Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur!

23 Temmuz 2008 07:18 / 2292 kez okundu!

 

Sözlük yazıları dizisinde bu kez tanınmış bir sözümüzü ele almak istedim. Değişik sözlüklere yazılmış eski bir yazımı yenileyerek dikkatinize sunuyorum.

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur!

Ülkemizde hatırı sayılır bir kesimin inandığı oldukça popüler söz öbeğidir bu.



Kökleri, Osmanlı topraklarının batısından başlayan uluslaşma süreci nedeniyle Yunanlıların, Bulgarların, Makedonların, Hırvatların, Romenlerin birer birer Osmanlıya başkaldırıp kendi bağımsız devletlerini kurmalarına kadar gider. O dönemde yaşanmış çatışmaların, imparatorluk kalıntısı halkların belleğinde bıraktığı izlerdendir. Bugün hala kimi kesimlerde etkili olmasının nedenleri üzerine düşünmek ise bizi ilgi çekici saptamalara götürebilir.



Sorun kendimiz için ölümüne bir hak kabul ettiğimiz "bağımsız devlet olma tutkusu"nu başkaları için hak olarak görmemekle başlıyor. Mağrur bir imparatorluğun düşmüş tebaasının, kendini beğenmiş ve bu nedenle de körlük içindeki politik ikiyüzlülüğüyle söylersek, biz başkaldırırsak ulusal kurtuluş mücadelesi oluyordu, "öteki"ler başkaldırırsa söz konusu olan sadece "Yunan mezalimi", "Bulgar zulmü", "Ermeni mezalimi"...



Sonra da gelsin paranoyalar: Bizi kimse sevmiyor, dünya bize düşman, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur... Çözüm: “Dünya Türk olsun!” -Yok artık! Biri bizi durdursuuun!-



Bu sözü kimi zaman "iyi" niyetlerle kullananlar da bilmezler ki bu yaklaşım aslında hastalıklı bir zihniyetin dışa vurumudur. Sözler doğruysa o zaman çok yazık!



Kimileri ise bu sözleri bir çeşit övünme vesilesi bile yapabiliyorlar. Bunu diyenler durup bu söz üzerine artık biraz kafa yormalıdır. Bunda övünülecek, Ercişli deyimiyle şişinecek bir şey yok. Tersine ağlanacak bir durumu dile getirmekteyiz, eğer gerçekten başka dostumuz yok ise! -ki 'başka dostumuzun olmadığı' doğru değil ama hastalıklı radikal grupların dışında da buna inanan ciddi bir kesimimiz var ne yazık ki- Buna inanmakta tamamen haksızlar mı? Tamamen değil elbette! Coğrafyamızda geçmişte yaşananlar, yer yer bizleri bu egosu şişik ve dengesizlik katsayısı yüksek teze inanmaya zorluyor.



Planlı yazdırılmış resmi tarihimiz, bu teze malzeme sağlamak için özel olarak hazırlanmış gibidir. Dünyada her şeyin “Türklük” meselesi çevresinde döndüğünü göstermek için hazırlanmış tarih kitaplarımızın tersine örneğin Fatih Sultan Mehmet, imzasını "Diyar ı Rûm Padişahı" diye atarak Roma İmparatorluğu'nun devamcısı olduğunu vurgulamak isterken, Yahudiler, Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar onun tebaasının en önemli unsurları sayılıyordu. O sırada çiftçi, cahil ve köylü oldukları için Türkler, Türkmenler pek revaçta değildi. Sonrasında Türklerden söz edilirken "Etrak ı bi idrak" sözü sarayda pek meşhurdu; yani “idraksiz Türkler”, “cahil Türkler”. Padişahın kulları vardı o sırada, her dilden, her boydan, soydan ve dinden! Osmanlı olmak her şeye yeterdi o zaman!



Zaman geçer... Hayat hızlanır, gelişir ve Avrupa'da sıçramalar birbirini izler! Tüm uluslar birer birer Osmanlı'ya 'ihanet' içindedir artık. Yunanlılar, Bulgarlar, Makedonlar… Sırayla kan dökülür karşılıklı ve bağımsızlıklarını alırlar Osmanlı'dan. Hepsi için ayrı ayrı destanlar, ağıtlar yapılır! Bir bölümü gerçek olan, acıklı, Yunan'ın, Bulgar'ın mezalimi hikayeleri dönemi başlar. Ancak “ayın öteki yüzü”nü araştırmak kimsenin işine gelmez. Ülkesinin bağımsızlığını istedi diye kazığa geçirilenlerin gayrimüslim milliyetçilerin öyküsünün Müslümanların öldürülmesinden daha az trajik olmadığı asla kabul edilmez.



