Geçmişi Karanfilli

09 Mayıs 2018 00:46 / 3570 kez okundu!

 


İ. Mısırlıoğlu, geçmiş 40 yıllık politik macerasını uzun bir şiirde özetlemiş. Geçmiş 1 Mayısların da şiire döküldüğü bölümler var. Nazım Hikmet anısına daha önceden sitemizde yer verilen bu şiiri dikkatinize sunuyoruz. (1 Mayıs 2010) (Tekrar 9 Mayıs 2018)

*****


Nazım'ın ölüm yıldönümünde, çok eski olmayan bir yazısıyla İ. Mısırlıoğlu bizlerle... Nazım Hikmet, kendi yarasını anlatırken bir kuşağın, bir dönemin, bir ülkenin yarasına dokunmayı en estetik ve düzeyli biçimde başarmıştı. Onun bıraktığı boşluğu doldurmak için ne yapılsa az...

"15 Ocak, Türkçe'nin ustası, büyük şair Nazım Hikmet'in (1902 - 1963) 106. doğum yılı...Arkadaşlarım, Nazım Hikmet'in Türkiye'deki tek heykeli'nin önünde toplanacaklar bugün. Moskova'daki mezarından getirilmiş toprağı, fuarın içinde, İzmir Sanat'ın bahçesindeki heykelinin toprağına karıştıracaklar. Ben orada olamıyorum, bari şiirlerimle katılayım istedim bu şenliğe..."

Nazım'ı anmanın bir yolu da şiir olabilir... Şiir okumak ya da şiir yazmak... Nazım’ın tüm şiirlerini okumaya kararlı biçimde başlamak için en uygun gün, belki bugün. Hep önerilir ki, şiire başlayanlar iyi birini taklitle başlasınlar. Gerçi taklit ettiğiniz Nazım olursa işiniz daha da zordur ama başaranların bir kaç dizesi mutlaka kalıyor geriye... İşte zamanında yazıp suya attığım dizeler... Belki birkaç dize süren mücadelede yüzmeyi öğrenip, suyun üstünde kalmayı başarır. Şiirde anlatılan günler geride kalmış görünse de, kurgulanmış her dizede, bilinçle seçilmiş her sözcükte kişisel bir tarih gizli... Mesele kendi yaramızı anlatırken bir kuşağın yarasına dokunabilmek, bir dönemi anımsatabilmeyi başarmak. O gün öyle yazıyordum... Bugün biraz başka türlü yazıyorum... Ne yazık ki hüznümü umuda katık etmekten gayrı bir şey gelmiyor elimden... Sanal dünyadaki avunmalarımız dışında... İ. Mısırlıoğlu

-----------------------------------------------

GEÇMİŞİ KARANFİLLİ


İÇİNDEKİLER

AYRILIĞIN BİTMEYEN SENFONİSİ

ÖZLEMİM

ONLAR

ALACA DİZİLİ TESBİH

"Kürtçe Susmak yerine Kürtçe Konuşmak"


----------------------------


AYRILIĞIN

BİTMEYEN

SENFONİSİ




1.

bu gece yine uykusuz yolcusuyum içimdeki karanlık garın



2.

alıyorum yanıma pusulamı bir kanadımda sen

bir kanadım her şeyim

küçük radyomda Brahms'ın şenliği ince hüzünlü

viyolonsel ve keman

kendine karşı gitgide büyüyordu ufukta insan

yüzün ellerin gözlerin

yüreğin birden daralmış bana yer kalmamıştı



3.

yani bir yolculuk için galiba her şey vardı

nereye doğru dışında

ellerimiz yine bir yola çıkışın telaş dengini

hazırlamaktaydı

doğrusu “vakit –hep- dardı” sevişmek için bile

bir dilim gökkuşağı

gelip geçiyor insanlar bu dünyadan öylesine

sessizlik egemen

kimsenin kimseye borcu olsun kalmamış deniyor

öyleyse kopsun kıyamet

bir yolculuğa çıkmanın geldi geçiyor zamanı

haydi kopsundu

nasıl olsa bunu böyle diyen bir Nuh bile yok



4.

gara gelmişken vagon önümde duruyorken

ve bile bile yıllarca

kimse kimi trenleri nasıl kaçırdığımı anlayamadı



5.

