BELEDİYELERİ KENDİ ÇİFTLİĞİ GİBİ GÖREN RANTÇI ANLAYIŞ MAHKÛM EDİLMELİDİR
08 Ekim 2026 15:31 / 44 kez okundu!
"Kültür-sanat bütçeleri; organizasyon şirketleri, adrese teslim ihaleler, naylon ajanslar ve ideolojik koruma sağlayan dar bir klik arasında paylaşılan organize bir rant ağına dönüştürüldü. Seyircisiz, kitlelerle bağı kopuk etkinliklere “sanat” adı altında milyonlarca liralık kamu kaynağı aktarılarak devasa bir sermaye transferi yapıldı. Sanatın halkla buluşması ve aydınlanma vaadi; belirsiz faturalarla belediye kasalarını soyan bir avuç imtiyazlının “belediye beslemesi” haline geldiği kapalı devre bir pazar mekanizmasına indirgendi."
***
BELEDİYELERİ KENDİ ÇİFTLİĞİ GİBİ GÖREN RANTÇI ANLAYIŞ MAHKÛM EDİLMELİDİR
Halkın iradesine sahip çıkmak, sandıktan çıkan tercihin arkasına saklanarak yapılan her türlü usulsüzlüğü, kayırmacılığı ve rantı meşrulaştırmak değildir. Halkın iradesine sahip çıkmak; o iradenin hem sandıkta hem de sandığa giden yolda gaspa uğramasına karşı kararlılıkla durmaktır.
İzmir’de belediye yönetimlerinin partiler arası pazarlıklarla iktidar bloğuna katılması, gecikmiş de olsa hayati bir gerçeği görünür kıldı: Seçmen iradesine sahip çıkıyor. Üstelik bu tepki tek yönlü değil; oyları alıp saf değiştiren figürlere olduğu kadar, bu teslimiyetin zeminini hazırlayan ve çürümeyi besleyen parti genel merkezlerine de yönelmiş durumda.
Çünkü irade tek bir kırılmayla değil, birbirini besleyen iki aşamada gasp edildi. İlk gasp sandıktan çok önce yaşandı: Kent halkına, tabana ve üyelere sorulmadan; finansal gücün, pazarlıkların ve kapalı kapılar ardındaki dar kliklerin yön verdiği bir "adaylaşma borsası" kuruldu.
Seçme hakkının finansal veya bürokratik vesayetle atanmış adaylar arasında bir tercihe indirgendiği yerde meşruiyet daha ilk günden yaralandı. İkinci gasp ise sandıktan sonra geldi: Muhalefet oylarıyla seçilen yönetimlerin iktidar saflarına geçmesi, seçmenin tercihinin katıksız bir biçimde çiğnenmesidir.
Bu tablonun arkasındaki kirli mekanizma günlük yaşama ve kent yönetimine de birebir yansıdı. Kendini “sol, sosyalist, devrimci” ya da “Cumhuriyetçi ve Atatürkçü” ambalajlarıyla sunan kimi çevreler, yıllarca yerel yönetimlerin imkânlarını kapalı devre bir çıkar ağı içinde sömürdü. Eşitlik, emek, laiklik ve kamuculuk bayrağını kimseye kaptırmayanlar; sıra bütçeye, kadroya ve ihaleye geldiğinde bu imkânları kendi kliklerine peşkeş çekmekten çekinmedi.
Bu riyakârlık en açık ve ahlaksız biçimde kültür-sanat alanında görüldü. İzmir’de öz imkânlarıyla ayakta durmaya çalışan yerel tiyatro grupları, bağımsız müzisyenler ve emektar sanatçılar “kafa-kol” ilişkileriyle örülmüş biat barikatına tosladı.