Gelişmeler birbirini izledi, geldik 1900’lerin başlarına… Gayrimüslimlerin çoğu gitti, azı kaldı. O halde yeni tezimiz hazırdır: "Müslümanın Müslümandan başka dostu yoktur!"



Bunu diyebiliriz çünkü nasıl olsa Araplar ve Kürtler hala yanımızda. (Gerçi Arapları hemen ardından yitirdik, Kürtleri yitirmek için de çalışma hala sürüyor ama…)



O zamanın Osmanlı aydınları bir süre de bununla oyalanır, "İslam kardeşliği"nden medet umulur. “Herkes Müslüman ise ayrı gayrıya ne gerek var?” denir. Müslüman olup da sadece kimi mezhep farkı olanların dünyada birbirlerini nasıl boğazladıklarına gözler kapatılır... Dünyanın değişiminin, çarkın dönüşünün kanunları hakkındaki gerçek bir türlü kabullenilmez.



Ah o bizim çifte standartlarımız! Başkasına başkaldıran ve kendi devletini kurmak isteyen uluslara mazlum ulus deyip, destek çıkarken, Osmanlı'ya başkaldıran hain ilan edilir. Başkaldıranın haklı da olabileceği, asla akla getirilmez. Mutlaka ‘devletimiz haklıdır’ diye düşünülür. Kuşaklar buna inandırılmıştır çünkü. Oysa uluslaşma, ‘kapitalizmin şafağı’nda ortaya çıkan bir olguydu. Bağımsız devlet kurma istemi, güçlenen burjuvazinin; aristokratlara, krallara, derebeylerine, çarlara, padişahlara karşı kendi sınırlarını çizip, kendi ulusal pazarına sahip çıkma girişimiydi. Dünyanın o sırada vardığı en üst aşamaydı, en ileri olguydu ve karşısında direnmek, geçici başarılar hariç olanaksızdı. Akıllı kimi Avrupalı aristokratlar İngiltere, Hollanda, İsveç, Danimarka gibi kimi ülkelerde bu gelişimi algılayıp, bu süreçle uzlaşarak başta kalmayı başardı. Çarlar ve padişahlar ise ne yazık ki gelişmeleri doğru okuyamadı, direndi ve tarihin arşivine kaldırıldı.



Özetle bir dönem yaşananlar, imparatorluk tebaası olmuş ama sonrasında bir cumhuriyetin gerçek anlamda yurttaşı olamamış herkesin bilinçaltına işleyen bir korku yarattı. “Kimse bizimle dost olmaz, herkes bizi yarı yolda bırakır, çıkarlar dünyasında, kurtlar sofrasında işler böyle yürür…” Bunlar işin bir yanı… Ancak gerçeğin öteki yanını görmek bu kadar kolay olmuyor. Hele çoğunluk bu kadar milliyetçilik şırınga edilmiş resmi tarih bebeleri olunca gerçeği kavramak, ifade etmek daha da zorlaşıyor. Ortalama insanımızın zekası ve coğrafyamızın, tarihimizin getirdiği psikoloji bizi paranoyalara, komplolara inanmaya daha elverişli duruma sokuyor. Oysa Türk’ün Türk’ten başka dostu iyi ki var, yoksa “batsın bu dünya” demek şart olurdu. Tersi durumda ise nur topu gibi bir paranoyamız var demektir; doğrudan psikologluk bir durum yani... Devletlerin psikologluğunu kimler yapar, onu da ayrıca düşünmeli…



Elbette öncelikle “Çılgın Türkler” türü kitapların hangi yaralarımızı örtmeye, hangi komplekslerimizi tedavi etmeye yaradığını, bir büyük gazetenin ana sloganı olmayı 60 yıla yakındır sürdüren “Türkiye Türklerindir” sloganının hangi değirmene su taşıdığını bir kez daha bu çerçeveden incelemek gerek.



“Ne mutlu Türküm diyene!” sözünü ise bütün bunlardan sonra nasıl dile getireceğimizi ise bir daha hesaplamalıyız.



Türk’ün Türk’ten başka dostu yoksa zaten “Ne mutlu Türküm diyene!” sözünün ne anlamı kalır ki?



İ. Mısırlıoğlu

24.07.2008

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.