'Önce devlet, Ergenekon , Aydınlık ve Hürriyet sonra da Birgün saldırdı..'

14 Ekim 2010 00:48  

 

'Önce devlet, Ergenekon , Aydınlık ve Hürriyet sonra da Birgün saldırdı..'

12 Eylül öncesinin önemli sol hareketlerinden Dev Yol'un önde gelen isimlerinden Taner Akçam da 'gelenekçi sol'la yollarını temelden ayırdığını açıkladı. Anayasa referandumu sonrası, Birgün Gazetesi'nin manşetinde yayınlanan bir değerlendirme sonrası Prof. Dr. Taner Akçam'ın kaleme aldığı "Miloşeviç’i aramak" başlıklı yazısı üzerine, Birgün tarafından "hain" ilan edilmesi üzerine yazdığı değerlendirme yazısı şöyle:

MHP SOLCUDUR İFADESİ, MİLOSEVİÇ VE DEVRİMCİ DEĞERLERE SALDIRI...

Birgün gazetesi, Anayasa oylamasında hayır oyu kullanan MHP ve 12 Eylül ile 28 Şubatçı generalleri solcu ilan etti. Ben de “MHP ve generaller solcu değildir, kim ki MHP’yi ve generalleri solcu sayar, bu bana Milosevic’i hatırlatır”, diyen bir yazı kaleme aldım. Birgün okuyucusundan özür dileyerek, “bu başlık ufak bir hatadır” diyenleri de ayırarak bu başlığın niçin çok ciddi bir sorun teşkil ettiğini aklımca anlatmaya çalıştım. Yazım Birgün gazetesi çevresinde epey bir gürültü kopardı. Kişiliğime ağır saldırıları içeren, öfke ve nefret dolu bolca yazı kaleme alındı. Ne bu saldırıları ne de arkasındaki öfke ve nefreti çok anladığımı söyleyemem.

Yazılanlardan anladığım kadarıyla MHP ve generallerin solcu sayılması, üzerinde durulması gereksiz bir ayrıntıdan ibarettir. Ama, “MHP solcudur” önermesinin Milosevic’i hatırlattığını söylemek büyük bir suçtur, devrimci geçmişe, devrimci değerlere saldırıdır. MHP solcudur, diye başlık atabilirsiniz, bu başlık devrimci değerlere dokunmaz; ama bu başlığın Milosevic’i hatırlattığını söyleyemezsiniz, çünkü o zaman “devrimciliğe”, “geçmişin değerlerine” ihanet etmiş olursunuz. Ortada oldukça tuhaf bir durum olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Kişiliğime yönelik hakaret ve saldırıları bir kenara bırakırsak, yöneltilen eleştirileri şu başlıklar altında toplayabiliriz: a) ben yazımda işçi sınıfından ve sınıf mücadelesinden bahsetmemişim. Sınıf ve sınıf mücadelesinden bahsetmeyişimin nedeni marksizmden vazgeçmiş olmamdır; b) buna bağlı olarak, solcu geçmişime ilişkin büyük bir pişmanlık duymaktaymışım ve ideolojik ve siyasal teslimiyet içindeymişim; c) eski görüşlerimi inkâr etmekte imişim ve sicilli faşist katillerin düşüncelerini savunuyormuşum.

Önemli olan, bu hususların bir görüş olmaktan çok, bir suçlama olarak ileri sürülmesidir. 1936 Stalin’in Vyshinsky davalarını hatırlatan, tarafımdan işlenmiş bir dizi suç söz konusudur. Bu suçlamalara karşı her halde benden beklenen de “savunma” yapmam ve söz konusu suçları işleyip işlemediğim hususunu aydınlığa kavuşturmamdır. Bu konu doğrudan dil ve şiddet ilişkisi alanına girer ki üzerinde ayrıca durmaya değer.

