ASKER KUCAĞI / ASKER KAZIĞI
25 Mayıs 2011 16:08 / 2951 kez okundu!
Geçtiğimiz iki yazıda "Asker kucağına oturmak" ile "Asker kazığına oturtulmak" metaforlarını özellikle kullandım. Çünkü 12 Haziran seçimlerine giden süreçte Türkiye için en büyük tehlike bu iki metaforda gizli bence...
Bu seçim AKP, CHP, MHP, BDP gibi siyasi aktörler arasında geçmiyor... 12 Haziran seçimlerinde oluşan tabloyla birlikte bu ülke yeniden asker kucağına oturacak mı oturmayacak mı? Askerî vesayet türlü tezgâhlarla yine kazanacak mı, yoksa bu sefer bu ülkenin sivil vicdan güçleri tarafından yok mu edilecek? Temel mesele bu. Gerisi boş laf...
Asker kucağına oturmak metaforunu biraz açıklayalım... Birincisi bu ülkede görünüşte “Kemalist-ulusalcı” olmayan, söze “Askerî vesayetin düşmanıyım” diye giren, belki bu söze gerçekten de inanan ama sonuçta bir şekilde askerin kucağına oturan isimler ve gruplar var... Zaten darbeciler bu “Askerî vesayete düşman olduğu halde askerî vesayetin kullanabileceği isimler”i çok iyi belirliyor, darbe şemalarında “Yararlanılacak gazeteciler” diye geçen onca “Marksist”, “liberal”, “Kürt”, “Alevi” de öyle belirleniyor zaten...
Bu durumu iki türlü yorumlamak lazım... İlk kategoride “Dindarların öncülüğündeki değişim ittifakı”ndansa “Eski rejim”in yanında saf tutacak tıynette kimi “anti-Kemalist”ler var, bunların kimi ideolojik takıntı, kimi parasal çıkar ağları sebebiyle askerin, kucağına oturtabildiği isimler... İkinci olarak da gerçekten Türkiye’nin askerî vesayet günlerine dönmesini istemeyen ama diğer yandan da Türkiye’nin gerçek manzarasını okuyamayan ve AK Parti ile diğer partileri normal bir demokraside yarışırmış gibi görenler var... CHP üç-beş görüntüde özgürlükçü laf ediyor diye “Acaba CHP değişebilir mi?” falan diyen, BDP’nin bağımsız adaylarının parlak laflarından ötürü o isimleri gerçekten “bağımsız” sanan insan modelleri bunlar... İlk kategori alçaklık ve soysuzluktan, ikinci kategori safdillik ve hijyeniklikten askerin kucağına oturtabileceği tipler haline geliyorlar...
Her iki kategori açısından da “asker kucağına oturanlar”ı saymak mümkün ama isimlere girmeyelim bu yazıda, teorik çerçevede kalalım... Askerî vesayet rejiminin şu aşamada makro planı şu: Ne olursa olsun AKP’yi tek başına iktidar yapmamak, ya da tek başına iktidar olsa bile mümkünse Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu bulmamasını sağlamak... Askerî vesayet şunu iyi biliyor, şu anki yakalanan ittifak dağılmazsa, siyasi alanda AK Parti’nin, sivil alanda Fethullah Gülen Hareketi’nin öncülüğünü üstlendiği laik kesimden gelen özgürlükçü-demokratların da “ikonoklast torpido gücü” işlevini üstlendiği ittifak sağlamlaşarak sürmeye devam ederse son tahlilde kurtuluş yok...
O sebeple “Yeni CHP” devreye giriyor, o yüzden kimi CHP yöneticileri Atatürk aleyhine bile konuşabiliyor, kimisi “Tekke ve zaviyeler açılsın” diyor, “Askerlik üç aya inecek” diyor bir başkası, “Zorunlu askerliği kaldıracağız” bile diyen CHP yöneticisi var vs... Normalde askerî vesayetin kanını donduracak açıklamaları bugünkü “Yeni CHP”nin yapmasına askerî vesayetin desteğinin sebebi bu “Catch All Party” modelini askerî vesayet için son umut görmesi... Hangi CHP’li ya da MHP’li ya da BDP’li ne derse desin isterse sabah akşam TSK’ya küfretsin sonuç olarak AKP tek başına hükümet kuramaz hale gelirse askerî vesayet napacağını iyi biliyor... İşte tam orada Asker kazığına oturtulacaklar bölümüne geliyoruz...
