TÜRKÇE YETERSİZ BİR DİL MİDİR?
27 Eylül 2020 01:07 / 6703 kez okundu!
10 yıl önce yazılmış bu yazıda "dilimiz vatanımızdır" deniyor, 20 dil bilen bir Belçikalı'nın "Türkçe en mantıklı dildir" demesi anlatılıyor. Nişanyan'ın 10 yıl içinde nereden nereye geldiği de bugün için anlamlı elbette... 10 yılda değişen ve değişmeyenleri anlamak için yazıyı dikkatinize sunuyorum.
****
TÜRKÇE YETERSİZ BİR DİL MİDİR?
Annemden duyduğum bir söz var, dilli dibek. Daha çok kardeşim Pervin için kullanırdı. Çünkü o, boyuna posuna bakmadan açardı ağzını, yumardı gözünü ve epeyi büyük sözler ederdi. Herkes onun avukat olacağını düşünürdü… Bir anlamda oldu da… En azından İzmir çukurunda ne kadar mazlum varsa onlara el uzatıyor, haklarını savunuyor. Üstelik dilli dibek olmanın avantajını da kullanarak…
Sanırım en çok dilli dibeklere sormalı, dilimiz yeterli mi, değil mi diye.
***
Yetersiz demek çok doğru değildir. Tıpkı yeterli demenin tam doğruyu yansıtmaması gibi…
Diller bir amacı değil, bir yolu andırırlar. Yani olmuş, bitmiş bir şeyden değil, gidilen bir şeyden söz ediyoruz demektir.
Türkçe de yıllar içinde bir sürü kılığa girdi, bir sürü komşusunun kapısını çaldı; değişik birçok yola girdi, çıktı; patikaları denedi, ovalardan geçti, denizleri çok sevemedi ama şimdilerde bir kaç şeritli, geniş otobanda ilerlemekte.
Cumhuriyetle birlikte önce güneş-dil teorisinin kapısını çaldı, sonra bundan çabuk geri döndü. Doğu’ya, İslam’a, Araplara kızgınlığından olsa gerek bir dönem diline biber sürmeye çalıştı, onların adının geçmediği kuş dillerine merak saldı. Sonra durup nefes aldı, Orta Asyalı geçmişine bakraç salladı, bir miktar eski kökler çekti derinden, onları alladı, pulladı satışa çıkardı. Bir kısmı satın alındı, dolaşıma girdi, tutundu, bir kısmı da depolandı, oralarda küflendi.
`Arı dilciler`in önemli bir kesimi, dilin tektipleştirmedeki rolünü iyi gördüler ve bunu değerlendirdiler. Muhafazakâr dilciler ise siyasette de aynı çizgide olmayı doğal karşıladılar, tersi onlara büyük bir çelişki gibi göründü. Dil geliştirmenin ucunu kaçıran dilli dibeklerle, onlarla dalga geçerken ironinin dibine çok vuranların sesi fazla duyuldu ama arada bir gri tonlarda gezinenler epeyi sessiz kaldı.
Türkçe’yi sömürgeciliğin dili yapmak isteyenler kimi zaman devlet gücüyle, kimi zaman milli eğitim almış fabrikasyon elemanların ezber gücüyle hamleler yaptılarsa da artık bir orta yol bulundu ve mutedil yaklaşım, iklime hâkim oldu.
Eskinin dil tartışmalarını okumak epeyi yararlı. Nazlı Ilıcak ile Uğur Mumcu’nun, Tercüman ve Cumhuriyet gazetelerinin bir tür dil savaşı gibi geçen yazılarını anımsamalı. Onun öncesinde de Nurullah Ataç’ın kalem savaşlarını…
Eskiden Türkçenin arılaştırılmasına karşı çıkanlar, şimdiki yazılarında yine bu arılıkla dalga geçiyorlar ancak ilginç olan, bunu yaparken kullandıkları sözcüklerin % 60’ı, o dönemin fabrikasyon üretimlerinden, halkın beğenip kullanıma soktuklarından yani.
Yine bir dönem Farsça, Arapça sözcüklerin tedavülden kaldırılması savaşında, cephe gerisinde savaşmış ve yaralı sözcükleri tedavi ederek dolaşıma sokmuş birileri –ki bunların çoğu şairdir, edebiyatçıdır- bugün başarılarının tam tadını çıkaramıyorlar gibi. Yurtdışında Türkçe eğitim veren okullar açılıp saçıldıkça memnuniyetlerini gizlemeyenler, bu misyonerliği iyi, başka misyonerlikleri ise öteki yaparak kötü sayıyorlar nedense.
İkisinden de korkmamak, yasaklara sığınmamak, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarının hangi trajedileri doğurduğunu ve hangilerinin gizlenmesine yaradığını unutmamak gerektiğini sanki anlamış gibiyiz.
