İslam, AKP ve Marksistler
15 Temmuz 2010 14:37 / 4313 kez okundu!
Geçtiğimiz aylarda İzmit'te, Nabi Yağcı'nın konuşmacı olduğu bir toplantı yapılmıştı. Konferansta dinleyicilerin katkısı sırasında söz almıştım. Yaptığım konuşmayı sonradan Bülent Karataş çözümlemesi yapılmış olarak iletti. Biraz gecikerek de olsa yanıtladım. Düzeltmeler ve kimi küçük eklemelerle ilginize sunuyorum.
İLHAMİ MISIRLIOĞLU:
Ben Ecvet arkadaşın dile getirdiği düşünceleri önemli ve samimi buluyorum. Onun korkusuna katılmıyorum, başka bir açıdan bakıyorum ama çok samimi buluyorum. Ve sol adına bir şey söyleyen herkesin de buna samimi yanıtlar verme çabası, ciddi arayış içinde olması gerekir, ideolojik olarak, politik olarak, örgütsel olarak. Bu şikayetlenmeyi, bu samimi korkuyu iyi algılamamız gerekir.
Burada arkadaşımızdan gelen bu düşünce, geniş bir çevrenin korkularının dile getirilişi aslında. AK Parti, bu korkunun, tedirginliğin daha Kemalist versiyonunu dikkate almamakla bir takım hatalar yaptı. Belki toplumun daha fazla gerilmesine yol açtı.
Marksizm ile Kemalizm’in birbirinin çok fazla içinde ve üstünde bulunduğu dönemlere doğru, geriye dönüp baktığımızda, bunun ayrışmasının yavaş olduğunu görürüz. Bu ayrışmada en önemli nokta İslam meselesinin iyi algılanmayışıdır. Bu her iki akım için de can alıcıdır. Marksizm’in içindeki Avrupa merkezci bakış açısı bizde iyi sorgulanmadı. Çünkü Kemalizm de bu konuda dogmalara sahipti. Bizim kendi çevremizde, Marksizm’e bu yönden eleştiri getirme konusunda uzun yıllar çok tutarlı adımlar atamadık.
Yukarıdan bir şey söyleniyorsa, bunu aşağıya doğru vazetme geleneğinin içinden geliyorduk. İslamiyet’te bir zamanlar daha özgür bir gelenek vardı ama 900 yıl önce İmam Gazali ile birlikte başka bir yola girdi.
Bugün dönüp de İslam konusuna yeniden, yeni bir bakış açısıyla bakmak noktasındayız. Buna iyi bakmadığımız zaman, genelden söz ediyorum, Marksizm’in verileriyle de İslam’ı anlamamız mümkün değil. Çünkü bir yerden sonra doğu despotizmi diyerek Marx, doğu despotizmini çok tanımlamadan, çok altını açmadan Avrupa merkezci bakış açısına dahil olmuştur.
Konunun ayrıntılandırılmasını aslında Doğulu komünistlerin, Marksistlerin yapması gerekiyordu. Kendi toplumunu, İslam’ı, oradan çıkarak devleti, oradan çıkarak toplumsal gelişmeyi anlama işini Doğulu Marksistler yapmadığı zaman, bunu İslamcı kesimin içinden çıkmış aydınları yapıyor. Bugün biraz önce söylediğiniz şeye çok katılıyorum, onlar daha aktifler bize göre. İslam’ı yeniden anlamak, yeniden algılamak belki bunun adı… Yorumlamak demiyorlar onlar, o sözden kaçıyorlar, İslam’da bir anlamda yorum devrinin kapandığı söylendiği için ondan ürküyorlar ama yaşanan budur.
Peki biz neden korkuyoruz? Nedenini bulmak ve bu korkumuzu yenmek için, çok değil iki şey inceleyebiliriz, benim önerim odur. M.S. 900 ile 1100 arasındaki İslamiyet’in aydınlık döneminin incelenmesi doğru olur. Bu konuda Türkiye’de de son dönemlerde epeyce kitap yayınlandı.