krem ceketli bir ince adam işletmeciydim yaz başı

yolcuydum Viyana’ya

her şeyimle yalandım her şeyimle gerçek bir düş

işletiyordum usul usul beni lanetlemiş dünyayı

herkese geri verildi pasaportu ben kaldım peronda



görevliler tartışıp durdu konu bendim

yüzüm vizeme uygun uygundu fotoğrafıma

ezbere biliyordum ana baba adımı, doğduğum yer

sular altındaydı ne var ne yok taşıyordu kafam

silinmiş biraz pasaportumun dünya damgası

maceram ellerindeki örneklere benzemiyordu

hele bir sorup soruşturalım gidersiniz yarın

yine sabah üçte tren var içimiz rahat olsun

boğun eğdim tadında yerinde başkaldırdım

kara kapısındaki şefe koşturuldu pasaport

hapishaneye hazırdım korkumu ecelle kıyasladım

sardı garı beklemenin yeni şarkısı

dikkat şuradan gelip buraya giden trenin hareket

saatidir

beni tere bastı bir bavulu vagondanın ya giderse treni



şef onaylamış peronun ucunda göründü şişman pasaportum

bir tren girdi istasyona Bulgaristan yönünden

trenin içinden geçemedim benimki arkasındaydı

koşuşturdum en başa raylara vurdum kendimi

hayalet tren aksırıyor Türkiye’si çıktı çıkacak

bütün kapılar kapalıydı çünkü lanetlenmiştim

yıktı senaryolarımı upuzun düdük sesi

terli yüz bir demiryolcu son anımsadığım cebinde kapı kolu

vagonum açılıverdi sürgünüme



6.

Nuh’un gemisi

çoktan çıktı

belki bir gün bir sürü çift

çoktan çıktı

çoktan çıktı

yepyeni dünya yeni gezegen

çoktan çıktı

barış adı belli yeni düzene

çoktan çıktı

çoktan çıktı

böyle bitti son masal

tren çıktı

bu şarkıyla Kapıkule’den



7.

ey yolcu

kendini özgürce yargıla şimdi

eğer cesaretini toplayabilirsen

en ağır cezayı kendine ver

arkadaşını bağışla

herkes unutur gülümsemeyi

sen unutma

kim bilir ne güzel yaşlanır

aynaya rahat bakan

o kendi kendinin mahkumları




5.

