Mahsun Kırmızıgül ve sineması
02 Nisan 2009 13:00 / 2095 kez okundu!
Mahsun Kırmızıgül yazıp, yönetip, oynadığı iki film ile daha şimdiden beş milyona yakın seyirci ile buluştu. Sinema yazarlarının büyük bölümünden övgüler aldı. Türk sinemasında Yılmaz Güney sonrası doğan bir boşluğa doğu insanını odaklayan, sosyal içerikli, mesaj kaygısı taşıyan filmleri ile talip oldu.
Onun, Güney’in sinema anlayışından etkilendiği muhakkak. Sözünü esirgemeyen, mesajını direkt veren, sosyal gerçekleri içeren senaryoları ile bir çok soruna güneydoğu insanının gözünden yaklaşıyor. Çoğunluğu gerçek olaylardan yola çıkıyor, kimsenin hayır bu doğru değil diyemeyeceği gerçeklerin altını kalın çiziyor. Nedenleri üzerine odaklanmıyor, olayların karanlık yüzüne kamerasını çevirmiyor. Yaşananlar budur demekle yetiniyor.
Beyaz Melek'te güneydoğu insanının aile büyüklerine olan vefasını, bağlılığını işlerken bu bölgedeki huzurevlerinin talep olmadığı için kapandığını finalde istatistiki bir rakam olarak veriyordu. İhtiyarlarını terk edenlerin batıda yaşayanlar olduğunu, yozlaşma ve vefasızlığın orada olduğunu vurguluyordu.
Güneşi Gördüm'de ise oğullarından birisi Türk ordusunda askerlik yaparken diğeri PKK saflarında olan iki ateş arasında kalmış Altun ailelerini ele alıyor. Sınırdaki köylerini terk etmeye mecbur edilen kalabalık Güneydoğu ailesinin bir kolu İstanbul’a diğer kolu ise kaçak yollardan Norveç’e göç eder. İstanbul’a gelen Haydar Altun ailesi tam bir parçalanma yaşar. Çocukları ellerinden alınarak çocuk esirgeme kurumuna verilir, ailenin eşcinsel eğilimli Kadri’si travesti olur çıkar, bebekleri ölür. Daha fazla kötülükten kaçmak için doğudaki köylerine geriye dönmek üzere yola çıkarlar. Norveç’de göçmen ayrıcalıklarından faydalanan Davut Altun ailesi ise sosyal devletin tüm nimetlerinden faydalandıkları bir yaşama geçer. Mesaj kaygısının ön plana çıkması bilinen gerçeklerin diyaloglar ile sık tekrarına yol açıyor. Buna karşın karakterlerin sağlam işlenmesi ve yaşanan acıların iç burkan duygusallığı filmin didaktik bir boşluğa düşmesini önlüyor. Cahit Sıtkı Tarancı’nın ‘Memleket İsterim, ne başta dert, ne gönülde hasret olsun, kardeş kavgasına nihayet olsun’ mısraları Mahsun’un da mesajını en güzel şekilde yansıtıyor. Bir sanatçı inceliğinde verilen provakasyondan uzak bir mesaj olarak kazınıyor belleklere. Sosyal olayları ne kadar gerçek ele alırsa alsın hiçbir film bir çözüm sunmaz. Mahsun’un filmlerinde de çözüm yok. Hissedilen yaralı bir bilinç. Yılların birikimi olan yaralı bir farkındalık. Travmalar ancak üzerine gidilerek iyileştirilebilir.
Her iki film de yoğun bir duygusallıktan besleniyor. Beyaz Melek duygu sömürüsü sınırlarını çoğu zaman zorlarken, Güneşi Gördüm bu konuda çok daha dengeli. Güneşi Gördüm’ün tek sorunu birden fazla çarpıcı yaşam öyküsünü bir arada anlatması. Seyirci tümüne aynı yoğunlukta odaklanamıyor. Terör, göç, eşcinsellik, kontrolsüz doğum derken tümü mesaj taşıyan temalar bir arada zorlanıyor. Hepsinin dramatik akışı, acının arka arkaya sıralanması seyirciye hiç rahat bir nefes aldırmıyor. Olayların akışında bireylerin edilgenliği can acıtıyor. Gerçek bu kadar şartsız kuralsız kabul edilebilir mi? Finalde kardeşin kardeşi namus için vurduğu sahnede zayıf bir ‘hayır, bırak yaşasın’ dökülüyor Mahsun’un dudaklarından. O kadar titrek ve zayıf ki, doğal akışı değiştirmeye gücü yetmiyor.
Mahsun, tüm filmlerinde kalabalık ve deneyimli bir oyuncu kadrosu ile çalışıyor. Tanınmış çok oyuncunun bir arada olmasının iyi hikayeleri zedelediği, dikkat dağıtıp seyirciyi öyküden uzaklaştırabildiği değişmez bir kuraldır. Güneşi Gördüm’de deneyimli Altan Erkekli ve Demet Evgar yanında Cemal Toktay eşcinsel kardeşte ve onun sert abisinde Murat Ünalmış mükemmel oyunculuklar sergiliyor.
Beyaz Melek’te görüntü yönetmeni Eyüp Boz bilhassa Tuz Gölü kenarında çekilen görüntüleri ile düş ve gerçek arası bir duygu veriyordu. Bu kez görüntü yönetmeni Soykut Turhan helikopterlerin dağların arasından süzüldüğü ilk karelerden itibaren mükemmel etkileyici anlar yakalıyor. Finalde gün doğarken köprü üzerinde Kadri’nin soyunması sinema belleğine unutulmayacak bir kare olarak kazınıyor.
Yıllardır gecikmiş bir sözü yüksek perdeden söylüyor Mahsun. Yıllardır gazete köşelerini döşeyen kardeş kavgasını sivri uçları yontulmuş bir hikaye ile beyazperdeye yansıtıyor. Keşke karanlık tarafa biraz olsun ışık tutup, savaşın bitmesini kimler istemiyor sorusuna girseydi. Keşke Norveç’de silah fabrikasında iş verilen göçmen aile bölümü son anda hikayeden çıkarılmasaydı. Keşke politikacıların iki yüzlülüğü birkaç yan karakter ile öyküye dahil edilseydi. İnsanların acısının sadece coğrafi bir yoksunluk olmadığı anlaşılırdı belki. Gelecek filmlere umuduyla…
02.04.2009