Askerî vesayet rejimi kendisine bağlı bir kemik yüzde 10’luk bir grup yaratabildi bugüne kadar. Sadece yüzde 10... Fakat çeşitli toplumsal kesimleri de “kendi hayatı” için seferber edebildi. Geçmişte beş defa katlettiği Alevilerin çoğunluğunu “Laiklik” ve “Sünnifobi” tezgâhıyla kendine bağladı. Kimliğini yok saydığı, ezdiği kimi dindarları “Milliyetçilik” ve “Bölünme” tezgâhıyla kendine bağladı (Geçmişte dindarların çoğunluğunu yanına alabiliyordu ama artık çok ufak bir azınlığa etki edebiliyor)... Birçok darbe dönemlerinde işkence görmüş “solcu”yu ruhlarındaki Kemalizm aracılığıyla kendine bağladı... İnkâr, asimilasyon ve mümkünse imha politikalarına tabi tuttuğu kimi Kürtleri de “Kandil’e olan sevdaları” üzerinde kendine bağladı... Böylece askerî vesayetin bilerek ya da bilmeyerek yanında duran yüzde 42 kadarlık bir kesim oluştu...
Eğer yüzde 58’lik değişim bloku fazla çatlamaz, birlikteliğini belli bir partide toplarsa sistemin dönüşümü devam eder... Yok eğer bu toplumsal çoğunluk çeşitli yerlere kaçar ve bölünürse ya da AKP “mücadele yerine uzlaşma” derse askerî vesayetin istediği olur... AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan tarihî bir fırsatın eşiğinde duruyor... Bu fırsat da kaçarsa Türkiye uzun yıllar daha toparlanamaz... “Tarihin motoru gereği değişiyoruz, bu süreç durmaz” diye Marksist içi boş analizler yapanlar da o zaman neyin motoru gereği kimler asker kazığına oturtulmak isteniyor kendi gözleriyle görürler... Aman, Allah o günleri göstermesin...
25.05.2011
***
Asker kazığına oturtulmak
Türkiye çok önemli bir dönemeçten geçiyor... Cumhuriyet tarihinde bundan DAHA ÖNEMLİ bir devrimsel dönemeç sürecini yaşamadı bu ülke... Ne 14 Mayıs 1950 dönüşümü, ne Ecevit’in ve diğer sol grupların kontrgerillaya kafa kaldırdığı sonra da gerisin geri indirdiği 70’ler, ne Özal’lı değişim yılları... Tüm bu değişim dönemlerinde askeri vesayet sistemi rövanşı almasını, değişim talep edenleri sindirmesini ve sonrada kendi konumunu eskisine oranla daha da güçlendirmesini bildi... Bu üç dönemde de arkasındaki kitlesel destekle askeri vesayete baş kaldıranların başını silindir gibi ezdi askeri vesayet kuvvetleri...
Peki bu sefer de ezebilecek mi? Bu seferde mi kaybedecek Türkiye? Bu seferde mi askeri vesayet hepimizin kafasını ezdiği zaman akıllanacağız? 27 Mayıs sonrasının demokratları, 12 Eylül sonrasının solcuları gibi yine mi ağlaşacağız? Yine mi “12 Eylül olmasa sol tam anlamıyla iktidar olacaktı, 12 Eylül o yüzden özellikle solu ezdi” diye kimi solcu ağabey ve ablalarımız gibi zır zır zırlayarak mı geçecek geri kalan ömrümüz? Bu ülkenin askeri vesayete karşı milyonları yine mi kıytırık sebeplerden birbirine girecek? Yine mi yenilecekler?