ey yolcu

ey bir kenti belleğine geçiren yolcu

ey bir kenti


eski sulara gömülmüş taş köprüleri

gece nöbetinde fabrika bacalarıyla

Eyüp Sultan Avlusu’nun namaz kuş –

larıyla kalabalık ama koca yalnız –

lıklara kol uzatmış o bakıp bakıp

şaşırdığım görkemiyle Sinan camileri

ki nasıl bir sağlam bir bağdaştır

toprağa ki o elleri gömmüş beraber

kendi de biraz gömülmüş insanlarıyla



ey bir kenti

köprü altı çaycıları geçmişi fokurdatan

emeklileri turistleri balıkçıları balık –

ları martıları izleyenleri kupkuru öğle –

üstleri naylon leğenlerde balığın umar –

sız çırpınışına dalan memurluğa alışa –

mamış banka çalışanları ızgara kokulu

anılara boğulmuş lokantalar hisarbaşları

Anadolu Kavağı iskele afiş ordumuz

sıkıyönetim komutanlığı arananlar ba –

şına koyulan para gençlerin ve 23 yaşım

gülümser afişin köşesinden bıyıklı göz –

lüklü o bilinen bakışlarla yanımdakiler

şaşkın tanıklarım biliyor yüzüm gözümü

nicedir plastik lensin donukluğu avurtlarımda

alışkın eller boşuna yoklar bıyıklarımı

nasıl dayanılmaz istemdir güpegündüz

yanlışlıkla gibi dokunuvermek o çifte

gezen jandarmalı stenin kabzasına

kibarca polise yol sorma hınzırlıkları

dolaştığım yerlere ilkmiş gibi bakıp

son gibi belleğe kazımaktan da bıkıyor

bir yerde insan Arnavutköy akşamından

barbunya pilakisinden ki serseri vapurun

son durağında yenmiş yolları epeyi

eskitilmiş oyuncakçılarıyla başladı mı

girilip bitmeden çıkılan sinemalar ki

filmin başı sonu yok diye çekilmek mi

gerek oyunculuktan hiç gidilemeyen

tiyatrolar -az kişi olur dikkati çekerim-

oysa Mona Lisa Tepesi’nde sevdiğim

sır dolu konuklar : Turgut ve Tomris

Küçük Ev’de yazılmamış oyunlar

Rus Lokantası’nda şarap lekeli örtüye

dayadığın kolların var ya alnına düşmüş

saçlar elinin elime son değişi ve trenin

tekerleklerine yenilmiş biri var ya göz –

yaşları içinde gülümseyen-leriyle en çok

onları onlarıyla…



ey bir kenti

insan sesleriyle anımsayan yolcu

alanlara bir çınlama bırakıp gittin

kör kuyuda bile karanlığı aldatan

Profilo dediğin gökte bir fener

kimi Demir Döküm derdi kimi palalar

bakışın özenti şahin o günden

o bulutlarsa acemi şiirbazın

Pendik’te bir evde bir sendikacıdan

ödünç alınmış ve kırık dökük sözcük –

lerle yağmur yağdırmaya yarardı

günden önce 1 Mayıs afişiyle ağaran

uykusuz sabahın süslü sokaklarına



o kurşun geçirmez yıllardan kalan

kötü teyelli delik bedenlerimizi

hayalle koşturan mayıs coşkuma

çıplak olduğumu fısıldayan çocuk

gençliğimi 77’yle uslandıran kent

bizi aldın büyüttün ki taşkındık

deli akan ırmakları arattık

sarıp sarmaladın kolladın bizi

çoluk çocuğa karıştın bizimle

sağı solu belli insanlar olduk şimdi

çocuk yanımızı yalnız sana sakladık

bir adım atsan anlayacaksın her şeyi

elin değecek kızılına bulutlarımızın

ey umutlarımızın al bayraklı burcu

ne kadar yağsak yıkanmaz kanımız

İstanbul

terin temizlemese kendi sokaklarını



ey bir kenti

kimi ayrıntılarıyla anımsayıp bütünü

bellediğini sanan yolcu

yurdun yanıyorsa kurda kuşa yem darlığı

“alınan tüm anayasal önlemlere”

karşın ortadan kaldırılamıyorsa ve

en yüce duyguların çöpü çöplüğe atmak

kadar bile önemi kalmamış deniyorsa

trenin hareket saatidir çal kampanayı

ve çöpe de çöplüğe de inanma



9.

ey yolcu

ey dünyayı bir kez ziyaret eden ermiş

onurlu geldin öyle git

ve durmadan

alırken alırken ne olur iyi denetle

şu belleğinin atacağı yerleri



10.

bugün sessiz ve sensizdim

ilk günümdeydim Araf’taki serüvenimin



11.
görmeyi ummuyorum hiçbirinizi -en azından yakında-

yani sadece bu yüzden bile umutsuz olunabilir

güneşli bir pazar sabahının masasındaki kırıntılar kadar

yıllarca baktığım pencereden ufalayacaktın hani

kuşlar gelecekti gün ortası her gaga vuruşunda

uzak ülkelerin selamını iletecekti

unuttun mu ?


ha evet bellek




12.

eski güzel alışkanlıklarım

değince uyanıp öpüşünle daldığım mutluluklar

geride kaldı

sabah büyümde sularken elimi sürdüğüm

fesleğenim yok

tavla heyecanları çok uzak benden

ya da ne bileyim “Büyük Taktik”lerin çocuksu

kurnazlıkları

kahramanlarımla iç içe yaşıyordum

o haksız ayrılıkla noktalandı

ama en güzeli gülüm ayrılırken

birbirimizin gözünde kahraman kaldık

düşümüz : kahramanları gereksinmeyen dünya



13.

kendimi taşıdığım bu yerde yeni bir şey yok

damlar burada da TV antenleriyle dolu

kaldırımlar yalnızlığını güneşletiyor

küçük traşlı köpekler gösterişte

yaşlılara yok bir diyeceğim

daha bir doymuşlar gibi

gençlerde ise açlık

burada da çekmişler alaca dizili tespihin ipini

kaldırımlar diz boyu renk

aşkolsun toplayabilene



14.

beni soracak olursan “ortalama iyi”yim

canım hani şu “istatistiki iyi”den

bir yanın buzdağına gömülüdür

yanar bir yanın vatandaş fırınlarında

ben mi? yok yok aslında kötü sayılmam

yalan dolan çoktan belli nasılsa

yaksın feneri birileri

yatsıyı beklemeye gerek yok



15.

sen yeldin ben tahta kapı

yedi yılı aştı çarpılıp duruyorum

ne yardım öneren var

ne de kurtulmak isteyen kimse



16.

