1 Mayıs 2008 Dersleri - İ. Mısırlıoğlu

01 Mayıs 2008 06:47 / 2032 kez okundu!

 

Yine İstanbul ağlar, vali güler biçimde 1 Mayıs’ı “kutlamış” olduk. Tam bu noktada geçen yıl yazılmış 1 Mayıs 1977, 1 Mayıs 1978’i anlattığım, eleştiri ve özeleştiri içeren yazım ne yazık ki hala güncel kalmış oldu. Dileyenler dönüp bir daha göz atabilir.

1 Mayıs 2008 Dersleri

Toplumsal taraflar her olayda yeniden saflarını paylaşırlar. Bir politik konuda, değişik tavır alışlar olur ve saflar değişir. Köklü değişimler ise büyük birikimlerin sonunda gerçekleşir. Bir cepheden ötekine geçişler ya bıçağın kemiğe dayanmasıyla ya da karşı cephenin büyük hatalarıyla gündeme gelebilir. 1 Mayıs ve Taksim gerginliğini, gelişmenin taraflarını, bu açıdan sorgulamak ilginç olabilir.

Böylesi bir gerginliğe yol açmak elbette arzulanır bir şey değildir. Tüm dünya Türkiye’yi bugünkü görüntülerle algılayacak. Algının ne kadar etkili olduğunu ise, küreselleşmenin nimetlerini yaşarken ve aynı zamanda sorunlarıyla da boğuşan bir ülke olarak Türkiye kadar kim anlayabilir? Algı bazen her şey ise, bunu tüm taraflar bilmeli ve dikkate almalıydı. Hele borsasının bir satır düşmesine insanının düşmesinden daha önem verdiği her halinden belli olan bir hükümet başta ise…

Sendikalar gününü anlıyor ve iyi yorumluyor mu?

Küreselleşmeye ayak uyduramamış geride kalmış sendika olmak bugünün Türkiye’sinde epeyi terlemeyi gerektiriyor. Kötü olan ise kendileri terlerken, aidatlarını topladıkları işçileri de terletmeleri… Kimisi bu paraları toplayıp kötü televizyonculuk yapan faşizan kanallara yatırıyor, kimisi bir partiye bel bağlıyor ama bu sefer o parti belgesiz biçimde birkaç milyon doları başka bir ulusalcı kanala aktarınca, Anayasa mahkemesi’nden ihtar alıyor. Kimileri de hükümetin üstenci, kötü 1 Mayıs politikasına koyun figürü olarak dahil oluyor.

Yılda bir 1 Mayıs kabadayılığına çıkıp, bol keseden atıp, televizyona sık sık bu sayede çıkma hakkını iyi değerlendiren sendikacılar ise, sonunda güvenlikli biçimde Taksim’deki heykele çelenk bırakmaya razı edildi. Ardından ondan da vazgeçildi. Sokak aralarında ise radikal bile olamayan kimi grupçuklar, çocuklara taş attırıp, ucuz kahramanlıklar yaptırarak, militan bilinçlendirme operasyonu yapmış oldular. Günün züğürt tesellisi de kimsenin ölmemesi oldu.

Taksim Israrı

1 Mayıs 1977’nin ruhu bu meydanın üstünde dolaştıkça belli ki kimse rahat olamayacaktır, bu açık. Bu gerginliği toplumun gündeminden çıkarmanın sorumlusu elbette en başta hükümet idi. Üstelik bunu yapabilseydi, süreçten en çok nemalanacak olan da onlar olacaktı. Belki sınıfsal tutumun da etkisiyle, akıl tutulması o saflarda etkinliğini sürdürdü.

İşçi kesiminin bütün yıl ve yıllar oturup, ardından bu konuyu çözmek üzere bir günlüğüne aktif görünmesi elbette kabul edilemez ama sendikaların ısrarını da anlamaya çalışmak ve çözüm aramak bir siyaset ustalığı gerektiriyordu. İki taraf da bu konuda sınıfta kaldı.

Hem sendikaların hem hükümetin; kötü örgütlenme, beceriksiz taktikler sonucunda, haklı oldukları bir konuda kendilerini haksız konumlara götürmekte birbirleriyle yarıştığını görmek acıydı.

En başta sendikacıların, sendikacılığı kof söylevcilik olmaktan çıkarmaları, örneğin sivil itaatsizlik konusuna kafa yormaları gerekiyordu. İşler bir günde çözülemeyeceğine göre bu konuda uzun erimli bir hazırlık yapılmalıydı. Pasif direnişin aslında en etkin direniş olması gibi konularda ise iyi danışmanlıklara, tutarlı ve zeki politik önderliklere ihtiyaçları var.

