HAYDARPAŞA’NIN GELİNİ!..
02 Aralık 2010 01:21 / 2502 kez okundu!
İstanbul’un tuzu dökülür merdivenlerine. Bütün acemiler bavullarını unutur gider bilir bilmez. Bir zamanlar sarışın mı sarışın gelini geçip gitmiştir camlarından. Şimdi yandı kül gibi. Dermansız kabadayıların kentinde boşluk açıldı. Malzemelerin ucuzu tarihi suya boğdu. Adını okumak için güçlük çekmeyenler ateşine merhem olmaya yanaşacaklar mı?
Kim bilir?.. Hassasiyet önemli. Hisli olmak yüzyılın bekçisi. Gökdelenlerin ortasında bir oteldi oysa. Boyayıp satacaklardı tam patlak verdi fotoğrafların en güzeli. Ateş!.. haritada adeta yerini belirlediler Haydarpaşa’nın. Herkes görsün eğlendirsin gönlünü.
Seni arayıp sormadılar bu kadar!..
Kuşların kanatları değdi suya. Karabatak vapurun gövdesin okşadı. Dağılıverdi arkasında bıraktığı halkalar. Simitçinin biri sabahın köründen beri ikinci tablayı bitirmeye çalışıyordu. Dün küsmüşlerdi eski sevgililer. Gözgöze geliverdiler iskelenin önünde. Kızın bakışları kızardı. Oğlan saçlarını karıştırdı sıkıntıyla. Haydarpaşa’nın tahta gıcırtısı duyuldu hastane koridorlarından. Çocuğun biri hıçkırıklara boğuldu. Elindeki kanlı bıçağı sildi paspasa kimse görmeden. Ayakkabısının arkasını çiğnedi geçti gitti kuytusundan köşenin. Akşamın kızılı baştan başa boğdu göğü.
Seni bilmedi kimse!.. Adını elinden alanlar bilmezden sordular. Öyle bir yer mi var?..
Bahariye’de bir doktora giderdi. Bazen çok sıkılır yolları tersten yürüme oyunu başlatırdı. Beşiktaş’a… önce. Sonra vapurla Kadıköy’e. Bazen Karaköy’deki Murat’tan poğaçasını alır kahvaltısını vapurda yaparken gözleri Sarayburnun’daki kaçaklara takılırdı. Sabah erken geç demez Gümüşsuyu’nda oturduğu evden çıkar merdivenleri inerken erken balıkların kuyruk sesleri gelirdi adımlarına kadar. Deniz ve palamut kokardı dönüşte saçları. Yüreği tavadaki mısır ununda boynunu büker kıyı köşe bakkalından ikibuçuk liraya aldığı Güzel Marmara’nın neşesinde canlanıverirdi. Bir çırpıda karanlık basardı evin tersine açılan kapısını. En güzel yeri banyo en telaşlı kapısı pencereydi buranın. Konsolosluğun yokuşunda işe gitmeye çalışırken ayakları taşımaz olmuştu. Cennet bahçesinin önünden yürürken dillenirdi sözcükler. Çağdaş açık mıdır hâlâ?.. Kedilere kum orada ucuz bir tek. Nişantaşındaki cimbomlu kedici bile zam yaptı artık. Hem oradan buraya yürüyerek getirmek zor geliyor. Yoruldum diye düşündü Haydarpaşa’da inerken. Yoruldum yorulmasına ama gezmek olunca hele Kadıköy!..
Yaprakların köklerine değin yandı!.. Yandın sen!.. Ey meşe!..
Yavaş yavaş Moda’ya döner çabuk sıkılır ara sokakların buğusunda pırıl pırıl duran yeşillikler, midye tava ve çinekopların şıkırtılı satışlarına unutmamak için bakardı dakikalarca. Yerleri hep ıslaktı o sokakların. Biri rokaları diğeri marulun kıvır yapraklarını, başkası balıkların solungaçlarını canlı dursun diye ampule çevirdi. Taze bunlar madam, denizden sürüne sürüne çıksa da taze.
Ey meşe!.. Düş görüyorsun biliyorum. Pervazları senin ahşabından aşkın. Camındaki su gökyüzün!.. Yanmaktasın!..
Babam tahta bir bavulla gelmişti dedi. İçinde beyaz sabun, havlu, kalın çizgili bir pijama. O kadar. İstanbul’un bekâr odalarında sönen hayatlardan. Ter, tahtakurusu ve tütün. Kör şafaklarda işkembe çorbası bolca ekmek. En fazla çatal yemiştir parası varsa. Belki balık ekmek mazot kokuları arasında. Kırmızımsı soğanlı!.. Biri kendini bırakıverdi Ankara’dan dönüşte. Yanılmıştı sevdiğine. Dönüp el sallamadı o yüzden. Yağmur başladı kimsesizliğine giderken. Bir gün iye geçirdi içinden bulacağım sevmeyi.
Haydarpaşa yandı. Kötü malzeme, kötü işçilik… ucuza onarım…
Surlarını onarıyorlardı bir kentin yeni tuğlalarla. Kırmızılı cıvır cıvır…
Surlarını örüyorlardı bir kentin volkan taşlarına bile benzemezdi ellerindeki taşlar…
Dersim’de ormanlar yandı çıtı çıkmadı İstanbul’un… Ey meşe dallarına anlattıkları öyküleri yaşlıların?.. Ya onlar?.. Sözler!..
Haydarpaşa yandı!.. Martılar dün uyumamışlar. Karabataklar küsmüş derinlere!..
Çıtırtısı duyuldu Ey Meşe!..
İffet DİLER
2 Aralık 2010



