Hep sadık kal ya da öl!

19 Ocak 2011 00:56 / 2659 kez okundu!

 

Hep sadık kal ya da öl!


Sonuna kadar "sadık" değilsen, "en sadık" olmanın bedeli bizim ülkede güvercin tedirginliğinde yaşamaktır hatta ölümdür. Şevket Yalaz'ın çizgileriyle hayali Hrant Dink heykeli şimdilik sitemizin sayfalarında duruyor ve sabırla bekliyor. Neyi? Güvercin tedirginliğini taşa işleyecek bir ustayı, buna yüreğinin meydanını açacak bir belediye başkanını, buna ucube demeyecek bir politik lideri, heykele sahip çıkacak gönlü geniş, vicdanı engin bir vatandaş topluluğunu...

Şimdi yapılmaya kalkılsa ucube kategorisine gireceğinden heykelin sadece hayal olarak kalması da bir olasılık... Kategorinin kendisini değiştirerek ancak çıkabiliriz bu kısır döngüden... Onu yapacak olan da yüzbinlerin, milyonların birleşmesi ve hesap sormada kararlı davranması...

Yazılacak nerdeyse her şeyin yazıldığı bir ortamda mevcut adaletsiz, iğrenç kararsız dengeyi bozacak tek şey bu!

2007'de Hrant'ın ölümü sonrasında yazdığım bir yazıyı köşeme yeniden aldığım için umarım bağışlanırım. Tüm cenaze töreninde göğsümde taşıdığım fotoğrafı da yazıya ekliyorum bu kez. Kendi yazıcımdan çıktı alarak yakama iliştirdiğim
resim, yürüyüşte fark ettim ki sadece benim yakamda vardı. O resmi saklıyorum.

------------------------------------------

Hep sadık kal ya da öl! "En sadık" makbul değil...

Nazik bir konuda kalem oynatmanın zorluklarına rağmen, Ermeni sorunu konusunda, ülkesini seven her kişinin yapması gerekeni yapacağım. Yani elinden gelen neyse o yolla bu sevgiyi göstermeyi… Bazıları silahı, şiddeti seviyor, onu biliyor, "sevgi"sini öyle gösteriyor, ben kalemin, gerçeğin ve dürüstlüğün gücüne inanıyorum...

Suçlu kim mi?

Saha epeyi kalabalık barındırıyor… Yıllardır bir kuru özrü bile onlara çok görenler, Osmanlının yanlış miraslarına yanlış biçimde sahip çıkıp kendi yapmadığı pislikleri cumhuriyetin halısının altına süpürenler, Türkiye Cumhuriyeti'ni töhmet altına sokanlar, milliyetçi Ermenilere karşı ülkesini, Türkiye'yi aslanlar gibi savunan Hrant'ı, artık ne olduğu çok iyi bilinen bir tuzakla ortadan kaldıranlar, kaldırılmasına göz yumanlar, okuduğunu anlayamayan, hukuktan anlamayan hukukçular, katille övünç fotoğrafı çektiren polisler, kendi ihbarcısını bile ciddiye almayan derin teşkilatlar, iğrenç cep konuşmaları, bu kişiler hakkında soruşturmaya gerek görmeyenler, 301. madde şakşakçıları, basiretsiz politikacılar...

Bir de iki arada bir derede kalıp da, kendi derin devletinin ezberlettiği resmi tarihin zincirlerini tüm çabasına rağmen kırmakta zorlananlar, ermeni katliamı denince sadece Ermenilerin öldürdüğü müslümanları anımsayanlar – ki sayılar yaklaşık 1/10 ölçeğinde olsa da, bu da ağır bir gerçektir-, bir türlü tutarlı demokrat, sağlam bir hümanist çerçeve içine kendini oturtamayanlarımız var ki…

Örneğin Almanya'da Türklere yapılan ırkçı saldırılar karşısında Almanların ya da, deprem sırasında Yunanlıların söylediği "hepimiz Türküz" sözlerini önce –belki hala- anlayamayan ama yeri gelince övünme vesilesi yapan bizler, Hrant'ın ölümünün ülkemiz için sembolik anlamda büyük önem taşıdığını bile hala kabullenemedik. Tüm dünyanın anladığı "hepimiz Hrantız" sözlerinin ardındaki derin insancıllığı milliyetçilikle yaralanmış bizler, bizlerin çoğunluğu ne yazık ki algılayamadı, algılamak istemedi. Evet dedi, tamam dedi ama sonuna ama, fakat, lakin'i ekledi. Oysa her ama fakat lakin vatanı yanlış biçimde 'kurtarma' iddiasındaki katillere kuvvet verdi, onları cesaretlendirdi.