O dönemin kimi ipuçları önemli. Benim için Nabi Yağcı’nın konuşmasının önemli yanlarından birisi Selçuklulara ilişkin sözlerdi. Evet, Selçuklu’daki demokrasi değil, öyle dersek çünkü anakronizm olur ama demokrasi kültürüne ilişkin kimi şeyler de bulunabilir o dönemde. Yani hoşgörü, adem-i merkeziyet, bilginin nerede olduğunu arama gayretinin, etnik farkların üstünde tutulması…
Bizans’ta utanıldığı için üstü kapatılmış eski Yunan kültürüne ilişkin, Aristo metinleri dahil olmak üzere, onların bulunup gün yüzüne çıkarılması işi, İslam’ın dünyaya büyük katkısıdır. Batı, Yunan kültürünü İslamiyet üzerinden tanımıştır. Bu kültür, İslam coğrafyasında, Arap, Türk ve İranlı İslam âlimlerince yeniden ele alınmış, İstanbul’dan, Sicilya’dan ve Endülüs’ten geçerek Avrupa’ya ulaşmıştır. Bu taşınmada Süryanilerin ve Yahudilerin rolü büyüktür. Bu kültürel iklim ve girişimler, Rönesans’ının ve Reform hareketinin gelişmesinde itici güç olmuştur. İslamiyet’in yorumladığı bilgiler onlarda bir başka mekanizmadan geçirilerek yeni bir sıçramayı getirmiştir. Biz bugünkü korkularımızla yüzleşebilmek için, o dönemi daha iyi anlamaya çalışmalıyız.
Birincisi bu.
İkincisi, Refah hareketine ve şimdiki AKP hareketine yine Kemalizm’in ya da eski Marksizm’in bakış açısıyla bakmamayı deneyerek de o korkumuzu aşabiliriz. Bu, şu anlama gelmiyor, klasik TUDEH “yenilgi”sinin yorumlanış kalıplarına teslim olmayı gerektirmiyor. Onu da başka türlü yorumlamak mümkündür. O da o toplumun kendi iç dinamiğidir. Otuz yıl içinde geldikleri nokta da çok önemli. İran’ı küçümseyenimiz varsa, bunu hemen bir kenara bırakmalıdır. İran’ın çok güçlü bir tarihi, kültürel yapısı vardır. Çok güçlü bir toplumdur. Otuz yılın içinde, şu an onların arasında yaşananla bizim içimizde yaşananın aslında çok farklı olmadığını anlayabiliriz. Başka bir gözle bakılırsa, orası otuz yıl boyunca, bugün bizim korktuğumuz, vehmettiğimiz şeyleri, otuz yıl boyunca içinde yaşayarak aşma noktalarına doğru geldi. Yani şimdi taşlar yerli yerine oturuyor İran'da.
İran’da kimi sosyal ekonomik konular uzun yıllar din tanımının içinden konuşuldu. Tıpkı bin yıl önce bilim adamlarının, sanatçıların her konuyu din referansıyla tartıştığı gibi... Onun için El Farabi’yi, İbni Sina’yı, İbni Rüşd’ü yeni bir gözle, felsefe içinden, Marksizm içinden sorgulama şansımız varsa, bunu denersek o zaman Refah iktidarının aslında Kemalizm’in istediği bir şey olduğunu da anlayabiliriz.
Osmanlının ittihatçıları ve sonra kimi Kemalist kadrolar; Ermenileri, Rumları yok ederek bu toplumda bir anlamda burjuva sınıfını tırpanlamıştı. O dönem kuruluşun altındaki itici güçlerden biri de buydu. Yeni rejim, yok ederek, ötekileştirerek, atarak, bastırarak, varlık vergileriyle, 6-7 Eylül’lerle ve öncesindeki tehcirle kendine dikensiz bir ortam yarattı. Bu durum Cumhuriyet’i, ilk yıllarında banka kuracak kişilerden, ticareti geliştireceklerden, atölyeleri, fabrikaları yeniden çalıştıracak sanayicilerden yoksun bıraktı. Çünkü Osmanlı’da Türkmen kesimler çoğunlukla çiftçi ve askerdi. Burjuva kesim ise ağırlıklı olarak Ermeniler, Rumlar ve Yahudilerdi. Onlar gidince örneğin o dönemde banka kurabilmek için kurucular arasına hapisteki isimleri koymak zorunda kalan Kemalist yönetim, bir yandan da kendi yerel burjuvazisini yaratmaya çalıştı. Onun bir bölümü savaş zengini Koçlar, Sabancılar oldu 1940’lar ve 1950’ler boyunca.
