Türkiye ve İsrail'in bitmemiş aşk hikayesi

06 Mayıs 2012 22:13 / 2157 kez okundu!

 


Rana Yiğitbaşı'nın 4 yıl önceki yazısı şu sıra güncelleşti...  

Bu hikaye bir aşk hikayesine benziyor. Aşklar da hep güzel başlar, sonra arada bir soğukluk dönemi olur. Bu dönemden sonra olaylar iki farklı yönde gelişebilir. Ya bir daha konuşulmaz ve bütün bağlar koparılmış olur; ya da barışma gerçekleşir ve belki eskisi kadar yakın olunmasa bile ilişki sürebildiği kadar devam ettirilir.

 

 

 

Şimdi en başa dönelim. Türkiye- İsrail ilişkileri, Türkiye’nin -çoğunluğu Müslüman olan ilk ülke olarak- İsrail’i 28 Mart 1949’da tanımasıyla başladı. Ama aslında bu tarihten bir kaç yüzyıl önce Museviler ve Osmanlı Devleti ilişkileri belirginleşmişti.

15. yüzyılda, İspanya’daki üç krallıktan biri olan Kastilya Kraliçesi I. Isabella’nın isteği üzerine o zamanların Papa’sı tarafından İspanyol Engizisyonu (Katolik kilisesine bağlı bir mahkeme sistemi) onaylanmıştı. İspanyol Engizisyonu, Müslüman ve Musevi halkın Hristiyanlık dinine geçmesini hedeflemişti. Fakat bunun sonucunda 200.000 kadar Musevi 1492’de İspanya’yı terk etti. Hristiyanlığı kabul etmeyen ve sınır dışı edilmiş sayılan Musevileri topraklarına yerleşmeye davet eden tek ülke de Osmanlı Devleti idi. Museviler, bu topraklarda bulundukları sürede Osmanlı Devleti’ne sadece yerleşmekle kalmayıp çok büyük katkılarda da bulundular. Osmanlı tarihi boyunca ticaret, sanayi, bankacılık ön planda olmak üzere bir çok dalda yetişmiş, okumuş, aydın Musevi yetişti. Yani, Osmanlı Devleti’nde yaşamış, sonra da Türkiye Cumhuriyeti adı altında toplanmış olan bu toplumun Musevilerle olan dostane ve yakın ilişkisi, ve bize olan katkıları bir kaç yüzyıl öncesinden başlamıştı.



Şimdi en başa dönelim. Türkiye- İsrail ilişkileri, Türkiye’nin -çoğunluğu Müslüman olan ilk ülke olarak- İsrail’i 28 Mart 1949’da tanımasıyla başladı. Ama aslında bu tarihten bir kaç yüzyıl önce Museviler ve Osmanlı Devleti ilişkileri belirginleşmişti.

15. yüzyılda, İspanya’daki üç krallıktan biri olan Kastilya Kraliçesi I. Isabella’nın isteği üzerine o zamanların Papa’sı tarafından İspanyol Engizisyonu (Katolik kilisesine bağlı bir mahkeme sistemi) onaylanmıştı. İspanyol Engizisyonu, Müslüman ve Musevi halkın Hristiyanlık dinine geçmesini hedeflemişti. Fakat bunun sonucunda 200.000 kadar Musevi 1492’de İspanya’yı terk etti. Hristiyanlığı kabul etmeyen ve sınır dışı edilmiş sayılan Musevileri topraklarına yerleşmeye davet eden tek ülke de Osmanlı Devleti idi. Museviler, bu topraklarda bulundukları sürede Osmanlı Devleti’ne sadece yerleşmekle kalmayıp çok büyük katkılarda da bulundular. Osmanlı tarihi boyunca ticaret, sanayi, bankacılık ön planda olmak üzere bir çok dalda yetişmiş, okumuş, aydın Musevi yetişti. Yani, Osmanlı Devleti’nde yaşamış, sonra da Türkiye Cumhuriyeti adı altında toplanmış olan bu toplumun Musevilerle olan dostane ve yakın ilişkisi, ve bize olan katkıları bir kaç yüzyıl öncesinden başlamıştı.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da devam eden bu dostane askeri ve diplomatik ilişkiler -fikir ayrılıklarının ortaya çıktığı Filistin sorunu* dışında- uzun yıllar devam etti. Yakın tarihten bir örnek olarak 2007’de İsrail Devlet başkanı Şimon Perez (Shimon Peres) TBMM’de bir konuşma yaparak, çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin parlamentosunda konuşma yapan ilk İsrail başkanı oldu. Bu da diplomatik açıdan Türkiye-İsrail ilişkilerinin geliştiğinin göstergesiydi.