sahne ikiye bölünmüş cam tabakayla

bölmede bir adam boyu anahtar deliği

kimse kimseye bakmıyor

bakanlarsa görmüyordu düşümde



17.

benim bir sevdiğim var adı papatya

yaprakları beyaz beyaz uçuşur

ülke bayraklarına konar

falına bakar dünyanın

falda felaket çıkar

nötron olmasın

silah olmasın

yaşasın insan

kim bakar onun falına

topu topu papatya



benim bir sevdiğim var

yakaladık aşkı dört yanından onunla

geliş gidiş çok uzaklarda mutluluk

tökezledi atım çok öne sürdüm şahı

geldi günlerim başla geriye say

o sokak çıkmaz çiçeklere basma hiç

meclisi bile saksıladı yeşiller

Prag’dan geliyor yüzü boyalı kalabalık

kökünden koparılmış ellerinde gülleri

ne virgülü canım

senin bir gülün yok mu?


-efendim ?



18.

bir körün bir şeye aniden çarpıp

yuvarlanmasına tanık olmuş gibiyim

tanık olmuş gibiyim yaşlıların yan yanayken

birbirine “çocuklar” demesi kadar gülünç ve acıklı bir öyküye



19.

ey nüshası yarına yetişmeyecek eserlerin sahibi

yazmaya bak yarım saate gelirim

ey “hangisi senin ?” diye sorulmayacak şiirlerin sahibi

yaz yaz

yarım saate gelirim



20.

büyü büyü

senin yeşil ellerindeydi yurdum



ırmakların uzağımda akıyor artık

sarı yatakların yok yanı başımda

bostan korkuluklarına tok musun

sana iyi bekçiler mi gerekli desem

kıl köprüde gülmesini bilen insan

an gelince denizi gözyaşıyla taşırır

büyülü gölüm büyüdü taştı gönlüm

kümbetim su altında kaldı ne yazık

hoşça kal giderek silinen düşe

sen yoksun ve büyüyünce öğrendim

uçaktan görünmüyormuş meğer

altta el sallayıp koşan çocuklar


büyü büyü ah büyü

yalnız ellerin kalsın öyle güzel



21.

ey yurdum halkım ve sevgilim

ey hala yolcu

sizi seviyorum


o yalın mutluluğun pulsuz dilekçesini

bitmeyen senfonisini ayrılığın


besteci : gelmiş geçmiş insanların toplamı

yönetim : içlerinden birisi

opus : 7.7.1983

yer : Berlin


--------------------



ÖZLEMİM



1.

hani sabah uyandığında bir çırpım su bulamazsın

hani değer değmez uçar yaz sonu toprağındaki yağmur

hani bereketin Harran ovasında beklediği su var ya

hani Kürt gencinin gözlerinde biriken, her özgürlük sözünde

hani Asya’nın Avrupa’ya ilk değdiği an var

hani yoksul tanrıya el açan muhteşem minareli kent

hani balık çırpınır naylon leğende bir adım ötesi deniz

hani ne yapılsa akacak ya Kızılırmak Karadeniz’e

hani umarsız bir yangını -ne şanstır- yağmurla söndürürsün ya


gülüm, hiç bu denli uzak olmamıştı bulutların göğüme


2.

hani garlardır ayrılıkların alçakgönüllü tanığı

hani birbirinden habersiz uğurlanır son dakika

yolcusu

hani el sallanır kimin kime ağladığı belli olmaz

hani ağzı kurumuş bir tren geçer üzüm bağlarından

hani kalkan trenlere yetişmek çoğun imkansızdır ya


gülüm,

en büyük imkansızım, giderken son duyduğum sestin

güzeldin çocuğun ilk çığlığı kadar


3.

hani çağlar sonra çıkar kazıdan Sümer heykelinin öte yarısı

hani bir çiçek ne yapsan uzanır uzanır ya güneşe

hani hücrede çekirdek bölünür bölünür ya kimi an

hani kara sevinci var omuzu maymunlu tayfanın

hani şairin yeni şiirini yutarsın korku telaş içinde

hani tüm uykuları toplasan bir geceye sığmaz ya


gülüm, sen paydalı bir uyku yokmuşa değer


4.

hani kaskına çiçek dikili dünyanın kürsüde sardunya

hani bir ana gülümser ve anlamsız gelir kimine

hani yarasını saran biri şükreder yaşamın girdabına

hani duvardaki lekeler hücrede hep martıya benzer

hani içerden çıkıp denize koşar Kasım ortası

hani işkencede konuşur bir şeyi söylemez ya kimi yoldaşlar


gülüm, gelemesek de yanyana savunalım yaşamı

barışın en can alıcı çanları çalınırken bir yerde


5.