HAYIR... HAYIR... HAYIR... Bu sefer yemezler... Bu sefer askeri vesayet karargahının ve o karargah faşizminin oyunlarına gelmeyeceğiz... Karargah medyasının, karargah yargısının, karargah polisinin, karargah burjuvazisinin ve karargahın devşirdiği, satın aldığı “Görünüşte asker-yandaşı olmayan“ kimi alçakların türlü kumpaslarını, türlü tezgahlarını bu sefer bu millet yemeyecek...
Askeri vesayetle mücadele eden bugünün akıllı demokratları bu numaraları artık yemiyor ve yemeyecek... Askeri vesayetin yeri geldiğinde kimi “Karargah marksistleri“nden ya da “Karargah liberalleri”nden istifade edeceğini, daha inandırıcı olması için onları kullanacağını bizler çok iyi biliyoruz. Hangi marksist/sosyalist grupların istendiği an ASKER KUCAĞINA OTURTULABİLECEĞİNİ bizler iyi biliyoruz... Aynı şekilde kimi “Karargah tarikatleri”nin de nasıl ASKER KUCAĞINA OTURTULABİLECEĞİNİ de iyi biliyoruz. Askeri vesayet bloğunun sadece ulusalcı/kemalist bloktan oluşmadığını bugünün özgürlükçü-demokratları çok iyi biliyorlar... Bilmeliler... Bu durumun bilincinde olmamak askeri vesayetin yeniden galip gelmesinin önünü açmak demektir...
Hatta denebilir ki şu an askeri vesayetin sürmesini isteyen en dürüst ve namuslu,en açık ve net grup ulusalcı/kemalist bloktur. Kemalistlerin ne düşündüğü, ne yaptığı ortadadır. Ayrıca %20 kadar da bir toplumsal karşılıkları vardır toplumda... Esas büyük tehlike askeri vesayet rejimi tarafından kullanılan görünüşte “Anti-Kemalist” olan gruplar ve kişilerdir...
Askeri vesayet rejimi çeşitli yöntemlerle bunları kucağına oturtmuştur, devşirmiştir... Özellikle bazı söylemleri bu devşirilmiş kişilere ve gruplara söylettirmiş, yazdırmış ve yaptırtmıştır ki “daha meşru” bir görüntü ortaya çıksın... Aslında POSTERGENEKON durumu denen şey bizatihi budur... Yani artık askeri vesayet sistemi ERGENEKON tipi klasik ulusalcı taktiklerini bir yana koymuş, daha etkili olacağını düşündüğü “Karanlık işleri “ulusalcıolmayan” grup ve kişilere ihale yöntemi”ni tercih etmiştir... POST-ERGENEKON döneminde işler “Efendim biz de Ergenekon yapılanmasına karşıyız, askeri vesayet istemiyoruz ama...” diyen kimi kişilere ve gruplara ihale edilmiştir... ASKER KUCAĞINA OTURTULMAK İSTEMEYEN tüm dindarlar, Kürtler, liberaller ve özgürlükçü-solcular bu POST-ERGENEKON realitesini görmek ve anlamak zorundadırlar diye inanıyorum... Kafa karıştırıcı, bulanık ve çözümlemesi zor bir döneme girmiş durumdayız, olaylar ilk anda göründüğü gibi çıkmıyor o yüzden de yakın dostum Mustafa Akyol gibi gerçek demokrat ama saf ve temiz insanların ketenpereye getirilebildiğini görüyoruz... Beyaz süt içindeki ak kılı dahi fark edecek bir dikkate ve konsantrasyona sahip olmak zorunda bugünün askeri vesayet karşıtları...