Çocuk Millet

Soyutlamayı sevmemek, eli yanmadan elini çekmemek, yaptığı yanlış, halının altına sürdüğü pislik görünürdeyken bile, anne babasına hayalindekini anlatmakta ısrar etmek çocuklara özgü tipik davranışlardandır…

Bir anlamda çocuk millet olmanın tüm belirtilerini gösteriyoruz. Hrant’ı diaspora Ermenilerinin öldürmesini çok isterdik. Aslında siyaset ve suikast gözüyle baktığımızda bunun için yeterince nedenler vardı ortada. Türkiye meseleye ılımlı yaklaşmaya başlamıştı, ülkesinde ermeni katliamı konusunda her yönüyle konuşulabildiği konferanslar, zor da olsa düzenlenebiliyordu. Bu durum Ermenistan’ın demokrasi’den uzak yanını daha da ortaya koyuyordu, Ermenilerin içindeki kimi intikamcı çizgiler dünyada yavaş yavaş destek görmemeye başlamıştı. Öyle ki Türkiye Ermenilerinden bir gazeteci, onların karşısına dikilip, kocaman kocaman laflar edebiliyordu. Geçmişinde onlarca diplomatın kanını ellerine bulaştırmış bir örgüt doğurmuş –Asala- bu geniş ve farklı renkleri barındıran topluluk elbette suikast-siyaset gözlüğünü de takarak Hrant’ın hakkından gelmeyi düşünebilirdi. Üstelik bir taşla epeyi kuş vurmuş olacaktı. Türkiye’nin adı yeniden kötüye çıkacaktı. Karşılarına Hrant gibi demokrat düşünceli, kendi toprakları olarak gördüğü Türkiye’yi gerçekten seven, Türkiye’yi kimi konularda eleştiren ama ondan daha büyük eleştirileri Diaspora Ermenilerinin radikal kanadına ve Ermenistan yöneticilerine yönelten biri ortadan kalkmış olacaktı. Ülkedeki ermeni meselesi konusundaki ılımlı yaklaşımların dibine dinamit koyulmuş olacaktı. Ülkede milliyetçi, ırkçı eğilim patlama yapacaktı, ılımlı, demokrat eğilimlerin önü kesilmiş olacaktı. Vs vs. Diaspora’nın, Ermeni davasının haklılığı bir kez daha kanıtlanmış olacaktı. “Bakın işte, 2000’li yıllarda, kendi vatandaşının sözlerine tahammül edemeyenler onu öldürüyor, 100 yıl önce bunlar neler yapmazdı, nitekim yapmışlardı…”

Büyük bir komplonun parçası olarak önceden öngörülüp Hrant’ın ölümü böylece yaşama geçirilseydi tüm bu yaklaşımlar geçerli olacaktı.

Hrant öldürüldü.

Komplo yaşama geçmeye başladı. Ancak bir farkla, Hrant Dink’i kendi ellerimizle öldürmüştük. Kendi ayağımıza kurşun sıkmıştık. O kadar çocuk millet haline gelmiştik ki, geçmişte bu topraklarda Farabi’yi, İbni Sina’yı var etmiş, Mevlana’yı Yunus’u yaşatmıştık ama şimdi felsefenin köküne kibrit suyu ekmiştik. O kadar kopmuştuk ki ironiden, felsefe’den acı alaydan; Nasrettin Hoca’nın torunları olmayı bile hak etmez hale gelmiştik. Hrantın yazılarını anlamamıştık.

Hrant Dink’in Agos gazetesinde seri olarak yazdığı yazılardaki acı dile, ironiye, ince göndermelere aşinalığımızı yitirmiş, ellerimiz siğil dolmuş, yüreğimiz nasır, empatiyi unutmuştuk. Sanmıştık ki ‘Türk kanı zehirlidir’ diyor. Yazıları gerçekten okumadan fikir sahibi olmuştuk. Nitekim bu fikir sahiplerinden biri de aldığı görevi yerine getirivermişti zaten.

