Ege'nin ulusal tarihi yazılabilir mi?
30 Mayıs 2009 13:31 / 2333 kez okundu!
"Anadolu düşüncesi, kültürü, felsefesine ilgim arttığında aynı zamanda saklı tarihi de keşfetmeye başlamıştım. Her günkü yaşamıyla hayatı ilmik ilmik ören gerçek insanın yaşamının tarihi, yazılmayan tarih."
***
Bu soruyu aklıma düşüren sevgili Herkül Milas olmuştu. Gömeç’in tarihi üstüne yapılan bir sempozyumda karşılaşmış, kısa da olsa sohbet imkânı bulmuştum. Harika bir sunum yapmıştı o sempozyumda. İşte o konuşmadan sonra aklımın çengeline asılmıştı bu soru.
Anadolu düşüncesi, kültürü, felsefesine ilgim arttığında aynı zamanda saklı tarihi de keşfetmeye başlamıştım. Her günkü yaşamıyla hayatı ilmik ilmik ören gerçek insanın yaşamının tarihi, yazılmayan tarih.
Bu güçlü akıntının beni Ege kıyılarına, Homeros’un, Büyük İskender’in diyarlarının gerçek tarihine sürüklemesi kaçınılmazdı. Böylece “Büyük Mübadele’nin” saklı tarihine vardım. Ne iyi ki, Ege’nin iki yakasında da insanlar boş durmamışlar, dedelerinin, ninelerinin tarihlerini yok olmaktan kurtarmışlar. Bunun için dernekler, vakıflar kurmuşlar, bolca sözlü tarih yapmışlar.
Şu anda Türkiye’de Lozan Mübadilleri ile ilgili zengin bir bibliyografya var. Her şeyden önce Lozan Mübadilleri Vakfı var. 25 Haziran 2001’de resmen kurulmuş. Kuruluş hikâyesi de çok güzel. Beş genç ikinci kuşak mübadil biraraya geliyor ve “Büyük Mübadele Çocukları Çağrısı” yapıyorlar. Çağrıda amaçlarını: “Mübadeleyi ve yakın tarihimizi araştırmak, mübadillerin geride bıraktıkları insanlık mirası olan kültür varlıklarının korunması için çaba harcamak, Türkiye ve Yunanistan arasında dostluk ve barış kültürünü geliştirip yerleştirmek için çaba göstermek” olarak açıklamışlar. Çağrı yankı bulmuş ve bu girişim vakfa dönüşmüş. 30 Ocak 1923’te TBMM Hükümeti ile Yunanistan Hükümeti arasında “Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi” gereği İstanbul, Bozcada, Gökçeada dışındaki Türkiye Ortodoksları ile Batı Trakya dışındaki Yunanistan’da yaşayan Müslümanların “zorunlu göçe” yani mübadeleye tâbi tutulanların yani mübadillerin gerçek tarihini ortaya çıkarmaya çalışıyor bu vakıf.
Vakfın yayını olarak Mübadiller Bibliyografyası basılmış. Müfide Pekin ve Çimen Turan hazırlamışlar. Lozan Nüfus Mübadelesi ile ilgili Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca ve Yunanca yayın ve çalışmaları gösteren zengin bir bibliyografya bu. Tamı tamamına 207 sayfalık bir çalışma. Yanı sıra yapılmış pek çok sözlü tarih çalışmaları var. Gerçek tarihi onların anlatımında buldum.
Bir kez gizli tarihi keşfetmenin heyecanına kapıldığınızda duramazsınız. Bana da o oldu. Bu kez Gökçeada (İmroz) ve Bozcaada’da (Tenedos) ne olduğunu merak ettim. Viran olmuş bağların, hayvan ağılına çevrilmiş canım taş evlerin hüzünlü hikâyelerini öğrendim. Bu adalar çok ince bir baskı yöntemiyle, Lozan ile tanınmış olan yarı özerklik statüsünden çaktırmadan çıkarılmış ve Türkleştirilmişti. Her zaman olduğu gibi önce basında anti-Rum kampanya açılmış, bu adalardaki Rumların bir referandum yaparak Yunanistan’a bağlanmak istedikleri, gizlice silahlandıkları yazılıp çizilmiş. Ardından CHP milletvekili Burhan Arat, 37 milletvekilinin de imzasıyla bir kanun teklifi vermiş. Bu teklifte adalardaki okullarda verilen eğitimin kötü yönetildiği ileri sürülerek daha önce verilmiş olan, eğitimin Rumlarca verilmesi hakkının kaldırılması ve okulların Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanması istenmiş ve yapılmış. Ardından bir de adalara jandarma taburu gönderilmiş. Onun da ardından adaların demografik yapısı değiştirilmiş, altı bin Türk iskân edilmiş. Adaların nüfusunun yüzde 90’ı Rumdu. 1923’te yalnız İmroz’da 8500 Rum yaşarken bu sayı günümüzde 200’lere düşmüş. Kalanların hepsi de yaşlı. Eski güzel günlerinin anıları içinde son demlerini yaşayan bir yaşlı kendileri için şöyle diyor “Artık buralarda ölüm var, ama doğum yok.”
Nihayetinde, 1964’ün sürgününe gelip dayanmıştım. Geçen yazımda değindim. 1964’te başlayan, Rumların Kıbrıs meselesinde rehine olarak kullanılıp, sınırdışı edilmesi olayıydı bu. Azınlık duygusuyla bir ülkede rehin yaşamanın ne demek olduğunu asıl bu hikâye öğretti bana. Bu konuda yararlandığım kaynakların içinde en başta Hülya Demir ve Rıdvan Akar’ın, son baskısını 1999 yılında Belge Yayınlarının yaptığı İstanbul’un Son Sürgünleri adlı kitabı gelir. Şu günlerde okumamış olanların bulup okumalarını salık veririm.
Gelelim kıssadan hisseye: Hisse çoktur, sonra da değineceğim ama evveliyatında başlıktaki soru gelir. Ege tarihi üstüne ancak iki ulusal tarih yazılabilir, tek değil; yazıldı da. Türklerin ve Yunanlıların ayrı resmî tarihi. O tarih “Kötü Türkler/ Kötü Yunanlılar” diye söze girer. Saklı gerçek tarih ise “Sevgili komşum Bayan Haroula, sevgili komşum Bay Abdullah efendi” ile başlar ve öyle biter. Hayır tam öyle bitmez, Haroula anlatır: “Biz Türk-Yunan ayrımını bilmezdik. Bunu aramıza politikacılar soktu. Hatırlıyorum, pazar günleri Türk ya da Musevi arkadaşlarım gelip beni kiliseden alırlardı. Ya da ben onlara Mevlit dinlemeye giderdim.” İnsanda mitolojik bir öykü etkisi bırakmıyor mu bu sözler? İçim acıyor.
Ege’nin tek bir ulusal tarihi yazılamaz. Yazılamazsa o zaman ne işe yarar bu tarih?
Taraf