hani çocuk boz-yapında eksiktir ya en güzel parça

hani “Tümtüm Kuzu”yu ve ilk masalcısını unutmaz onlar

hani yaşlı yaprağı gözler güzün, parkta oynayanları

hani kızıyla konuşur uzayda pilot, kızın elinde dünya

hani resmine aşık üçüne basmış hiç görmediği oğlunun

hani yaz bitti yarım kilo kiraz girmedi ya evine, beşliye kalayı bastı


gülüm,

gün olur “ilk küfür”ün tarihinde anlaşamayız belki

ama “günah” ne zaman başlamıştı yazılır kitaplara


6.

hani güneşin her doğuşuna tanıktır bazıları

hani kırk yıl uzak üç denizli yurdu onlardan

hani yirmisinde gizli bildiriyi açık dağıtır

hani sekseninde tuğla taşır inandığı duvara

hani duvar o duvar mıdır sormaz hem yapar hem yıkar

hani ilk doğrulanda düşer ya tay ama kalkacak

hani bir büyük gün sarılır sarılır ya insanlar


işte özlemim ki gülüm, sen hepsinin toplamına bir ekle


Berlin (8 Ağustos 1983)


-----------------



ONLAR


onlar

bir öğle yangınından sonra bir akşam serinliğinde

kilimlerini yayınca taş avlusuna dünyanın

bir gülüşle geçen ömürler gibi

bütün çöllerin bütün kervanlarına bir yangından su arttırır gibi

sessiz

sıradan

ölüp gittiler

hiç varamadan kumlu sulara

arkalarında beş paslı yıldız dışında bir şey bırakmadan


yıllarca anlatıldı efsaneleri

iki vaha arasında gördükleri dünya

sırat köprüsünde geri çekilenlerin


ant içip kazıdılar yanmış ağaç gövdelerine

en önde savaşıp son dönen türkülerini

şimdi tedavülden kalkmış para

tarihe üzgün bir çentik


kayıt çıkardılar iğde yapraklarına

kurutulmuş elmayla çocuklaştı yılları

suları zehirli diyarda bozuldu oruç

bir ömürdü tek yudumun bedeli, ölündü

ölen biliyordu susuzluğun evliyasını

üstelik aşure aşına kırk gece varken

bir ekmek kırıntısına secdeleyecek denli çocuktular

sevincin kepenksiz kuyumcuları

aklın kusurlarını kabullendiler şimdi


izleri hala durur taşları küf tutmuş

avlumuzda

postallarla çiğnenmiş eprimiş kimi yerler

ama solmamış kök boyadan al yeşil desen

anılarımızın Saraçhane Meydanı

ve müzelenmeyecek denli çok


zaten bilmezlerdi öyle şeyleri



kokuları tezgah başlarından silinmedi hiç

gölgeleri işçi yemekhanelerinde

bir garip fısıltı dolaşır onlara dair

ki kötülüklerine kimse tanık olmamış

hep birlikte kurşun asker : cilveli zaman

bilmeden işlemişler tüm günahlarını

günlük yaşam bin bir yüzle görünmüşken onlara


epeyidir serçeli diktikleri zeytin fidanı

ama geceleri balta izi kanarmış hala

fabrika yolunda her sabah Otosanlı işçi

yarayı mendiliyle temizlemese


Kan Kalesi Cengi’ne çocukça bağlı

zemheri ayına bir tas çorba ocakta

karanlık denizlerde ılıman bir fener

düşün sonsuz uçurumuna son dal

cehennem yazına testili gölgeliktiler

ve üç ev ötenin açlığına uyuyamayacak denli bizden



her biri bir gizin ustasıydı kendince

sanki kor yakamıza karanfilleri

gizleri giz değilmiş ne yazar

arazözün akıl almaz yangınına o gün

ateşli bir yelden bir avuç su