Oysa şu adreste hala duran yazılara ulaşmak çok kolaydı. Merak eden, gerçeği öğrenmek isteyen için yani, çok kolaydı… (
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=166485) Ama galiba günümüzde imaj daha önemliydi ve bu imaj yanlış biçimde oluşturulmuştu bile. “Hrant Türk düşmanıydı, Türklüğe hakaret etmişti!“

“Türk kanı zehirlidir” dediyse birisi, bu Türklüğe hakaret sayılırdı, zaten 301. madde bunun için vardı ve Kerinçsizler hazırdı. İşte tam burada ‘imdada Türk adaleti yetişti’ sanıyorsak yanılıyoruz. Millet olarak bir krizin, histerik bir nöbetin pençesine düşmüştük. Hrantı toplu bir törenle, alayı vala ile cadılara kurban etmiştik. Milletimizin engin engizisyonu bu kararı vermişti. Davulu zurnası, medyası bavuluyla çalmış oynamıştık saf saf, sanmıştık ki köse törenleridir, biz bağırıp çağırınca cinler minler korkar kaçardı. Oysa cinler içimizdeydi, besledik büyüttük biz onları, kendimizden bi haber olarak. Biz çaldık onlar yaptı yapacağını. Bilerek bilmeyerek kendimize büyük bir komplo kurduk ve uyguladık. Korktuğumuz başımıza geldi. Dünyaya rezil olduk. Ermeni meselesi aldı yürüdü.

“Miliyetçi olmayan, intikamcı Ermenilerin karşısına dikilen bir Ermeni’yi bile anlamaya çalışmayan, taşa tutan, öldüren bir zihniyet kim bilir 100 yıl önce Ermenilere neler yapmıştır?” Böyle düşünülmesinden korkuyorduk, kendi elimizle bu korkuyu besledik, ona “kan” verdik, ona “can” verdik. Hrantı tüm yaşananlar sonucunda anladık mı? Tabii ki hayır. Türütlerin anlamaması, anlamak istememesi anlaşılırdı, ortalamanın gıdasıydı çünkü bunlar ama aydın kesimden, hele dindarlardan gelen tereddütleri anlamak, kabul etmek acıydı.

Çözüm?

Sadece kendi ölülerimizden söz edip, başka daha büyük ölümleri saklamak politikası çözüme hizmet etmiyor. Geçmişte Ermenilere olanları unutma,unutturma politikasını şimdilerde Kürtlere uyguluyoruz. Asala sayesinde Ermeni, PKK sayesinde Kürt sorununu tartışmak zorunda kalan bir toplum yarattığımız için kimlerin utanması gerekiyor acaba?

1915’teki bu suça sanki ortak olmuşuz gibi davranmak, gerçekler ortaya çıkmaya başlayınca da hala Osmanlının yanlış mirasına sahip çıkmakta ısrar etmek ne derece anlamlı bir politika olabilir?

Böylesi bir durumda sanki elde muhteşem belgeler var ve zavallı Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri bir türlü bunları dünyaya duyurup da dünyayı ikna edememiş gibi çocuksu düşünce ve davranışlar içine girmek, kendi gazımıza içtenlikle inanmak, Türkten Türk’e propaganda yaptığımızı yine fark etmeden internette, kimi belgeleri dolaştırıp kendimizi rahatlatmak çözüm müdür?

Yanlış bir çizginin içinde debeleniyor olmasaydık, Türk hükümetleri elbette başarılı olabilirdi. tek başarılı olduğumuz şey Ermeni terörüne terörle karşılık vermek olmuştur, ki burada, arkamızda haklı olmanın, teröre karşı mücadele etmenin engin gururu vardı elbette; ama genelde Osmanlının hatta ittihatçıların yanlışına sahip çıkıp, asıl gerçekleri halkımıza 80 yıl duyurmayıp, resmi tarihle beyinleri başka biçimde yıkayıp, sonra da bu politika iflas edince, telaş içinde oraya buraya başı kesik tavuk gibi koşuşturmak bize reva mıdır?

Bir devlet kendi ülkesini bu kadar aldatmaz, sonra da bu kadar yalnız bırakmaz. Hangi sebepler yol açmış olursa olsun, Osmanlı zamanında yaşanmış bu katliamdan Türkiye Cumhuriyeti adına derin üzüntü duyulduğunu söyleyecek cesarette politikacılara ihtiyacı var bu ülkenin. Ülkemizi daha fazla alçaltıp, suçu da hep başka yerlerde aramak geleneğini terk etmek zamanı gelmedi mi?

Ermenilerin bizden beklediği bu özür ve göstereceğimiz empati, başka kapıları açacaktır diye korkanlar, şimdiki tutumumuzun açtığı kapıların farkında bile değiller. Ya da değilmiş gibi yapıyorlar.

