YAŞ ELLİ BEŞ, DÜŞÜM YİNE BARIŞ...

03 Temmuz 2010 23:03 / 1824 kez okundu!

 


Hadi gel dolaşalım biraz. Sahilde yürürüz belki. Martılar akşam telaşındalardır şimdi. Ağır bir yük taşır gibi dalgalar usulca okşarlar kumsalı. Çıkar sende ayakkabılarını. Çoraplarını da sıyır. Bırak usul usul dalgalar yalasın tabanlarını. Sırtüstü yatalım sarı kumlara. Gözlerimize ölü yıldızlar düşsün sapsarı.

Kaç yıl oldu çıplak ayaklarımla basmadım sarı kumlara. Geceleri yıldız topladığım oldu gökyüzünden. Saklardım onları. Sonra sabah, güneşle bir olup çalardı benden yıldızlarımı. Deniz derin bir uykuya dalardı. Nedense sever işte seher uykularını. Uyandırmadan denizi Selim’in kahvede tahta sandelyelere yandan çarklı oturup sıcacık bir çay içerken demli, ağlarını çeken balıkçıların sabah türkülerine uçardı martılar... Ağlardan dökülen balıkları katık ederlerdi türkülere. Sonra Selim çayları tazelerdi. Ve gün ağarmaya başladığında önce deniz kıpırdanırdı. Sonra balıkçı motorları dönmeye başlarlardı. Nasibini yüklenmiş balıkçı teknelerinin ardında güneş bereket doğardı. Ya da balıkçılar öyle isterdi, öyle olurdu. Bereket versindi; verir miydi vermez miydi, kimse bilmezdi. Canımızın çektiğini kesemize de uydurarak birkaç kilo alır eve dönerdik.

Hatırlamıyorsun değil mi? Bunları ne çabuk unuttun anlayamıyorum. Babam kürekleri çekerken sandalla iskele altında ilk sarı balığı gördüğümüzde nasıl da bağırmıştın heyecandan. Babam düşeceksin diye çok korkmuş, kürekleri elinden fırlatıp seni kucaklamıştı. Çocuk aklı atar kendini denize sarı balık tutucam diye, kendine mukayyet ol diye çıkışmıştı bana.

Aklımız çocuk muydu bilemiyorum. Kendimizi atıvermiştik denize bir zaman. Geride bekleyenlerimizi hiç düşünmeden hürriyet sevdasına. Sevdalanmaya görsün deli yürek. Kendini feda ederek su da olur balık da, yelken de olur kürek de...

Sonra durulur bir zaman işte. Yorulmuştur belki de... Belki de umut tükenmiştir kimbilir. Çareyi yine de denizde arar. Denize döner bir daha ve çıplak ayaklarını denize bırakarak uzanır sarı kumlara.

Hani bir insanı sevmekle başlardı her şey. Sevmesine sevdi de ne oldu. Başladıysa da birşeyler, sonra neden kayboldu. Deniz yaladıkça tabanlarımı, göz kapaklarıma sarı yıldızlar düştükçe ve martılar balıkçıların sabah türkülerine uçarken umudumu tazeledim hep yeniden. Kaybolan bir şey yok, yalnız değişmede çok şey. Selim tahta sandalyelerini değiştirmiş mesala. Adalı Şaban okumuyor artık gazeteleri, dinliyor televizyonda gazetelerden sabah haberleri... Kırmızı boyalı ince, kalın çemberlere sarılmış çay bardakları da yok artık. Gözleri fal taşı gibi açılmış balıkçı kıvırcık Hamza, “Bing Bang” nedir anlamaya çalışıyor pür dikkat. Cenevre'de Cern’ mi ne ise işte diyor. Uzun zaman oldu dinlemiyor artık şehit haberlerini. İç savaş kapıya dayanmış diyor birileri. Hepsini keseceksin bunların derken diğerleri. Adalı anlıyor durumu. Memleket tehlikede diyor. Dökülmesin artık kardeş kanı. Tazecik canlar toprağa düşmesin. Anaların yüreği yanmasın. Yazık yazık kendi toprağımızı, kendi dağlarımızı bombalamadayız ve ölenler bizim çocuklarımız. Nefret insanın usunu dağlarmış derken Ada’lı; yüreğimdeki umudumu yeşertiyor...

Sen ne diyorsun. Gerçekten büyük mü tehlike? Bu da geçer mi? Sen daha üç aylıkken azınlıkları derdest mi ettiler. Bir kaç sene sonra da darbelerle mi tanıştın. Sonra da her on senede bir ha...

Yaş ellibeş diyorsun. İki onluk çekmişsin yolun yarısına. Ama hala daha düşün "barış" mı?

Sen o zaman Ada’lı Şaban’ı tanıyorsun. Tanırsın demek ha. Sizin mahalleden mi? Giritli Şaban da derler öyle mi?

Poşusunu sardı mı başına, körüklü çizmeleri de ayağına, elinde ağızlık ucunda sigara. Diğer elinde bastonu. Ada’lı derse doğru der. Vardır bir bildiği öyle mi?

Ne iyi ettik de biraz yürüyüşe çıktık değil mi? Hadi şimdi gel Kamber’in meyhanede iki tek atalım. Yaş ellibeş demiştin değil mi? Ne zaman doğdun sen. 30 Haziran mı? Yani bugün. Vay be ne tesadüf.

İçilir şimdi buna. Babandan da babadedenden de bir yıl fazla yaşadın ha!.. Bak işte buna iki sefer içilir.

Hani itiraf etmeliyim. İçip içip yıldızların altında sızmak çekiyor canım. Ayaklarım çıplak denizin içinde olsun.

Tamam tamam daha içmeden başlama... Sonra sarı yıldızlar düşsün diyeceksin. Boşver nasılsa sabah çalacak onları senden. Biz gene de Kamber’de atalım iki tek.

Tamam atalım, ama sonra deniz kıyısına gideceğiz tamam mı?

Nedir bu deniz tutkusu kuzum?

Deniz tutkusu barışa sevdamızdan. Dörtte üçü deniz bu dünyanın. Ve insanlar bir gün anlayacaklar bunu.

Ve deniz bütün insanlığa barış getirecek.

Tamam tamam, iki tek atalım gideriz gene...

Benim ölüm mavi olsun.

Seni sevdiğim malum

Denizi sevdiğimden olsun...

“Denize yakın mağaralarda
günlerce gözlerinin içine baktım,
ne ben seni tanıdım, ne de sen beni.” (Yorgo Seferis)



Ali Rıza Üleç

26.06.2010, Almanya

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.