ah o Mayıs dünyasına destek ellerden

ah onlarla tokalaşmış ellerim

bir uzun karlı kıyamette az üşüyen kuşlardı


soru sormayı sevmezlerdi iyi mi kötü mü düşünmeden

kanı tutuşturan ilmin işçisi lokmanıydılar : yenilmiş

ağır ağır çekilmişlerdi dağlara ovalara fabrikalara

gecekonduların ürkünç sabrına emekçi mahallesinde

beklenmedik huruçlara deh diyebilmek için topal atta

dalıp yittiler belki düş içinde düşün benzeşmesinde

arkalarında beş paslı yıldız dışında bir şey bırakmadan


Deccal’a inat yalanın tadı

hala dillerdedir efsaneleri

ayın en ışıklı akşamlarıdır

güneşin en parlak alevleri

bir düş-yazarın belleğinde

içtikleri andı taşıyan o ağaç

geri geleceklerine dair o ant


masala inanan çağdayız

herkesin söylencesi kendine


Amsterdam 1984



-----------------


ALACA DİZİLİ TESPİH


(Bir gün topluluğa kürsüden Süleyman Üstün’ün okuması hayaliyle)



1.

benim güzel insanlarım

artık

biz yokuz

sen ben var birleşince biz

buğday tarlasından gönüllü

bin başaktan bir başak

ayıran seni benden

tek demette onca renk



bir uyumlu titreyiş

bir esen



ha esti ha esecek



2.

değirmen taşında yaralı

kol kaptıranlara lokman

inancı var üfürükçüye

hey benim insanlarım

ufukta uğultusu

davul seslerinden belli

uzaktan hoş geliyor

sensin



su üstünde iz

karanlıkta şimşek



ha çaktı ha çakacak




3.

kavrulup soldu nice fidan

çatladı dudaklarım

sabırlı toprak gibi

çektin acıları

düş gören güzel insan

acıdan bayrak olmuyor

düşümü hayra yorun



çatım değil akan

bayraklara karışmış alnıma

düşen serin bir damla bu

demek yağmur



ha yağdı

ha yağacak



4.

yüzü gülmeye buruk analar

toprak köylülerim

yakası karanfilli genç

acıya şerbetli işçi

kilitli aydın

güzel insanlarım

çok soru sorun

soruyu doğru sorun

acımı aşka yorun



savrulur o kapkara kül

ışıl ışıl köz karanfiller



ha yandı

ha yanacak



5.

uzat artık

uzat yanık ellerini

ilhamın alaca dizili tespih

rehberin estetik

inancını sorgula

imameyi akla çek

gözünü bireye çevir

bin artı bin çok bine eşittir

iki bin değil



dar dünyamın dumanına boğuldum

bir o yana bir bu yana yekindim

güneş görmez duvarlarda gökyüzü



ah yalan umutlarım

solmayan Akdenizli yanım

Anadolu çiçeği



ha açtı

ha açacak



6.

efendimiz de dedik

biliyorum çapa tutan elleri

kömür dünyasına fenerim

topu topu bir mağara aydınlık

ateş tuğlası demir-çelik fırına

bir söndü mü iflah olmaz yarası

dağların eli silahlı asisi

bataklıkta kendini bilmez sinek

kentin ağır makine atlısıyım

tanırım sandım şaltere uzanan eli

kendini bilmek kentini bilmekti

keşfetmeyi bırakmıştık çoktandır

şarkıma değen umutlarım

örselendi yol kesen haydutlardan

kestim nota hünerli parmakları

bir büyük gün alanlarda türkümüz

nasıl olsa söylenir



biliyorum ey güzel insanlar

biliyorum bir elin kaleme davrandığını



ha yazdı

ha yazacak



7.