Devlet şu an bu sorunun altından kalkamıyor, bunu artık anlayalım. Birilerinin devlete gerçekten yardımcı olması gerekiyor. Cesaret sahibi akademisyenlere, doğruyu söylemekten ürkmeyen kalemlere bu nedenle ihtiyaç var. Yoksa geçmişteki yanlış yardımcılardan devlet hala yakasını kurtaramadı, derinliklerindeki kanalizasyonun zaman zaman patlaması bu yüzdendir.

O halde ne yapılmalı? Empatiyi, hoşgörüyü, barışçılığı, şiddetin her biçimini dışlamayı temel politika edinmek gerekiyor. Demokratik girişimler geçerli artık dünyada, güç politikası değil. Eğer güç politikası revaçta olsaydı, Bush’un politikaları Amerika Birleşik devletleri’ni bu kadar nefret edilen bir noktaya getirmezdi.
Tarih alanında aktif sivil toplum örgütlerinin ve ülkesini gerçekten seven akademisyenlerin girişimiyle düzenlenen 2005 yılındaki Ermeni konferansı’nı anımsayalım. Acaba bir şeyler yapmak böylesi etkinliklerden mi geçiyor?

Bu toplantıyı yaptırmamak Kerinçsizlerin ayıbıydı ama Cemillerin çiçeklerin de hem ayıbı hem kaybı olmuştur. Oysa böylesine demokratik bir konferansın ülkemde toplanabiliyor olması ülkemin yüzünü ağartacaktı nitekim de öyle olmuştur. Parsasını toplamak da pişkinlikle hükümete kalmıştır çünkü konferansı düzenleyenler böyle bir toplantının Ermenistan’da yapılamayacağını herkesin görmesi için fırsat yaratmıştır. Göğsünü gere gere yaptırtmak istemediği konferansla bu sefer övünmeyi başarmıştır bu hükümet. “Bizim ülkemiz demokratik yönetime sahiptir, her şey tartışılabilir ülkemizde. Yasak ya da tabu yoktur. Bunu arayanlar Ermenistan’a gitsin” diyerek… Bu konuda izlediği yol hükümetin övünülecek yanlarından değildir. Bu noktada adaleti savunacak bakanları ne yazık ki milliyetçi militan rolüne soyunmayı tercih etmişti. Şimdi o makamda olan zat ise aniden Şahin bir bakan olup, “Türk askerlerinin sağ dönüşüne sevinemediğini” söyleyip yeni bir garabete imza attı. Irkçılığa, savaş kışkırtıcılığına bir kez taviz verildiğinde, bunun karşısında liberal sanılanların bile dayanamayacağını yaşam bize durmaksızın gösteriyor.

Şimdi dönüp bir daha söyle bakalım. Millet- i sadıka dediğimiz Ermeniler, o dönemde herkesin istediğini istedikleri için mi suçluydu? O sırada dış devletlerin karışmadığı bağımsızlık istemi yoktu. En suçlusu en sadık olanlar mıydı? Yoksa suçlu olan, kendi içindeki sorunları çözmeyip, halkların özgürlük ve demokrasi isteklerini karşılamak yerine baskı yolunu seçerek ülkesindeki durumu dış devletlerin karışmasına, karıştırmasına uygun hale getirenler miydi?

Dün Ermeniler meselesinde öyleydi, bu konuyu güzelce konuşup ders çıkarmadığımız için aynı yanlışı Kürt sorununda da yaşamaktayız. Geçmişteki kendi tonlarca hatamızı tartışmayıp, kart kurt edip geçiyoruz, sonra da dış devletler, sınır ötesiler diyoruz. Bataklığı oluşturan ortamı düzelteceğimize sivrisinek avıyla kendimizi de milleti de aldatıyoruz. Yılların devlet eğitimiyle öyle bir topluluk yarattık ki, aldatmaya da aldanmaya da hazır durumda.

Özetle, sonuna kadar sadık kalınmadığı sürece, sadık olmak, ülkemizde ancak cezalandırılacak bir haslet sayılır. O “son”un ne olduğunu belirleme hakkını da hep kendi elimizde tutmak istiyoruz üstelik.

Çocukça saflıklardan, çocukça şımarıklıklara jet hızıyla geçiş yani.

Ulus olarak artık gerçekten büyüme zamanı gelmedi mi?


İ. Mısırlıoğlu

23-11-2007

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.