Eleştirilerde başta gelen nokta, benim “sınıf mücadelesini, marksizmi, solu ve dolayısıyla geçmiş değerleri inkâr eden” bir kişi olduğumdur. Sınıf ve sınıf mücadelesi konusuyla bu kadar uğraşanlar, keşke önce Karl Marx’ın konuya ilişkin ne söylediğine baksalardı. Anlaşılan yazı sahipleri sınıf mücadelesinden bahsedip bahsetmemekle Marksist veya solcu olup olmamak arasında her hangi bir ilişki olmadığını bilmiyorlar. Ne sınıfların varlığını keşfetmiş olmak ne de sınıf mücadelesinin varlığından bahsetmek marksizme veya sola ait şeylerdir. Karl Marx’ın, “modern toplumdaki sınıfların ya da bunlar arasındaki savaşımın varlığını keşfetmiş olma onuru bana ait değildir. Burjuva tarihçileri bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini benden çok önce açıklamışlardır”, cümlesi aslında kendisini Marksist sayan her kişi tarafından bilinmesi gereken bir cümledir. Dolayısıyla, ben faraza, 1970’li yıllarda “sınıf mücadelesi yoktur” demiş veya bu yıllardaki sınıf mücadelesini “inkâr” etmişsem, marksizmi veya solculuğu değil, sıradan bir burjuva düşüncesini “inkâr etmiş” sayılırım.

Ayrıca 60 ve 70’li yıllar üzerine tartışmada “Marksist olup olmama” kriterinin yeri ve alakası nedir çok anlamış değilim. Hele hele bunun bir kabahat olarak ileri sürülmesi de oldukça tuhaf. Bilinmesinde fayda var ki, Türkiye tarihi konusunda konuşabilmek ve tartışabilmek için ille Marksist olmak veya bana saldıran yazarlardan Marksist olunduğuna dair bir kimlik kartı almak gerekmiyor. Anladığım kadarıyla buradaki asıl suç, söz konusu kişinin “vaktiyle Marksist” şimdi ise “Marksist olmaması”dır. Meseleyi, 1936 Stalinist yargılamalardaki “suç” ve “inkâr” kategorisine benzer havaya sokan şey, kişinin marksizm konusundaki görüşlerini değiştirmiş olmasıdır. Meraklısı için söyleyeyim. Şüphesiz, marksizmin ne olduğu veya ne olması gerektiği konusunda son derece değerli tartışmalar var ve ama bu konu, tüm önemine rağmen, 1990’lardan beri benim ilgi alanım değil. Çünkü 2010 yılında, her hangi bir konuda aklı başında bir şeyler söylemeniz için ilk önce hangi tür veya ne kadar Marksist olduğunuz konusuna açıklık getirmeniz gerekmiyor. Ayrıca, daha da önemlisi, kendisini marksizmin müftüsü sananlardan fetva almanız hiç gerekmiyor.Marksist olup olmamayı bir kusur veya inkâr kategorisi olarak ele alıp değerlendiren bu dogmatik, Stalinist bakışa ilk önce aklı başında Marksistlerin tavır alacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Bu tuhaflıkları temizlerseniz geride bir soru kalır: Benim mahalle metaforumda, işçilerin yeri neresidir? Bu soru kibarca da sorulabilirdi, ben de, Türkiye’nin işçileri esas olarak “öteki mahallede” idiler, diye cevap verirdim. Zaten, 1970’li yıllarda bile köy ve kırsal yaşamdan bağını tümüyle kopartmış büyük bir işçi sınıfı yoktu ve yoksul sınıflar kültürel olarak çoğunlukla muhafazkardılar. Ayrıca yazımın konusu politik aktörlerdi. Bu aktörlerin hangi sınıfsal temelden geldikleri üzerine şüphesiz konuşulabilir ama bu hem çok bilinmeye bir şey değildir hem de herkesin üzerinde kolayca anlaşabileceği bir konudur.

Ayrıca 70’li yılların Marksist hareketlerini “işçi sınıfı hareketleri” olarak tanımlamak çok açıklayıcı değildir. Anladığım kadarıyla, eleştiri sahipleri kendi bulundukları politik konumu ve 70’li yılların Marksist hareketlerini “proletarya hareketi”, “işçi sınıfı hareketi” gibi kavramlarla tanımlamayı tercih ediyorlar. Ederler, kendi bilecekleri iştir. Ama galiba, bir çevrenin kendisini tanımlaması ile onun sınıf yapısı arasında bir fark olduğunu bilmekte fayda vardır. Örneğin, öğretiniz gereği 70’li yılların Marksist hareketlerini “proletarya hareketi” veya “işçi sınıfı hareketi” gibi tanımlarla ifade edebilirsiniz ama bu hareketlerin işçi sınıfı hareketleri olmaktan daha çok farklı etnik-din grupları üzerinde etki kurabilen değişik “halk hareketleri” olduklarını söylemek daha doğru olur. Kimi hareketler Aleviler içinde, kimi hareketler belli coğrafi bölgelerde, kimi hareketler şehirlerde memurlar içinde daha etkin olmuşlardı.