Dilimiz vatanımızdır
Türkçe eskiye göre daha geniş bir yolda yürüyüşünü sürdürüyor. Doğrusu da bu belki. Komşularından almalı ve vermelidir. “Türkçe elden gidiyor” paranoyalarına düşmeden, bunu yapanların da bilerek bilmeyerek başka amaçlara hizmet ettiğini unutmadan sevmelidir dilini. Dilini geliştirmek için çok çalışmalıdır ama arınmak sevdasına yeniden düşmemelidir. Bir dil ne kadar "başka dillerden arınırsa" değil“, "başka dillerden de çok sayıda sözcüğü sindirebiliyor ve kendi içinde sorunsuz taşıyabiliyorsa" o kadar zengin bir dil sayılır. "Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası açmadan önce, Agop Dilaçar’ı, Sevan Nişanyan’ı düşünmeli ve Türklerin çoğunlukla uzak durduğu alanlarda Türkçe’yi geliştiren bu isimlerin dillerinin ve kültürlerinin bu topraklardan yok olmaması için de çalışmanın, bir vicdan borcu, bir yurttaşlık ödevi olduğunu anımsamalıdır.
Üstelik biliyoruz ki Türkçe kendi dilini yüceltmek için başka dillerin üstüne basmasına gerek olmayacak kadar büyük bir dildir. Başka bir dil grubunda olan ama Anadolu kardeşliğimizin bir parçası olan Kürtçe’nin önündeki engelleri kaldırmak da aslında belki en çok Türkçe’nin görevidir. Bu topraklarda bir dili bastırmak gibi olmadık işlere imza atmaya çalışanlar da çünkü bizden çıkmıştır, tıpkı bir halkı yüz binlercesiyle tehcir edip dünyaya dağıtanların da bizden olması gibi…
Dil günlük yaşama karşılık veremezse, günlük yaşamı ilerletemezse, değişimlere yanıt veremezse, işte o zaman yetersiz kalır.
Ayrıca bir dil, bir toplum yeni alanlarda çalışıyorsa, yeni sınırları zorluyorsa ancak yeni sözcükler üretebilir, gerisi yalan olur. Kendisinin üretmediği kavramları ısrarla kendi diline çevirerek anlamayı nereye kadar sürdürebilir bir toplum? Sen üretmemiş de olsan, bilgisayar sözcüğü çok tutar ama ölü sözcükler mezarlığına bu kadar yatırım yapacak denli zengin olmadığımızdan, elektrik, televizyon kendi alanından akar gider. Birileri ise akıntıya karşı yüzmeyi önerir durmadan.
Felsefeyi hayatın her alanından silmişsek; hastalıklı bir fen tutkusuyla edebiyatı küçük görmüşsek, ama neredeyse herkesi şair ilan ederek şiiri ve şairleri aşağılamayı ve bu alanı çöl yapmayı sürdürüyorsak; ülkenin ozan geleneğini, dengbej geleneğini geliştirip büyütemiyorsak; teknolojik alanda gelişimimiz yavaş ise, önce Nobel edebiyat ödülünü “her şey” sanıp sonra da fikirlerinden dolayı çok da “beğenmediğimiz” bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yazar bu ödülü kazandığında da onu ve ödülü aşağılamaya çalışıyorsak; evet bir sorunumuz var demektir ama galiba ağırlık dilden çok zihniyettedir.
“Türkçe en mantıklı dildir!”
25 yıl kadar önce Belçika televizyonunda bir programda rastladığım ilginç bir saptamayla bitireyim yazıyı.
İçinde Çince, Arapça, Rusça ve Türkçe’nin de olduğu 20 kadar dil bilen bir kişiye, sunucu bir soru sordu: - Bu kadar dil biliyorsunuz. Söyler misiniz, en kolay dil hangisidir?
20 dil bilen kişi kısacık düşünüp yanıtladı: - “En kolay” demek pek doğru olmayabilir ama Türkçe en mantıklı dildir. Türkçe’de bir kuralı öğrendiğinizde, dilinizi hızla geliştirebilirsiniz. Örneğin İngilizce’nin tersine, kural dışı olan şeylerin oranı çok düşüktür.”
Bu sözlere nasıl yaklaşacağınız önemlidir. Sözler, Türkçe’yi kötülemek için de kullanılabilir, tersine övmek için de… Bize düşen ise, dilimizin dış dünyada nasıl algılandığı üstüne küçük bir tanıklıktır.
Bu tanıklığı aktarırken içimin acısını da bastırmaya çalışıyorum. Yazılarını ısrarla yanlış anlamaya çalışarak, onu Türklük düşmanı sayıp, öldürtmeye kadar giden bir yola ittirdiğimiz, arkadaşımız Hrant Dink geliyor aklıma. Onun 3. ölüm yıldönümünde bir kez daha anlıyorum ki, her şey dille başlıyor, dille bitiyor. Özetle, dilli dibek olmayı başkalarına bırakmamalıyız.
İlhami MISIRLIOĞLU
18.01.2010 - İstanbul