Bu arada şunu da özellikle belirtmek istiyorum; biz bu ülkenin genç demokratları askeri vesayetin detaylı içeriğini özgürlükçü-demokrat üstatlarımızdan öğrendik. Bu üstatlardan biri de Ali Bayramoğlu’dur... Bayramoğlu askeri vesayet rejiminin iliklerine kadar röntgenini çekebilmiş nadir entelektüellerden biridir. POST-ERGENEKON tabirinden Bayramoğlu hoşlanmıyor sanırım, ama adına ne derse desin şu yukarıda anlattığım “Askeri vesayetin, işleri artık kendi pozisyonuna uzak isimlere yaptırtma” döneminde olduğunu en iyi görüp, analiz edebileceklerden biri Bayramoğlu’dur. Ben de Nedim Şener ve Ahmet Şık tutuklamalarına ilk günden beri karşıyım, o olay yanlış oldu ve büyük resimdeki hakikati gölgeledi. Ne olursa olsun bu ikili tutuklu olarak yargılanmamalıdır...
Fakat büyük resim yerli yerinde duruyor... Bayramoğlu’nun iliklerine kadar röntgenini çekip bizlere öğrettiği ASKERİ VESAYET ZİHNİYETİ bütün hırsıyla bu ülkenin demokratlarını yine kazığa oturtmak istiyor... Askerin kucağına oturttuğu kimileri “Askeri vesayet bitti, yerine sivil vesayet başlıyor” derken bu sistemin devamı için çabalıyorlar... Ama dediğim gibi, bu sefer bu millet bu kumpaslara gelmeyecek...
18.05.2011
***
Asker kucağına oturtulmak
Çok temel bir gerçeği büyük harflerle vurgulayarak yazımıza başlayalım: TÜRK ASKERÎ VESAYET REJİMİ DİNDARLARIN TAM DESTEĞİ VE ÖNCÜLÜĞÜ OLMAKSIZIN DE-Ğİ-ŞE-MEZ... Aslında bu ülkenin liberalleri, özgürlükçü-solcuları, Kürtleri ve gayrımüslimleri bu gerçeğin –kâğıt üzerinde-farkında belli süredir. Bu bilgi onlar için yeni değil, fakat bazen politik analiz yaparken yine eski alışkanlıklarla steril ve hijyenik laflar edilebiliyor...
Liberal ve sol aydınlar bilmeli ki bugün askerî vesayet rejimini karşısına alan dindar güçler her şeyden çok içinden çıktıkları camiaya bu rejim tarafından yedirilmiş zehirleri temizlemekle uğraşıyorlar. Bu iş öyle çok kolay da değil... İslami kesim açısından klasik ulusalcı/ laikçi/ kemalist blokla mücadele etmek işin kolay kısmı, o konuda zaten bu toplumsal çevrenin bir ön-teyakkuzu var fakat MHP tipi milliyetçi/ muhafazakârlıkla ya da Misyoner/ Hıristiyan/ Yahudi düşmanlığı bağlantısıyla askerin kucağına oturttuğu ve yönlendirdiği kimi “İslami” akımlarla/ tarikatlarla uğraşmak o kadar kolay değil... Çünkü bu akımlar İslami kesimi kendi diliyle, kendi söylemiyle, kendi lügatiyle içeriden vurmaya ve zehirlemeye çalışıyor. Dindar yurttaşların zihnini bulandırma ve bu bulanıklıktan hareketle onları askerî rejimin kucağına oturtmaya çalışıyor... Ve bu konuda başarılı olma, yani dindarları ketenpereye getirme olasılığı da hiç yok değil çünkü onyıllardır İslami kesimin zihinsel zemini de nasyonalizm ve zenofobi zehirleriyle epey kirletildi... İşte AK Parti ve Fethullah Gülen Hareketi’nin elitleri askerî vesayet rejimi tarafından sistemli olarak kirletilen bu zemini temizlemeye ya da kendi deyimleriyle aslına döndürmeye gayret ediyor... Bu zor ama Türkiye’nin geleceği için de bir o kadar hayati mücadeleyi liberallerin ve özgürlükçü-solcuların iyi anlaması gerekiyor... Liberaller ve özgürlükçü-solcular İslami kesim içindeki bu sancılı değişimi anlamazlarsa steril ve hijyenik analiz yapmaya devam ederler, bu içi boş analizlerin de Türkiye’nin değişimi yolunda hiçbir anlam ve önemi olmaz, dahası bu değişime katkıları da olmaz... Dindarların geniş desteği olmazsa özgürlükçü ve demokrat tezler ve düşünceler bu ülkede marjinal kalmak durumunda kalır, hiçbir anlam ifade etmez. Kürtlerin de, Alevilerin de, gayrımüslimlerin de özgürleşme sorunları aşılamaz... Öte yandan dindarlar da özgürlükçü-demokrat politikalar yerine daha sağcı/devletçi politikalara yönelirlerse yeniden bu ülke ASKER KUCAĞINA OTURTULUR. O sebeple Türkiye’nin özgürlükçü ve demokrat dönüşümü gerçekten isteniyorsa bu tablo hiç kimse tarafından unutulmamalıdır diye düşünüyorum...