Ayrıca dönemin karşılaşılan sorunları ağırlıklı olarak daha çok devlet kaynaklı MHP saldırıları olduğu ve bu saldırılara karşı bir direnme hattı yaratmak fikri ve eylemliliği takip edildiği için, bu hareketlerin de kendilerini sınıf hareketi olmaktan çok “halk hareketi” olarak tanımlamayı tercih ettikleri fazlasıyla bilinen konulardır. Burada, konuyla doğrudan hiçbir ilgisi olmasa bile 70’li yılların Marksist sol hareketlerinin kitlesel temelleri nedir sorusunun, sağcı-ülkücü hareketlerin kitlesel temelleri ile karşılaştırmalı ve kıyaslamalı analiz ve tartışmalarının yapılmasında büyük fayda gördüğümü eklemek isterim.

Benim mahalle metaforu açısından bunlar konuya ilişkin ana çerçevemi değiştirmeyecek hususlardır. Sol hareketlere ilişkin ek bir değerlendirme daha yapmak isterim. 1960’lı yıllardan beri gelişen tüm sol hareketler (burada TİP, TKP dahil, tüm Marksist hareketleri kastettiğimi özellikle belirtmek isterim), benim iki mahalle dediğim mahalleler arasında bir köprü kurma şansına sahiptiler. En azından birçok bakımdan bu mahalleleri yakınlaştıran, mahalleleri ortaklaştırma perspektifi sunan bir açılım yapabilirlerdi ama bu olmadı. Sol, bu “mahalleleri birleştirme” işini niye gerçekleştiremedi? Niçin yeni bir ana damar, ana gövde yaratılamadı? Bu soruya çeşitli cevaplar verilebilir. Sol hareketlerin çoğundaki modernist- Kemalist düşünce yapısı bunda ne kadar etkili idi? CHP ile akrabalık ilişkilerinin (yani bu hareketlerin esas olarak şehirli küçük-burjuva topluluklar içinde şekillenmiş olmasının) bunda bir payı var mıdır? Niçin geniş bir kitlesel desteğe sahip sol örgütlerin arkasındaki destek, 12 Eylül 1980 sonrası yok oldu? Solun fiziki ezilmesi dışında, öteki mahalle ile kuvvetli kültürel bağların kurulamamış olmasının bunda bir rolü olduğu söylenebilir mi vb. vb.?

Bunlar şüphesiz tartışılacak konulardır. Ama bana yönelik tüm eleştiri yazılarında, amacın tartışma olmadığı açık. Yoksa elbette, benim geçmişe ilişkin kurduğum “iki mahalle” metaforunun eksik olduğu, Kürtler ve Hıristiyanlar örneklerinde olduğu gibi başka mahalleler eklemek gerektiği vb. ileri sürülebilir; hatta gerekli görülürse başka metoforlar geliştirilebilir ve bunlar üzerine sakin sakin konuşulabilirdi. Ama kullanılan dil ve yapılan saldırılara bakınca yazarların böyle bir niyeti olmadığını kolayca anlamak mümkündür.


DİL VE ŞİDDET KÜLTÜRÜ

Bana yönelik saldırıların çok ciddi bir başka boyutu yazılara egemen olan dildir. Kullanılan dil içerik kadar ve hatta ondan daha önemlidir; daha doğrusu bu dil içeriğin ta kendisidir.