Sonraki yıllarda, yeni oluşan dinsel tandanslı Anadolu sermayesi, Refah Partisi’nin içinde büyüyüp rüştünü ispat edince, “Adil Düzen” kabuğunu yırtıp AKP çizgisiyle Koçların, Sabancıların pastasından pay istemeye başladı. Bu, şeriata gidiş diye lanse edildi, birçoğumuz da bunun etkisi altında kaldık. Şeriata gidiş diye bir şey yok. Tabii fırsat bulsa, onların içinde şeriata gitmek isteyecekler yok anlamına gelmiyor bu. Bunlar var ama %2’den öteye gitmez. Yeni kesim esas olarak o pastadan daha büyük bir pay isteyenler. Bunlar Anadolu sermayesiydi ama küresel sermaye ile işbirliği yapmak isteyen sermayeydi, burjuva kesimiydi. Bu kesimin önemli bir özelliği vardı. Dünyanın değişimini belki de birçoğumuzdan daha iyi algıladılar.
Bu pastadan pay almak isteyenler, küresel sermayenin bir parçası olmadan bunun olamayacağını gördüler. Bunların Avrupa Birlikçi olmalarının sebebi de budur. Ama bu, bakıldığında bizim için toptan kötü bir şey değildir. Biz, onlar o süreçten ayrılmak istedikçe belki o sürece daha fazla yapışmalıyız. Bizim açımızdan da daha iyi olabilecek bir demokratik ortamda, daha özgürce konuşabilmenin bir yolu da Avrupa Birliği sürecidir. Kimimiz "Avrupa Birlikçi değiliz, bizim son amacımız bu değil" diyebilir ama bu, bugün için kim Avrupa Birliği’ni destekliyorsa o süreçte yan yana olmak gereğini ortadan kaldırmaz.
Bunlar olurken bizim hem Marksizm’i hem Avrupa Birliği’ni, onların Avrupa merkezci bakış açılarını sorgulamamız gerekir. Topluma ulaşmak isteyenlerin söylemi de değişmek zorunda. İslam dinini bu yönden didik didik etmek gerek. Geçmişte, bir CHP’liyle konuşurken, “Refah Partisi’nin aslında onlar açısından Cumhuriyet’i belki de kurtaracak bir “parti” olarak yorumlanabileceğini” söylediğimde, onların nasıl şaşırdığını görmüştüm.
Unutmayalım ki, Refah Partisi, mevcut sistemin içinden, muhalif olan geniş dindar bir kesimi almış, sistemin içine sokmuştur. “Partiler kurmak”, “seçime katılmak”, “oya inanmak” biçiminde sistemin içinde kalmasını sağlamıştır. Eğer Refah Partisi diye bir şey olmamış olsaydı, belki de biz Bin Ladinlerin, Hizbullahların merkezi olan bir ülke durumundaydık. O açıdan Refah Partisi’ne biraz böyle bakalım. AK Parti ise onun biraz daha kendi içinde liberalleşmesi, biraz daha “gerçekçileşmesi” ile ortaya çıkan bir siyaset. Bugün olan da bence bu. Nabi Bey güzel izah etti, ortada ben bir AK Parti övgüsü görmedim. Ama dediğiniz gibi, kafamızdaki kalıntılarla ve korkularla düşündüğümüz zaman, söylenen bir cümleyi ben başka türlü, başka bir arkadaşımız başka türlü anlayabiliyor.
Bugün devlet içinde de kıran kırana süren bir mücadele var. Birisi, mesela Taraf Gazetesi çıkıp diyor ki, “Devlet çıplak”. Yani bir çocuğun söylemeye cesaret ettiği şeyi, “Kral çıplak” der gibi devletin çıplak olduğunu söylemiş oluyor.
Bu yüzden de, 1000’li yılların İslam dünyasını gözden geçirir ve Refah Partisi ve Ak Parti sürecine başka bir sosyo-politik gözle bakmaya çabalarsak, bugün için de ne yapacağımızı daha iyi saptayabiliriz diye düşünüyorum.
İLHAMI MISIRLIOGLU - 13.03.2010