ey güzel insan

yeter ki dalga geç kendinle başkasına bırakma



o gün

emeğin mahallesinden geçer nasıl olsa başka kabadayılar

bir kez olsun bakılır dünyaya ötekinin penceresinden

Mayıs’ta çılgınca çınlar fabrika düdükleri korkusuz

ressamın nüsüne sessizlik ezanda ayağa kalkar

ayıp yorgan altından çıkar soyguncuya yapışır

buğday başakları halaya durur Mezopotamya’da

her tenis dönüşünde dişlerini fırçalar

köy odasının tıklım tıklım saman terli adamı

yazarı dinler oluk oluk şaire susar değirmen

unu öğütüp eleği astık mahkeme arşivi tozlu

gizlim saklım ne var şimdi dökülmüş sokaklara

yaşamın ince terazisinde tartılır gerçek

birisi birisini yine kandırır

kitaplardan taşar aklımız raflarını düzenler

yerini bulur Farabi İbni Sina Gazali İbni Rüşd

Bedreddin Yunus Mevlana Pir Sultan Abdal

Fatih Abdülhamid Bediüzzaman

Mustafa Suphi Kemal Paşa Nazım Hikmet ve biz

iyi kötü kırık dökük herkesin kitaplığı kendine

yana yana gelir sürgünlerin treni yurdundan evinden

aşkından yara yara çiçeklerin çocukların kalabalığını

tren gelir hoş gelir yine

ağır ağır ayaklanır mezarlıktan ellerinde karanfil

olağanüstü yargıcın kırdığı kalem menderesler

denizler erenler kini atıp hoşgörüyü çeker göndere

işçi kötü bir maviyle boyar üniversite kürsülerini

gençlerle yemekte demokrasi andı içilir son kez

birileri kol kaldırır yine saate bakar sessizlik olmaz

Cudi Dağı’ndan vahşi dağ çiçekleri iner ovaya

dedemiz beraber öldü Çanakkale’de, biz birlikte

yaşayacağız desin diye bekler alaca dizili tespih

aksın mamaklaşmış ülkemin demir parmaklarından

sır vermeyen yiğit sahipli serdengeçti

keşke anlatsaydın gözaltında bilinen sırrımızı

şimdi aramızda olsaydın bir tatlı meltem

bir gülümseme gibi güzün kimsesizler mezarlığına

dalıp gitmezdik öyle



Deniz usulca çırpınır Kasımpaşa’da



işte o gün

ancak o gün

insan özgür doğduğunu sanacak

analar evlatlarına çocuklar süte kavuşacak

inecek dağlardan korkak kentimin günahları

temiz eller değecek sevdaların gümüşüne

ayrılıklar bulur nasıl olsa başka bir neden

dünya biraz daha yaklaşır belki biraz daha

büyük rüyasına insanoğlunun



yeter ki

milyonlar düşe yatsın sancak olsun gülüşler

imameler tespihe uysun

estetik olsun alaca dizi

benim güzel insanlarım

yeter ki



Amsterdam 1986


-------------------------------



"Kürtçe

Susmak yerine

Kürtçe Konuşmak"
(*)



bir hapishane düşünün

ki en güncel yapısı kentin

bir görüş günü

bir genç -elbette ki içerde

bir ana -yaşlı, hem kendi hem gözleri

ana oğul üç dakika bakıştı

görüşme topu topu üç dakikaydı

hiç konuşmadılar



çünkü Kürtçe konuşmak yasak! tı



çünkü sekiz milyondan ikisiydiler

çünkü Kürt’tüler

kimliklerine Kürt yazılması yasaktı



ana oğul yalnızca bakıştı

Türkçe bilmezdi ana

anasının anası da bilmemişti hiç

hep sustular sustular sustular

üç dakika



ana

uzun yol yürümüş belli

ta Selahaddin Eyyubi’den bu yana

ala kara neçeğin elleri fırtınada yapraktı

yüreğin savunmasıydı yüzündeki kırışlar

anlayamıyordu



ele geçirilirken nasılsa ölememiş

oğul takım elbiseliydi ödünç

özene bezene saklanmış yaraları

ama nerde bir hoş bakan o gözler

kırpışan kanlı bir çarşaf

kötü budanmış kavak

ağaçsız avlusunda hapishanenin



konuşacak oldu ana

Kürtçe

Konuşmak

Yasak
!



tam sorumlusu kimdi cehaletinin bilmiyor

ama Kürtçe susmak istemiyordu

bahtı karaydı

ne gelmişse başına bu yüzden

oğul Kürtçe susmuş dağa çıkmıştı

Türkçe düşünmenin ceza gördüğü yerde

bilmiyordu Kürtçe susmak böyle olurdu



Kürtçe bedduası içine aktı ananın

oğul sustu

o sustu

gözleri konuştu

bir de yalın gözyaşları

Kürtçe susmanın serbest olduğu ülkemde



Süreniz doldu !



iner gece bütün hüznüyle dünyaya

Selahattin ranzayı dişler hırsından

ağıt yakar ana toprak damın çırası

ozan pay eder geceyi dibek taşında

dur durak yok sabahlara uyanır güneş



Vanlıyım iki gözüm ayrı değiştiremem

kapalı kapılar Kürt’e yüzüm tırmık yarası

çavuşun terhis kağıdı kan fotoğrafta

teğmenin bir oğlu bir kızı yetim

ekmek soğan var öksüz öğretmenin kalemi

ölü ele geçirilmiş yüzü gözü belirsiz

gerillanın ayağında spor ayakkabısı



işte ağlıyorum Anadolu’ya ortanızdayım

beni vurun birbirinizden önce

ya da bir an düş molası verin oturun :