Kültür-sanat bütçeleri; organizasyon şirketleri, adrese teslim ihaleler, naylon ajanslar ve ideolojik koruma sağlayan dar bir klik arasında paylaşılan organize bir rant ağına dönüştürüldü. Seyircisiz, kitlelerle bağı kopuk etkinliklere “sanat” adı altında milyonlarca liralık kamu kaynağı aktarılarak devasa bir sermaye transferi yapıldı. Sanatın halkla buluşması ve aydınlanma vaadi; belirsiz faturalarla belediye kasalarını soyan bir avuç imtiyazlının “belediye beslemesi” haline geldiği kapalı devre bir pazar mekanizmasına indirgendi.
Aynı kitle “anti-otoriter” söylem kurarken belediye çatısı altındaki her usulsüzlüğe ideolojik dokunulmazlık zırhı ördü. Kronik altyapı yetersizlikleri, patlayan kanalizasyonlar, çözülmeyen ulaşım krizleri, toplanmayan çöpler, liyakatsiz atamalar ve ödenmeyen emekçi hakları her defasında “merkezi iktidarın baskısı” bahanesiyle geçiştirildi. Halkın eleştirilerine ve kentteki çürümeye gözlerini kapatanlar, kutsal değerleri sömürerek İzmirliyi çözümsüzlüğe mahkûm etti.
İşte tam da bu yüzden, iktidara geçişleri bir “mağduriyet” veya “zoraki teslimiyet” hikâyesi olarak okumak büyük bir yanılgıdır. Bu bir takastır.
Muhalefetteyken şaibelere batan, kirli imar ve ihale dosyaları biriken başkanlar için iktidar saflarına geçmek; merkezi bütçeye kavuşmanın yanı sıra o dosyaların üzerini kapatmanın ve aklanmanın kestirme yoludur. Dürüst bir yönetici baskı gördüğünde ya da partisiyle çeliştiğinde yapacağı tek bir şey vardır: Görevinden istifa edip halkın karşısına çıkmak ve hesabı tabana vermek. İstifa etmek yerine iktidara geçmek, baskıya direnmek değil, o baskı ve şantaj mekanizmasının bizzat tarafına geçmektir.
Kaynaklar sorunsuz aktığı dönemlerde sessiz kalıp dengeler değişince yüksek perdeden “liyakat, adalet, sosyal belediyecilik” diyenlerin tutumu bu yüzden inandırıcı değildir. Aday belirlemedeki vesayetin uygulayıcısı ve yararlanıcısı olanların, rant sofrasındaki tabakları alınınca mağduriyet diliyle bağırması ilkesel bir duruş olarak okunamaz. Eleştirinin değeri, güç varken ne yaptığınızla ölçülür. Bu çevreler geçmişteki rant ve kayırmacılıkla dürüstçe yüzleşmedikçe bugünkü itirazları kesilen hortumların sızısı olarak kalacaktır.
Eleştirmek yetmez; hayatın her alanında kamusal ve toplumcu bir alternatifi kurmak şarttır. Kültür-sanat alanından başlayarak kentin tüm kaynaklarını yönetme biçimi kökten değişmelidir. Kültür bütçeleri bilinen isimlerin ve yandaş ajansların tekelinden çıkarılıp bağımsız jürilerin ve kentteki tüm sanatçıların erişimine açılmalıdır. Bu şeffaflık ilkesi; kentsel rantı belirleyen imar kararlarında, milyarlık belediye ihalelerinde, işe alımlarda ve kadrolaşmada da tavizsiz uygulanmalıdır. Her harcamanın, her ihalenin ve her atamanın halkın denetimine açık olduğu bir mekanizma kurulmalıdır. Aynı ilkesellik aday belirleme süreçlerinin tamamına kazınmalıdır: Ön seçim, üye iradesi ve yurttaş katılımı.
Sonuç olarak, kamu kaynağının yağmalanması da halkın iradesinin yok sayılması da hangi ideolojik ambalaja sarılırsa sarılsın aynı sertlikle mahkûm edilmelidir. Gerçek değişim yalnızca parti geçişlerine gösterilen refleksel tepkilerle gelmez; genel merkez vesayetine de belediyeleri kendi çiftliği gibi gören rantçı anlayışa da karşı çıkmayı gerektirir.
Oktay ÇAPAROĞLU