Saksılı, çiçekli bir pasif direniş olmalıydı


Örneğin daha kalabalık bir işçi topluluğu, ellerinde birer saksı çiçek ile alana doğru yürüyebilirdi. Polis ile karşılaştıkları yerde saksıları öne dizip yere uzanmak akıllıca olurdu, estetik olurdu, etkili olurdu. Saksı çiçeklerin arkasında yerlere uzanmış binlerce kişiyi tek tek kaldıracak kadar polis bulunamaz. Bulunsa da bunu yapmaya girişenler sevimsizliği ve kazanırken kaybetmeyi göze almak zorundalar.

Böyle yapılabilseydi, o günkü taktik savaşı polis ve hükümet kazanmış gibi görünse bile ertesi gün basında çıkacak özel (ellerinde saksılar ve çiçeklerle yürüyen kalabalık; kendileriyle polisler arasına “barikat” olarak koyulmuş çiçekli saksılar; belki bunları ezerek geçen panzerler, polisler) fotoğrafları görenler, kamu vicdanında zorbalığı mutlaka mahkûm edeceklerdi. Soru şu: Sendikalarımız, Mahatma Gandhi ve felsefesini ne zaman keşfedecekler acaba?

Geriye kalıyor kitle gösterilerini dağıtma konusunda uzmanlık geliştiren polisin yöntemlerini boşa çıkarmak… Sendikalar açısından polis köpeklerine karşı direnme, gaz bombalarına karşı korunma yolları geliştirmeye yoğunlaşmak daha anlamlı olabilirdi. Bu konuda önlem almadan insanları bir yerlerde toplanmaya çağırmak ise en hafif deyimiyle beceriksizliktir, kışkırtmaya davetiye yazmaktır.

Ortamı kaçma-kovalama ikilemine hapsetmek ise polisin çok istediği, aramadan bulduğu bir şey ve onların en başarılı oldukları alan. Hem pratik anlamda hem de medya yoluyla pasif kitleleri etkilemek anlamında, istedikleri ve başardıkları bir şey. Bu çıkmaza girildiği anda, aslında mücadeleyi taktik anlamda yitirmenin de başlangıcı oluyor.

Küçük radikal sol grupçukların bu tür kaçma – kovalamaları devrim hazırlığı olarak görmesi ise anlaşılabilir ama daha büyük siyaset yapmanın yolu elbette bu değildir.

Hükümete sorular

Gelelim hükümetin kriz yönetmedeki beceriksizliğine…

Bu nasıl bir hükümet ki, kendi ayağına kurşun sıkıyor? Kendisine oy vermiş işçi çoğunluğunun karşısına pervasız biçimde konumluyor kendini?

Örneğin Ulusalcı cepheyi bölme fırsatını elleriyle ittiriyor… Tersine karşısındaki cepheyi büyütüyor, sağlamlaştırıyor… Toplumsal dengeleri kollayan, politik cepheleşmeleri milim milim gözleyen politik danışmanları yok mu bu partinin? Aslında tüm milletvekilleri böylesi bir danışmanlık işinin doğal aktörleri değil midir? Onların sesinin çıkmasına izin veriliyor mu? Onlar korkmadan eleştiri yapabiliyorlar mı? Yapılan eleştirilerin dikkate alındığını görme fırsatı veriliyor mu onlara? Kendi siyasi partisini tek adam tek parti mantığıyla mı yönetiyor yoksa Başbakan?

Ülkemizdeki, sağıyla soluyla herkesi saran otoriter zihniyet partilerin demokratik yönetilmesine ne denli izin veriyor? Sol parti hayal edenler bu zihniyeti eleştirmeden, kendileri ve geçmişleriyle hesaplaşmadan, toplumun binlerce yıllık birikiminden, kültüründen en demokratik, hoşgörülü özel örnekleri ayıklayıp yeniden topluma sunma işini yapmadan içleri rahat biçimde işlerine dönebilirler mi? Entelektüellerimizin, toplumun bilinçaltını deşmek, eleştirmek konusunda içleri rahat mı? Toplumbilimciler, toplumsal psikoloji uzmanları bu konulara kafa yormayacaksa neye yoracak?

Bu nasıl bir hükümet başarısıdır ki, işçi ve emekçi taraftarlığıyla ilgisi kalmamış birçok ismin, örgütün, gazetenin birden işçi taraftarı gibi görünmelerini sağlamıştır? Kendi eliyle kendisini işçi düşmanı cephenin baş aktörü yaparken, aslında işçilerden çoktan kopmuş kimilerinin de kendilerini zahmetsizce barış güvercini olarak göstermelerine kapı açmıştır.