Bizim gazete daha çok liberal ve solcu okurlarca okunduğu için onlara hitap eden birkaç örnek vereyim... Mesela geçenlerde bir garip ama hiç de etkisiz olmayan “dini cemaat”in başındaki bir adam Fethullah Gülen Hareketi’yle ilgili bazı sözler etti. Dedi ki ”Bunların televizyonundaki dizileri izlemek haramdır, bunları izleyen gâvur olur. Geçenlerde baktım, bir küçük çocuk gâvur komşusu ölmüş diye üzülüyor. Sonra başörtülü annesine gidiyor, ‘Anne, komşumuz çok iyi insandı ama Müslüman değil, o cennete gidemeyecek mi’ diye soruyor, başörtülü annesi de ‘Allah hiçbir iyiliği karşılıksız bırakmaz yavrum’ diyor. Bu ne rezalet! Bu dizileri izleyeceğinize dansöz izleyin daha iyi...”
Bu sembolik örnek aslında İslami kesimin değişimine ilişkin çok şey anlatıyor... Bir yanda TV’leriyle, radyolarıyla, yayın faaliyetleriyle Türkiye’nin dindarlarına tüm insanlığı kuşatıcı evrensel İslami düşünce ve tasavvuru aşılamak isteyen, devletin dindarlar üzerinde yarattığı nasyonalist/ Hristiyan-Yahudi düşmanı/zenofobik etkileri içeriden ve yerli bir dil ve yöntemle silmek isteyen bir zihniyet var... Öte yandan yine “İslam” adına hareket eden, İslam dili ve lügati üzerinden konuşan ama askerî vesayet rejiminin istediği devletçi/ milliyetçi/ Hristiyan-Yahudi düşmanı dindar modelini muhafaza etmek isteyen bir zihniyet var... Bu kavga, aynı toplumsal zemin üzerinden süren bir kavga... Bu kavgada hariçten olan Batılı/modern söylemle konuşan liberal ve solcu aydınların sözlerinin pek bir önemi yok. Dahası eğer mesele askerî vesayetle/ kemalizmle/ nasyonalizmle mücadeleyse bu yerli/İslami duyarlılık üzerinden verilen mücadelenin çok çok daha fazla anlam ve önemi var... Taraf gazetesi olarak bizlerin de bunu iyi anlaması gerekiyor, hatta bu durumu en iyi biz anlamalıyız...
Aynı şey AKP’ye yönelen “MHP’lileşme” eleştirileri bağlamında da geçerli... Olaya derin ve geniş bir boyutla bakmak bizi Batılı steril ve hijyenik analizlerden kurtaracaktır. O konuyu başka bir yazıda işleyeceğim... Unutmamalıyız ki liberaller ve solcular ne yaparlarsa yapsınlar Kürtleri fırınlarda yakmış, sokak ortasında binlerce insanı öldürtmüş apoletli psikopatlara dokunulmasını sağlayamazdı... Bu psikopatlara dokunulabilmesini sağlayan dindarların öncülüğündeki ittifak dağılırsa da bu sefer askerî vesayet bizleri kucağına oturtmaz, direkt kazığa oturtur...
Rasim Ozan Kütahyalı
14.05.2011
Taraf