Peki ilk gerginlik nasıl başladı? 30 Ocak 2009’da İsviçre’nin Davos kasabasında yapılan Dünya Ekonomik Forumu (WEF) Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Şimon Perez arasındaki tartışmanın alevlenmesine yer oldu. Bu tartışmanın konusu zaten önceden beri var olan ama ciddi ciddi konuşulmamış bir konuydu. Filistin’in bir bölümünün başındaki parti olan Hamas’ın İsrail’e ve İsrail’in Filistin’in Gaza kıyı şeridine yaptığı saldırılardı tartıştıkları konu. Forumun moderatörü David İgnatius’un, Perez’e kendisinden daha çok konuşma süresi tanımasına Erdoğan sinirlendi. Bunun üzerine İsrail’e “Siz katilsiniz!” gibi ağır eleştirilerde bulundu. Ayrıca,“Bir daha da Davos’a gelmem!” diyerek Forumu terk etti. Bu olayın adı da, Erdoğan’ın İgnatius’tan süre tanımasını isterken “One Minute” yani “bir dakika” demesi dolayısıyla “One Minute” olarak kaldı. Sonuç olarak, tartışmanın ucu açık kalmış ve İsrail devlet başkanı ile Türkiye başbakanı arasında sağlıklı bir iletişim kurulamamış oldu.

Gerginlik, “Alçak Koltuk Krizi” diye adlandırılan olayla daha da arttı. Kurtlar Vadisi dizisindeki kurguya göre İsrail istihbarat kuruluşu MOSSAD’ın Türk bebeklerini kaçırdığı ve Tel Aviv’deki Türk Konsolosluğuna saldırdığı gösterilmişti. Bu İsrail’in istihbarat kuruluşunu kötü gösterdiği üzere, doğal olarak İsrail medyası ve politikacıları tarafından hoş karşılanmadı. Hatta, İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı David Ayalon, İsrail’in Türkiye Elçisi Ahmet Oğuz Çelikkol’a görüşme çağrısında bulundu. 11 Ocak 2010’da gerçekleşen toplantı başlamadan önce Ayalon’un "Önemli olan, onun aşağıda bizim yukarıda oturduğumuzu, masada tek bir bayrak (İsrail bayrağı) olduğunu ve bizim gülümsemediğimizi görmenizdir" demesi, İsrail basını ve siyasetçileri tarafından da eleştirildi. Ayalon’un yaptığı gerçekten ahlaka aykırı bir hareketti ve karşısında belli bir rütbede olan kişiyi küçümseyici bir tavırda bulunması, asıl onu tüm dünya önünde küçük düşürdü. Belki kendisi Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığına özür mektubu yollayarak ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile toplantı yaparak bu diplomatik sorunun çözülmesini sağladı fakat yaptığı hareket akıllara da kazındı.

İlişkilerin kopma seviyesine gelmesi ise bir yıl sonra 31 Mayıs 2010’da yaşandı. Olay kısaca söyle anlatılabilir. İnsan Hak ve Hürriyetleri ve İnsani Yardım vakfı tarafından organize edilen Gazze’ye yardım amaçlı gönderilen 6 gemiye İsrail Savunma kuvvetleri müdahale etmiştir. Bu 6 gemilik Filodaki 663 kişiden 380'i Türkiye, 38'i Yunanistan, 31'i Birleşik Krallık, 30'u Ürdün, 28'i Cezayir vatandaşıdır. Sonucunda yardım taşıyan Mavi Marmara gemisinden 9 kişi hayatını kaybetmiştir. İsrail, bu olayda kendisini haklı görüyor, çünkü yardım konvoyuna 130-150 km uzaklıktayken karaya daha fazla yaklaşmamaları bildirilmiştir. Buna karşılık İsrail’in yaptığı bu saldırı, sırf Türkiye değil tüm dünya tarafından onaylanmamıştır. Mesela Avrupa Birliği Parlamentosu Başkanı Jerzy Buzek, İsrail’in yaptığını yasaya karşı saldırı olduğunu, yani yapılanın hukuki kurallara aykırı olduğunu kaydetti. Daha da önemlisi, Birleşmiş Milletler (UN) Genel Sekreteri Ban Ki-moon saldırıyı kınadı ve bu konuda detaylı araştırma yapılmasının gerekliliğini belirtti.

Birleşmiş Milletler, bu saldırının sonucu olarak Palmer Raporu’nu yayınladı. Davutoğlu ise, 5 maddeyle İsrail üzerindeki yaptırımları açıkladı. Radikal Gazetesine göre bu 5 madde şöyle sıralanıyordu:

“1- Türk İsrail diplomatik ilişkileri ikinci kâtip düzeyine indirilecektir. İkinci katip düzeyi üzerindeki tüm görevliler, başta büyükelçi olmak üzere ülkelerine geri döneceklerdir.

2- Türkiye ile İsrail arasındaki tüm askeri anlaşmalar askıya alınmıştır.

3- Doğu Akdeniz’de en uzun kıyısı bulunan sahildar devlet olarak Türkiye, Doğu Akdeniz’de seyrü-sefer serbestisi için gerekli gördüğü her türlü önlemi alacaktır.