“Pişmanlık”, “Teslimiyet”, “Değerler” ve onların “İnkâr”ı üzerine kurulmuş bir diskur söz konusudur. Söylenenin kendisinden çok, bunun öfkeli ve nefret dolu dile getirilişi daha önemlidir. Sakin ve medeni bir tartışma tercih edilmiyor; yazarlarının edebi metin yazma yetenekleriyle orantılı, alaylar, ince espriler ve hakaretlerle yoğrulmuş, öfke ve nefretin egemen olduğu bir dil tercih edilmiş. Bu dil iliklerimize kadar sinmiş şiddet kültürü ile doğrudan ilgilidir, ürkütücüdür ve kibarlığımla alay edilmesinin bir nedeni de budur.

“İnkâr”, “Değerlere Saldırı” vb. konularında oldukça kabarık bir tarihe sahibim. İlk önce PKK’nın, başta Çetin Güngör (Semir) olmak üzere kendi safından birçok insanı sistematik bir biçimde imha etmesine tavır aldığım için, PKK tarafından “devrimci değerlere ihanet eden”, “hain” ilan edildim. PKK’yı, dönemin Marksist-Leninist sol örgütleri takip etti. Benim “sivil toplumcu”, “devrimci değerlere saldıran”, onun içini boşaltan, “hain” vb. olduğum konusunda, aleyhime yıllarca süren yoğun bir kampanya yürütüldü ve Birgün’de şimdi yeniden boy gösteren yazılara benzeyen onlarca yazı yazıldı. Bunu Doğu Perinçek ve ekibi takip etti. Ermeni sorunu ile uğraşmaya başladıktan sonra ise kervana Hürriyet gazetesi katıldı. Daha sonra Ergenekon çevresi’nin ve ABD’deki ‘derin Türk devleti’nin doğrudan hedef tahtası oldum. Sonuçta, 1984’lerden beri “inkârcı” ve “değerlere saldıran” birisi olduğum sabit ama neyi inkâr ettiğim suçlayana göre sürekli değişmektedir.

Şimdi 2010 yılında, “değerlere saldırmak”, “inkârcı olmak” vb. gibi suç kategorileriyle bana saldıranların ciddi ciddi düşünmeleri gereken bir husus var. Hem kendilerinin “inkâr” ve “değerlere saldırı” suçlamalarını, PKK, Ergenekon, Hürriyet gazetesi ve devletin suçlama ve saldırılarından nasıl ve ne kadar farklı olduğunu anlatmak gibi hiç hoş olmayan bir işle uğraşmak zorundalar, hem de niçin bu çevrelerle aynı dili kullandıklarını izah etmek zorundalar.

“Bizim ‘inkâr’ ve ‘değerlere saldırı’ derken kastettiğimiz şeyler diğerlerinkinden elbette çok farklıdır, kıyaslanması bile ayıptır” türü açıklamaların yetmeyeceği, tam tersine ana problemin esas olarak bu mantıkta yattığını bu dili kullananlar görebilirler mi bilemiyorum?

Bu nedenle, “MHP solcu değildir, kim MHP solcudur derse bu bana Milosevic’i hatırlatır” fikrime “değerlerimize saldırı var” diye öfkeyle karşı çıkanlardan rica ediyorum. Bırakın bu dili. Bu dil çok tehlikelidir. Bu dil “düşman yaratma” dilidir. Bu dilin bir ileri adımı, sizin gibi düşünmeyenleri
“düşman” ve “hain” olarak ilan etmek ve çeşitli yollarla tehdit etmektir. Tehditlerden, “düşmanların ve hainlerin imha edilmesi”ne geçiş ise çok kaygandır. Sizleri her hangi bir şey ile itham etmiyorum. Sadece şiddetin zihniyet dünyamızdaki kökleri konusunda ufak bir hatırlatmada bulunuyorum. Farklı düşünmenin, “inkâr”, “değerlerimize saldırı” gibi suç kategorileri ile değerlendirilmesinin şiddet kültürünün dilimizdeki uzantısı olduğunu söylüyorum. Bu dili terk etmeniz sizlere yıllardır olmadık eziyetleri yapanlarla aranıza mesafe koymanız açısından da önemlidir.


Taner Akçam, Taraf gazetesi, 13 Ekim 2010

Clark Üniversitesi Öğretim Üyesi

takcam@clarku.edu

(Sesonline.net'ten)

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz*:
Facebook'ta paylaş
0