'Daha çok demokrasi'yi konuşalım - Nabi Yağcı
03 Ağustos 2009 12:42
Öyle sanıyorum ki, çözüm tartışmalarıyla birlikte esas olarak demokrasi anlayışlarımızı tartışacağız. Türban sorununu hatırlayalım. Öncesinde kafamızda yer etmiş, oturmuş demokrasi anlayışımızdan ya da en yakınımızdaki dostumuzun demokratlığı konusunda hiç kuşku duymazken birden bire kafalarla birlikte ortalık da karışmıştı. "Evinde takabilir ama dışarıda değil, üniversitenin kapısına kadar takar ama içeride değil, kamu hizmeti alan takabilir ama verenler değil, Meclis koridorunda takar ama oturum salonunda değil. . . " Dahası türbanın ölçüleri bile tartışıldı, şemalar çizildi, şöyle örtünmek kabul edilebilir de söyleşi edilemez diye. Peruk çözümü çıktı. Bütün bunlar şimdi, sanki bir tiyatro sahnesinde sergilenen bir komedi gibi geliyor insana. Çünkü, öbür yanda türban mağdurları bağırıyorlardı "Bizi dinleyen yok. " Yoktu hakikaten.
Böyle gelişmiş olsa da türban sorununun ve etrafında giden tartışmanın özgürlükler üstüne düşünme ufkunu genişlettiğine inanıyorum. Örneğin bu tartışmalar ciddi bir literatür bıraktı gerisinde. Siyasi literatürümüze "mahalle baskısı" kavramı da girdi. Fakat sonuçta; sorunun çözümü açısından elde ne var? Sorun çözülmeden durduğu yerde durmakta. Ya da sessiz çözüm seçildi. Yani fiili çözümler. Artık türbanlı genç kızlarımız eskisi kadar baskıya maruz kalmıyorlar belki. Ama hepsi bu. Peki, bu sonucun demokrasimize bir katkı olduğu, demokrasi alanının genişlediği, daha fazla demokrasiye bir adım daha attığımız söylenebilir mi? Söylenemez. Tersine bu türban tartışmaları ardından ulusalcı dalga yükseldi, irtica geliyor vaveylası koptu, Ergenekon diş gösterdi.
Yanlış neredeydi? Türban yasağının ardında kılık kıyafet kanunu değil 1982 Anayasası ve onun savunucuları olan asker-sivil bürokrasi ve onun militan laikçi ulusalcı ideolojisi vardı. Onun üstüne gitmeden türban sorunu çözülemezdi, çözülemedi de. Kale kapısından döndü. Gecikilmiş de olsa şimdi üstüne gidiliyor.
Gelelim Kürt sorununun çözümüyle türbanın ilgisine. Eğer iktidarın şu sıra dillendirdiği "Kürt sorununu demokrasiyi genişleterek çözeceğiz" açıklamaları geçmişten ders çıkarma anlamına geliyorsa yerindedir. Fakat eğer bu anlayış, "TRT Şeş'i açtık, üniversitelerde Kürt enstitülerinin kurulması mümkün hale geldi, biraz daha ileri adımlar atar hakları genişletirsek Kürt sorunu biter" anlamında ise hem atılan bu adımlara çok yazık olur hem de sorun bitmez.
Daha fazla demokrasi, katılımcı demokrasi sözleri içi boş klişeler haline gelmemeli. Daha çok demokrasi daha çok haklar anlamına gelmiyor günümüz dünyasında. Daha fazla demokrasi daha çok özgürlükler anlamınadır. Hak ve özgürlük aynı şeyler olsaydı , ayrı ayrı yazılmazdı. Kürt halkının varlığını kabul ettiğini açıklamak bir hak tanımadır ama onun haklarının sınırlarını devlet belirtiyorsa onun adı özgürlük değildir. Öyleyse haktan söz açtığımız bugün "katılım haklarından" söz etmiş olmalıyız. Bunu söylerken herkesin hak, özgürlük, demokrasi anlayışının bir örnek olması gerektiğini söylüyor da değilim, farklı özgürlük anlayışları var, korkular, kaygılarla sınırlanmış yaklaşımlar var. Onlar da sözlerini söyleyecekler, söylüyorlar da, zaten.
Bir kahveye oturup Kürt sorununu konuşsanız herkesin kendine göre bir yorumu ve çözümü vardır. Herkesi dinlemek sonra çözüm hazırlamak yol değildir. Elbette herkes dinlenmeli kamuoyuna kulak vermek bir iktidarın görevi. Fakat biz bilirsek ki, bu fikirlerin gerisinde onlarca yıl süren savaşın getirdiği birikmiş önyargılar var, kin ve öfkeler var, o durumda "süreci yönetmek" aynı zamanda bu önyargıları kırmak anlamına gelmeli.
Bu nasıl olabilir? Yazılıyor, okuyoruz, "Bu haklar verilirse devamı gelir, mesele Misak-ı Milli'yi kaldırmaya kadar gider, bölünme doğar" diyenler bir uç, öbür tarafta ise "Bunca insanımızı dağlarda, savaşta yitirdik, ne alacağımızı bilmeden silah bırakılamaz" diyenler var. Karşımızda çok ciddi bir güven sorunu olduğu çok açık. Tek taraflı teminatlar vererek de çözülemez bu mesele. Toprağa gömülen baltaların tekrar çıkarılması tarihte görülmemiş bir şey değil.
Hangi sorunla ilgili olursa olsun güven meselesinin olduğu her durumda çözümün önkoşulu "saydamlık"tır. "Kumaşı herkesin ortasında kesme, kimi uzun der, kimi kısa" özdeyişinin konumuzla ilgisini anlamak zor değil ama bu yaklaşım çözüm stratejisinin esası olmamalı. Kapalı kapılar ardında alınan kararlarla atılacak adımlar, olumlu bile olsa güven arttırmaya hizmet etmez.
Müzakereci demokrasi herkesi dinleyip, ortalamasını almak ya da dinleyip bildiğini yapmak anlamına asla gelmez, ilgili olanların kamusal karar alma süreçlerine bilgi ve sorumlulukla katılması anlamına gelir ve yönetişim denilen yeni bir yönetim anlayışıyla birlikte bütünlük kazanır. Yönetişim, içinde kök olarak "bilişim"i içeriyor. Müzakere ve karar alma süreçleri ancak bilgiye dayanıyorsa sonuç doğurur. Bu nedenle atılacak adımların saydamlığı çok önemli.
Daha çok demokrasiden, hükümet başta olmak üzere ne anlıyoruz?
Taraf