4- Türkiye İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukayı tanımamaktadır. İsrail’in 31 Mayıs 2010 tarihi itibariyle Gazze’ye yönelik uyguladığı ambargonun Uluslararası Adalet Divanı’nda incelenmesini sağlayacaktır. Bu doğrultuda BM Genel Kurulu’nu harekete geçirmek için girişimlere başlıyoruz.

5- İsrail saldırısının Türk ve yabancı tüm mağdurlarının mahkemelerdeki hak arama girişimlerine gereken her türlü destek verilecektir."

Rapordaki bu maddeler ile tam anlamıyla söyleyebiliriz ki; İsrail ile Türkiye geri dönülemeyecek bir yola girmiştir. Bu iki ülke arasındaki ilişki kopma noktasına gelinmiştir bile denilemeyecek kadar kötü durumdadır. Gelecekte, iki ülke de birbirlerine sağladıkları katkıların eksiklerini hissedecek olsalar bile, şu an sadece karşılıklı duygular kızgınlık ve kırgınlıktan ibarettir.

Gelelim Erdoğan’ın Arap Baharı gezisine... Türkiye ve İsrail arasındaki bu anlaşmazlıkların Orta Doğu üzerindeki etkisi de vardır. İsrail’in yaptığı saldırı, Avrupa ve Amerika gibi devletler tarafından kınanmıştır ve bu devletlerin görüş birlikleri de Birleşmiş Milletler ‘in çıkardığı Palmer Raporu’nun yayınlanmasında etkili olduğu söylenebilir. Fakat bu devletlerin yanı sıra Orta Doğu ülkelerinin bazıları da (Mısır, Tunus, Libya ve Suriye) İsrail’in saldırısına karşıt görüşlerdeydiler. Bu, Erdoğan’ın Arap Baharı gezisi yaparken Arap halklarının kendisine olan bakış açısının pozitif yönde değişmesini sağlamıştır. Zaten konuşmalarında güçlü kelimeler seçen Erdoğan, ilk olarak Davos’ta, sonra da Gazze filosu saldırısından sonra İsrail karşısında takındığı tavırla Arap sokaklarında büyük yankı uyandırmıştır.

Erdoğan’ın sinirli tavrının, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu ya da Cumhurbaşkanı Şimon Peres’i sevmemesinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı hala bir muammadır. Fakat, New York Times gazetesi yazarı Sabrina Tavernise’e göre Erdoğan’ın kızgınlığı, Filistinlilere olan sevgisinden kaynaklanıyordu.

Acaba, Türkiye’nin İsrail’le olan ilişkisinin doğrultusu gelecekte biraz da olsa değişecek mi? Bu ülkeler birbirlerine sağladıklarının farkına varıp barışacaklar mı? Yoksa iletişim kuramayıp anlaşamayan iki toplum olarak uzun bir süre küs mü kalacaklar? İşte bu soruların yanıtları için tek bir şeye ihtiyaç var, o da: Zaman.


*Filistin Sorunu: Filistin halkının Musevi ve Müslümanlarının arasındaki, Filistin topraklarının kime ait olduğu sorunu.


Rana YİĞİTBAŞI

06.05.2012

 

 

 

Son Güncelleme Tarihi: 30 Haziran 2016 14:02

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
06 Mayıs 2012 23:28

nuhungemisi

Kim bilir, belki de bir seçimlik ömrü vardır bu İsrail ile Türkiye'nin küslüğünün...

Ancak bu küslük bittiğinde yeniden "şeytani dostluk" dönemi başlamaz umarım... Şeytani dostluk, eskiden genellikle Araplara ve Kürtlere karşı TC ve İsrail arasında vardı.

Oysa tarihte Müslümanlarla Yahudilerin "şeytani olmayan dostluğu" hep önemli olmuştur.

Örneğin, 800-1100 arasında özellikle Abbasiler zamanındaki çeviri harekatında Süryanilerle birlikte Yahudiler, eski Yunan metinlerinin Arapça'ya aktarımında müthiş bir rol oynadılar.

1200-1400'lerde Endülüs bir Judo-İslam devletiydi ve iki kesimin akılcı bir işbirliği vardı.

1492 sonrasında 400 yılı aşkın bir süre boyunca Osmanlı İmparatorluğunda Müslümanlar ve Yahudiler nispeten güzel birliktelikler sergilediler. 1890'lar ve 1915 ise kara günlerdi başta Ermeniler olmak üzere tüm azınlıklar için...

1930'larda, 40'larda Türkiye Cumhuriyeti içinde diğer gayri-Müslimlerle birlikte Yahudilere reva görülenleri de unutmamak gerekir.

Özetle Türkiye ve İsrail, şeytani olmayan yeni bir işbirliği kapısını açabilirse; bu, hem iki ülkenin hem de tüm Orta-Doğu'nun kaderini daha iyi yönde sonsuza dek değiştirecektir.

Bunu dilemek ve bunun için katkıda bulunmak herkesin görevi. Rana kardeşimiz kendi görevini tüm iyi niyetiyle yapmış, sıra bizlerde...
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.