1 Mayıs’ta Cumhuriyet gazetesini okuyanlar, bir işçi gazetesi aldıklarını sanabilir… DSP başkanı, genel merkezine hapsedilmiş DİSK başkanını ziyaret ederken bir işçi partisinin, tutarlı bir sosyal demokrat partinin başkanı havasındaydı. Onun, AKP hükümetine karşı olduğunu varsaydığı cepheyi, hükümetin kendi elleriyle kurduğunu, hükümet ne zaman fark edecek?

Taksim gerginliğini olabilecek en kötü biçimde çözmek bir başarı mıdır? Üstelik 1 Mayıs’ı emek ve dayanışma günü ilan etmeyi, bunu yasallaştırmayı bile, attığı yanlış adımlarla gölgeleyen bir hükümet var karşımızda. Akılcı bir çözümle, Taksim’i işçilere ve 1 Mayıs’a açmayı en çok kimler istemezdi? Düşünülmeye değer bir konu.

İşçileri Taksim’de görmeyi kimler istemez?

İşçilerin, emekçilerin, ilericilerin kitlesel bir partisinin olmadığını bilen ama olmasını da istemeyenler. Mevcut partilerin çoğunun sermayenin bir partisi olduğu gerçeğini artık saklayamayanlar… Ancak bunu da olabilecek en otoriter yollarla karşı tarafın gözüne sokanlar, akıllı olmayan burjuvalar ve onların akılsız temsilciliğine soyunanlar… Baş ve ayak hesabını yanlış yapanlar… Ya da yaptığı doğru hesabı aklında tutamayıp, ağzından kaçıranlar… Geçmişteki 1 Mayıs katliamlarında bir biçimde parmağı olanlar… Derin devletin derinliğine temsilcileri… Emniyet gücü kökenli valiler, müdürler, polisler, bürokratlar, bakanlar, bakmayanlar…

Bunların dışında karşı çıkacak kim olabilirdi? Hükümet neyi karşısına aldığının neyi arkasına aldığının da iyi hesabını yapamadı. Ya da derin devletin gücü sanıldığından da etkili ki, saf değiştirme, sınıf atlama hesabındaki hükümet partisi kapatılmamak için, bir de işçi yanlısı damgasını yememek için özel işgüzarlık içine girdi. Valinin işgüzarlığını saymıyorum çünkü örnekleri epeyi fazlalaştı. Onun güldüğü her yerde İstanbullu mutlaka ağlıyor çünkü.

Bugün Taksim, çiçekler, davullar zurnalar, serbest pankartlarla bir özgürlük ve dayanışma meydanı olabilirdi. Hükümet yeni yasasının, toplumdaki bir gerginliği kaldırmış olmanın zevkini yaşayabilir, ustalıklı politikasının keyfini çıkarabilirdi. Tek olay çıkmadan, yürümek ve sesini duyurmak isteyen haklı bir topluluğun gerçek anlamda güvenliğini alarak, polislerin de görevini iyi tanımlamış bir etkinlik kotarılabilirdi.

Ergenekon yanlıları, ulusalcılar sahte işçi yanlısı tavırlarıyla ortada kalacaklar, hükümetin bu başarısından derin rahatsızlık duyacaklardı. Onlar sadece eleştiri yapmak için yine bir yolunu bulacaklardı eminim ama geniş kitleler de kafası karışmışlık yerine, demokratlık ve özgürlükçülük konusunda bilinç geliştirmiş olacaklardı.

Bunların hiç birisi olmadı. Olanları herkes biliyor.


Vali gülerken İstanbul ağladı

Özetle yine İstanbul ağlar, vali güler biçimde 1 Mayıs’ı “kutlamış” olduk. Tam bu noktada geçen yıl yazılmış 1 Mayıs 1977, 1 Mayıs 1978’i anlattığım, eleştiri ve özeleştiri içeren yazım ne yazık ki hala güncel kalmış oldu. Dileyenler dönüp onu bir daha okuyabilir: 1 Mayıs, Toplumsal Akıl ve Nuhungemisi'nin Tanıklıkları

Özgürlüğü yaşamanın da, yaşatmanın da kolay olmadığını, gelecekte de olmayacağını bilmek insanı hüzünlü kılıyor. Aktarılmış deneyimler, yapılmış eleştiriler ve önerilmiş yenilikler ise, şu sıra elimizden gelen tek şey... Belki de gerçek züğürt tesellisi bu.

Herkese özgürlük arayışında özgür bir yol dileğiyle, nice 1 Mayıs’lara…

İ. Mısırlıoğlu

01-05-2008

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz+:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.