yıllardır boşu boşuna akan kocaman bir nehirdi. Ve böyle ağır, böyle amaçsız bir şekilde akıp giderken, kendi varlığının bile farkında değildi. Çünkü, kendisinden çok, kıyılarındaki sazlıklarda yuvalanan şu kuşları, kumları, çakılları, salkım söğüt ağaçları, yosunları ve bin bir çeşit mahlukatı için yaşıyordu...


Kış kapıya dayandığında bazen soğudu, bazen buz tuttu. Bahar geldiğinde buzları çözüldü. Yaz aylarında ise bir kısmı buhar olup uçarak bulutlara karıştı. Ama ne akışının hızı, ne şiddeti, ne de rengi hiç değişmedi. “Biraz hızlı aksam içimde yaşayanlar rahatsız olurlar. Genişlesem çevremdeki sazlıkları ve salkım söğütleri boğarım. Daralsam susuzluktan ölürler...” kaygısıyla ne genişleyebildi ne de daralabildi. Bu yüzden, akışının hızını ve rengini değiştirmeye hiçbir zaman cesaret edemedi. Hep kendisinden beslenenleri düşündü, onların mutlu olmalarını istedi. Onlar da bu duruma hiç ses çıkarmadılar ve asla itiraz etmediler. Üstelik, o verdikçe, verilenlerle yetinmeyip daha da fazlasını istediler. Giderek, nehrin nasıl akması gerektiğine onlar karar vermeye ve onunla ilgili her şeyi onlar belirlemeye başladılar. Bir gün olsun nehrin halini hatırını sorup, sıkıntılarını paylaşmadılar... Nehir de onların her isteğini yerine getirmeye devam etti. Çünkü, iyi bir nehir olmaktan başka bir amacı yoktu. Ve yazık ki, bu amacına ulaşmanın başka bir yolunu da bilmiyordu... Hayata, kendisine ve çevresindekilere küsmüştü. O kadar kalabalık içerisinde bir yabancı gibi yapayalnızdı ama, varlığı gibi yalnızlığının da farkında değildi…


Sonra bir gün; bir dağ yamacının önünden akıp giderken, suyunun üzerinde onun suretini gördü. Ve yıllardır, kendi yatağında boşu boşuna akıp gitmekteyken, ilk kez her zamankinden başka türlü devinip dalgalandı. Derinliklerinde girdaplar ve akıntılar oluştu. Ruhunda kopan kasırgaya engel olamadı. Ve suya düşen suretin vesile olduğu gerçeği çılgınca sevdi. Ona aşık oldu. Ona ulaşmak, ona dokunmak, sarıp sarmalamak ve koklamak için çırpınıp, her zaman aktığı yatağından çıkarak, önünden geçtiği dağın eteğinden yamacına; yokuş yukarı, çaresiz ve şaşkın bir şekilde ona doğru akmak istedi... Bunu gören su kuşları, sazlıklar, salkım söğütler, kumlar, çakıllar, yosunlar ve nehirden beslenen her bir nesne, her bir canlı nehrin bu isteğine karşı çıktılar.
Olur muydu hiç; bir nehir, bir ahlata aşık olabilir miydi. Nerede görülmüştü böylesi. Hem nehir giderse, yolunu yatağını değiştirirse bütün taşlar yerinden oynar, nehirden beslenenler ne olurdu. Bu yüzden, hep birlikte zavallı nehrin üzerine saldırdılar. Dağın yamacına akmasını engellemek için sazlıklar, salkım söğütler ve yosunlar nehrin önüne barikatlar kurdular. Su kuşları, onun aklını çelmek ve bu sıra dışı fikrinden vazgeçirmek için akla hayale gelmedik yollara başvurdular;


“Sen büyük bir nehirsin. Yıllardır olduğu gibi, aynı yatakta akıp gitmelisin. Karşı dağın yamacındaki yaprakları dökülmüş kuru bir ahlat ağacına değil, yıllardır kendi varlığının bile farkında olmadan koynunda akıp gittiğin ve evreni sadece ondan ibaret sandığın yatağına sarılmalı, onunla yaşlanmalı, sandığın mutlulukları yaşamalı ve düzeni bozmamalısın.” diye telkinde bulundular.
Onlara göre, bir nehirle bir ahlat ağacının aşkı ne kadar uzun ömürlü olabilirdi ki. O zaman, düzen bozulmamalı, nehir nehirliğini bilmeli, eskiden olduğu gibi sessiz ve sakin bir şekilde akıp gitmeliydi.


Ama nehir, tüm bunlara rağmen yine de yatağından çıkıp, ahlatın bulunduğu dağın yamacına doğru delice bir çabayla akmaya çalışıyordu. Bunu görenler birbirlerinin kulağına, “şimdiye kadar hiçbir nehrin tüm evren yasalarını hiçe sayarak yokuş yukarı aktığını görmediklerini” fısıldadılar. Ancak nehir, ahlata ulaşmak için her geçen gün daha büyük bir inatla çabalamaya devam etti. Çünkü, ona deliler gibi aşıktı. Çünkü ona ulaşmak, onu kucaklamak, okşayıp koklamak, tomurcuklar açtığını görmek istiyordu…


Tanrılar dahil hiçbir varlık, nehrin yokuş yukarı akabileceğine, yatağından çıkıp, kendisinden beslenenleri ardında bırakarak ahlat ağacına ulaşabileceğine inanmıyor ve onunla bir hayat kurabileceğini düşünemiyordu. Hatta ahlat bile, büyük bir hayranlıkla seyrettiği, kendisine ulaşmaya çalışan bu çılgın nehre olan inancını zaman zaman yitiriyordu.


Ama bir sabah; daha adı bile konulmamış bir sabah vakti, tanrılar dahil evrendeki canlı cansız her bir nesnenin tanık olduğu, eşyanın tabiatına aykırı, olağanüstü bir şey oldu:


İlk önce sazlıklar fark ettiler. Sonra salkım söğütler ve sürüsünü sulamak için nehrin kıyısına getiren Kuzu İbrahim... Ve sonra diğerleri... Herkes birbirinin kulağına “nehir gitmiş! nehir gitmiş!”diye şaşkınlıkla fısıldadı. Nehir gerçekten gitmiş, yok oluvermiş, buhar olup uçmuştu sanki... Yıllardan beri sakin sakin akıp gittiği o yatak bomboştu şimdi… Sonunda, kendisinden beslenenlerin hepsini arkasında bırakıp, yatağını terk etmişti… Orada bulunanlar ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, söğüt dalındaki yuvasından olanları izleyen bir su kuşu, aniden haykırdı:


“Bakın! Bakın! Yamaçtaki ahlat ağacına bakın!”


Su kuşunu duyanlar, dönüp dağın yamacındaki ahlat ağacına baktıklarında, gördüklerine inanamadılar. Çünkü yıllardır cılız bir çalı gibi rüzgarlı dağ yamacında tutunmaya çalışan o kuru ahlat yaprağa durmuş, tomurcuklar açmıştı...


Yapraklarından bir tanesinin üzerine ise, hiçbirinin göremediği ve asla göremeyeceği, bir çiy tanesi düşmüştü...


Ve o çiy tanesinin içinde, kocaman bir nehir akıyordu…


Aralık 2008/İzmir

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
20 Mart 2009 22:19

esat

güzel bir hikaye...teşekkürler...
27 Ocak 2009 16:19

deniz-kizi35




... yine de düsünmek lazim ... 
acaba ?? belki de imkansizi insan kendisi yaratir , belki de vardir :)

sevgiler efenim
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.