ÇOBAN ATEŞLERİ

21 Ocak 2010 13:52 / 1965 kez okundu!

 


Birleşik Metal-İş sendika gazetesinin Ocak sayısının kapağı "Yeni Bir Dünya İçin Mücadele Yılı" başlığıyla çıkmış. Bence, bu başlık hem çok anlamlı; yeni bir dünyanın mümkün olabileceği gerçeğini anlatıyor hem de bunun için mücadele edilmesi gerektiği vurgusunu yapıyor olmasından etkili bir başlık.

Ankara’nın “taşına” değil de, bundan sonra Ankara’nın dondurucu soğuğunda yanan “çoban ateşlerine" bakacağız. Tekel işçilerinin mücadeleleri ölüm oruçlarıyla yeni bir aşamaya girdi.

Eylemin sadece kendisi yarattığı etkileri bakımından işçi sınıfı mücadelesinin önemli kilometre taşlarından biri olacak. Aralık ayında, sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten atılan işçi arkadaşlarının işe geri alınmaları için Sinter işçilerinin başlattıkları mücadelelerinin birinci yıldönümünde yaktıkları “çoban ateşi” şimdi de Ankara’da yalnızca gündemi değil, demokrasi adına da yürekleri ısıtıyor. Sinter işçisinin “açlıktan ölmeyiz, biz bu yoldan dönmeyiz” haykırışları, Tekel işçilerinin "ölmek var dönmek yok" diyerek başlattıkları açlık grevleri işçilerin karalılıklarını göstermesi bakımından da diğer toplum kesimlerine örnektir. Bu nedenle işçilerin mucadeleleri etrafında giderek gelişen dayanışma gelecek adına, demokrasi ve barış adına da umut vericidir.

Barış ve Demokrasi’ nin mücadele etmeden kazanılmayacağı gerçeğini halkımız yaşayarak öğreniyor.

Güvencesiz çalışma koşulları tüm çalışanların yaşamlarını tehdit ediyor.
Şimdi vicdanlarımızı yoklayalım. Bir Ankara‘ da tekel işçilerin çığlığına, bir de Haiti depreminden yükselen çığlığa kulak verelim. Elbette, depreme dayanıksız yıkılan binaların altında kalan yoksul Haiti halkının acısı daha çok yüreklerimizi parçalayacak. Kurtarma çalışmalarına aktif olarak katılan ekiplerin sağlık elemanlarının olağanüstü çabalarına, insanlık adına gözlerimiz yaşararak şahit oluyorsak da, binaların dayanıksızlığının sorumlularına öfkemizi yenemiyoruz her seferinde değil mi? Uluslararası yardımların ne kadarının depremzedelere ulaştığı konusunda vicdanlarımız her sefer rahatsız olmuyor mu? Kaybedilen canlardan onları sorumlu tutmakta haklı değil miyiz? Artık doğal felaketlerde ölümlerin kader olmadığına inanacak kadar da biliçlendik değil mi?

Ankara‘nın donduran kışından yükselen çığlık için de aynı vicdani sorumluluğu duyabiliyor muyuz?
İşsizlik nedense aklıma nötron bombasını getirdi. Sadece insanları yok eden, mala mülke zarar vermeyen, binaları değil de içinde yaşayan insanları yok eden nötron bombası. İşsizlik de nötron bombası gibi yok ediyor. İşsiz kaldıktan sonra bir daha çalışır koşullardaki yaşam standartlarını yakalamanız mümkün olmuyor. Yeniden iş bulsanız bile aynı standartların çok gerisinde kalıyorsunuz. İşsizliğin yarattığı zorluklar yeteri kadar yaşamı tehdit ediyorken, bir de şimdi işsiz işçilerin karşısına “özel istihdam büroları“ında çalışmayı dayatmak, işsizlere ikinci bir felaketi yaşatmaktır. “Özel İstihdam Büroları“ İşverenlerin kahyaları eliyle çağdaş köle toplama bürolarıdır.

Felaketler ister doğal olsun, ister insan elinden gelsin sorumluluğunu taşıyanlar ne kadar çaba sarfetseler de feleketzedelerin yaralarını sarmakta başarılı olamıyorlar. Hem felaketin sorumlusu olup hemde felaketin yaralarını saramazsınız. Felaket mutlaka geliyorum diyor bir biçimde. Gelmeden önlemler almakta ne kadar dürüst ve insani yaklaşırsanız sonuçlar o kadar az acı verecektir. Depreme dayanıklı evlerin gerek zemin gerekse malzeme bakımından yeterli teknikler kullanılarak yapılmasının can kayıplarını en aza indireceğinin biliniyor olması gerekir. Deprem sonrası yardımların deprem öncesi riskli bölgelerde yatırım olarak kullanılması geliyorum diyen felaketlerin acısını hafifletmez mi?

Özelleştirmelerle birlikte doğacak sorunların önceden düşünülerek önlem alınmaması gibi. İşte burada sendikaların da sorumlulukları devreye giriyor. Bu konuda özelleştirmeleri engelleyebilecek gücünüz yoksa, geliştirebileceğiniz projelerle çalışanların haklarını korumak mümkün olabilirdi.

Neden insan yaşamı bu kadar ucuz olabiliyor? Suçluluk telaşı içinde işçilerinden kaçacak delik arayan sendika yöneticilerinin saltanatlarını da sarsacak tekel işçileri. Bundan sonra sendikaların politikaları da tartışılacak. İşçilerine hesap verebilir olacaklar.

Bütün bu gerçekler işçilerin yaşamlarına sahip çıkmak adına giriştikleri mücadelelerinin ne kadar haklı olduğunu da göstermiyor mu?

İşçiler, oy verdikleri parti ya da sendika yöneticilerinin yaşam sorunlarına duyarsızca yaklaşmalarını affedecekler mi? İşçiler Ankara‘nın dondurucu soğuğunda sokakta gecelerlerken sıcak yataklarında yatan yöneticilerinden hesap sormayacaklar mı?

Asker işçiden, vergi işçiden, oy işçiden…

Sen işçiden yana mısın arkadaş?..

Yaşamdan yana mısın?

İş- aş-ekmek-barış ve özgürlük mü istiyorsun?

Çağdaş bir hukuk ve daha çok demokrasi mi istiyorsun?

O zaman Tekel işçilerine destek ver!

Yarın senin de işsizlik felaketiyle karşılaşmayacağının garantisi yok!

Özel istihdam bürolarında köleler gibi çalışmak zorunda kalmayacağının garantisi yok!

Yarınlarının umudu da, garantisi de senin ellerinde…

“Çoban ateşleri“ yanmaya devam ettikçe 12 Eylül karanlığını da yok edecektir…


Ali Rıza Üleç
21.01.2010-Almanya


Birleşik-Metal-İş sendika gazetesinin Ocak sayısını okumak için TIKLAYINIZ.

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
23 Ocak 2010 17:42

terzi

Selam Yoldas Ali Rıza,

Bu yazina özgürlükcü sol iletisimde denk geldim, biraz kiskandim. Bu yazini bizden esirgeme, diger gruplarla niye paylasmadin özgürlük kalemsörü, günesin sorasina ve izmir gruba indir, indirmezsen ben indiririm.
emegine saglik dostum, kaleminden dökülenler umuda olan inancimizi arttiriyor, el yordami ile giderken isik olsun.
gülen gözlerinle sakallarinin seyrek oldugu yerden öperim.
sevgilerimle
izmirliterzi
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.