yarın herkes için şenlensin fabrika duvarları

toprak sulara kavuşsun gönül barajlarından

birlikte ölünmesin birlikte yaşansın

sürülmesin Fransa’ya Kürt Dili’nin kürsüsü

tertemiz giyinsin Diyarbekir kalesinde son siyasi

dilberinin gözlerini duysun anasının dilinden



Erivan’dan bir türkü armağan

Kürtçe çalsın Ankara, “Danışır Baki”

sürgünden bir ses

bir selam

belki Amsterdam’dan



gürültüyle

kapanır demir kapı uyanır herkes düş molasından

kan başlar akmaya



uluslar tarihinin aynasıdır o üç dakikalık acı

o tarih ki umutlarını mayın tarlasına ekmiş

o tarih ki yeniden sürülmeye adaydır

adaylar herkesin yanı başında



unutmayın

süremiz doldu !


Amsterdam, Ekim 1986



(*): Politik sürgünlük yıllarımda bir gazetede gördüğüm haber beni çok etkilemişti. Hapisteki oğlunu görmeye giden Kürt kökenli bir anne, Kürtçe’den başka bir dil bilmediğinden ve Kürtçe konuşmak da yasak olduğundan görüşme süresince oğluna bakıp ağlamıştı. İşte beni ağlatan ve isyan ettiren bu duygunun bana o dönemde yazdırdıkları…Bazı şeyleri değiştirmekte, dönüştürmekte hala zorlandığımız bu günlerden bakınca o günler daha da trajik görünüyor. Kürtçe susmanın yolları: kimi dağa çıktı, kimi ağladı. Kürt değilim ama ben de şiir yazmıştım. Bu şiiri geçmişte bu nedenlerle acı çekmiş herkese adıyorum.

 


İlhami MISIRLIOĞLU 

02/06/2006
 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
02 Mayıs 2010 11:16

nuhungemisi

Kamber Ateş Nasılsın? adlı hüzünlü bir başka öyküyle de epeyi benzerliği var bu

Hapislerde çürütülmüş Kamber Ates'in annesinin, görüş gününde Kürtçe'den başka dil bilmediği için oğluyla bu tek cümle üzerinden iletişim kurduğu hüzünlü bir öykü var. Orada, tepesindeki asker Kürtçe konuşmasına izin vermediği için, o da oğluyla, ezberlediği bu tek cümle ile "konuşur", ona durmadan der ki: Kamber Ateş Nasılsın? Bu nedenle de Kamber Ateş'in annesinden özür dilemek de zorunludur ve bir halkın dilin yasaklayarak işlenmiş suçların acısını derin biçimde yüreğimizde hissederek, insanlığımızı, empatiyi anımsayarak, ödenmesi çok gecikmiş bir borcun hüzünle ödenmesidir.

O kadın o cümleye neler yükleyerek konuşur oysa... Anadolu'daki bütün bir Kürt hareketinin tarihini özetleyen acıklı bir öykünün ana kahramanından bu gün dileyeceğimiz özür, belki geçmişi değiştirmez ama geleceği değiştirebilir. Çocuklarımızın daha özgür bir Türkiye'de, elele, mutlu biçimde birlikte yaşaması için gerekli olan özürdür bu.

Artık daha umutluyuz, o da daha umutlu o yüzden. Artık televizyonu da var, Kürtçe'sinden o kadar utanmıyor, "bak koca devletin televizyonunda bile konuşuluyor" diye seviniyor o; bazı üniversitelerde Kürtçe kürsülerinin açıldı açılacak oluşuna oğlu çok sevinmiş, o da seviniyor, oğlu sevindi diye muhtemelen...

Alınacak yol çok olsa da, kimilerimiz için kamberler de, ateşler de, anneleri de hayal ürünü gibi gelse de aslında ne olursa olsun, her okuduğumuzda bizi ağlatan o öykü çok gerçek; üstelik göz yaşlarımız, belki de bizi bir arada tutacak çimentonun harcıdır. Ağlarken insanlığımız aklımıza geliyor gibi...

Bir anneye acılar yaşatan bir ülkenin sıradan bir yurttaşı olarak ülkem adına Kamber Ateş'in annesinden özür diliyorum.

http://www.uludagsozluk.com/e/3039931
http://www.uludagsozluk.com/e/4749713
http://www.uludagsozluk.com/e/4749785
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.