"İzmir'e sahip çıkalım!" sözü ne anlama geliyor? -1
22 Ocak 2009 21:52 / 2601 kez okundu!
Yerel seçimler yaklaştıkça çevremizde daha sık duyduğumuz sözlerden birisi de “İzmir’e sahip çıkalım!” sözleridir. İyi de herkesin kendine göre yorumladığı bu söz gerçekte ne anlama gelmektedir? Bu yazımın ilk bölümünde, bu sözlere değişik kesimler, değişik kişiler ne anlam yüklüyor, onları irdelemeye çalışacağım. Yerel seçimlerde İzmir'in özel durumu gösteriyor ki başabaş bir seçim olacak. Bu nedenle atılacak her adımın, söylenecek her sözün önemi var. İzmir'in sahibi var mı? Sahibi olmalı mı? Sahip çıkanlar nasıl çıktı? Çıkmak isteyenler ne planlıyor?
“İzmir’e sahip çıkalım!”
Bu sözü kimler, ne anlamda kullanıyor?
İzmir’deki bugünkü belediyeye destek olanlar, bugünkü belediyeyi eleştirenler, insanlarımızı genel olarak politikayla ilgilenmeye davet edenler, belirli bir politik doğrultuda İzmirlileri etkilemek isteyenler, kişilerde bilinçli ya da bilinçsizce bir sivil toplum düşüncesi yaratmaya çalışanlar, İzmir ve çevresiyle ilgili her hangi bir sorunu eleştirenler, gördüğü bir sorun karşısında duygulanıp, etkilenip bir çözüm yolu bulamadığı için imdat çığlığı atanlar, vb…
Evet bu kişilerin neredeyse tümü, yazılarının başında, sonunda ya da ortasında mutlaka “İzmir’e sahip çıkalım!” sloganını kullanıyor. Şimdi bakalım kim, hangi psikolojinin ya da politik dürtünün etkisiyle bu slogana sarılıyormuş? Bir kaçını inceleyelim…
İzmir’deki bugünkü belediyeye destek olanlar: Belediye hangi partiden olursa olsun, her zaman çevresinde kendisini zaten desteklemiş, politik olarak angaje kesimin dışında da bir sempatizan kesim yaratır. Bu durum güce yakın durma, “gerçeği” kavradığı için sahiplenme, akrabalık ilişkileri, nemalanma istemi vb. değişik nedenlerle açıklanabilir. Böylece aynı partiden olan ya da yukarıdaki nedenlerle belediyenin o anki politik çizgisine yakın olanlar bu sözcükleri dilinden düşürmezler. “İzmir’e sahip çıkalım!”
Bu bir anlamda uygulanan yerel politikanın da onaylanmasını istemektir. Yapılan işler İzmir’in “gerçekten” “yararına” ise, bu slogan anlamlıdır, değilse yapılan sadece “İzmir’e yanlış sahip çıkılmasına” destek olma çağrısından ibaret kalır. Hangi işlerin gerçekten İzmir yararına olduğu ise demokrasilerde hep tartışmaya açık olacaktır.
Siyasiler, akademisyenler, teknisyenler, medya, sivil toplum; hangi işlerin gerçekten İzmir’in yararına olduğu konusunu farklı açılardan ele alıp tartışmalıdır. Sonuçta ise işin toplamından etkilenen halk, yeni seçimde izlenen politikayı onaylayacak ya da reddedecektir.
Görüldüğü gibi “İzmir’e sahip çıkalım!”sloganı kimin kullandığına bağlı olarak oldukça politik bir içerik kazanabiliyor.
Ne yaparsak çağdaş belediyecilik olur?
Genel olarak yolların yapılması, sahil yolu, metronun genişletilmesi, çocuk parkları, kaldırımların düzenlenmesi, çöp tenekeleri çağdaş bir kent anlayışının olmazsa olmazlarıdır. Bunları yaptığı için iyi belediye olunmaz ama bunları yapmazsanız kötü belediye olursunuz. İyi belediye olmak için fark yaratacak işler planlamak ve yapmak gerek. Dünya’ya, Türkiye’ye, yakın çevremize iyi bakalım ve olumlu işleri örnek alalım…
AB destekli kaç proje yürüyor İzmir’de? Sudan korkan İzmir’i suyla, yanında uyuyan denizle buluşturacak hangi projeye imza atıldı? Benzeri hangi projeler cebimizde? Turizm açısından yörenin en renkli ismi olması gereken İzmir’in gerçekten hak ettiği bu mu? Belediyenin öncülüğünde, İzmirli iş adamlarını ikna ederek kentimizde kaç tane kültür projesine girişildi? Hangi büyük yatırımın temeli atıldı? Bütün büyük yatırımları İstanbul’a ve başka yerlere kaptırmak sadece politik tercihlerle açıklanabilir mi?
Bir ara İzmirli genç iş adamlarının bir projesi vardı: “İzmir Bilişimle Kalkınacak!” Bu konuda belediyeler ne yapmıştır, ne yapmalıdır? İnterneti, bilgisayarı daha da yaygınlaştırmak için daha başka neler yapılabilirdi? Örneğin 2023’de bilişim sektöründe ülkemiz nerede olmak istiyor? Bu ligde, nerede olmak istiyorsak onu planlayalım ve yapalım. Bunu başardığımızı, başaranların bir kısmı belki o sırada göremeyecektir ama bugün o hayali kurmak ve ona katkıda bulunmak da yetmez mi?
Antik çağdan kalan Agora’yı, Bayraklı’daki ilk yerleşim bölgesini, yeterince değerlendirdik mi, koruma altına aldık mı? Oraların devletin başka kurumlarına bağlı olmasını gerekçe yapmak inandırıcı olabilir mi? İzmir halkını, İzmirli çocukları kendi geçmişiyle buluşturmak için seferber olduk mu? İzmir’in bir yap-boz tahtasına çevrilmemesi için gelecekte nasıl kesin önlemler alınabilir? İzmirlilerin yanıt araması gereken sorulardan sadece bir kaçı…
Üstelik bu söylediklerimizin tümünü belediyenin yapması da zorunlu değil, üstelik mümkün de değil. Elde edilen sonuçlardan ve varılan durumdan İzmirli iş adamlarımız da, sivil toplum kuruluşlarımız da en az belediye kadar sorumludur.
Kötü siyasi partiler yasasına, berbat seçim yasasına, adaletsiz ve insafsız baraj sistemine, belediyeleri adeta şeffaf olmamaya çağıran, koyulmuş kuralların hülle ile aşılmasına yönlendiren belediyeler yasasına, devlet ve yerel yönetimler arasındaki çelişkilere, klasik bürokrat tanımının artık çağdışı kalmış yorumlarına ve zamanın ruhuna ayak uyduramamış yasalarımıza ve hukuk adamlarımıza rağmen diyoruz ki, iyi ki demokrasi var ve bu konuları dile getirebiliyoruz.
İşte bu nedenlerle bugün İzmir’deki yerel iktidarın destekleyicileri arasında İzmir’e sahip çıkalım sloganını kullananların yaygın olduğunu biliyoruz. Ancak yukarıdaki bir çok soruya doyurucu yanıt veremeyenlerin, sahiplik mekanizmasını kendi yararları için dillendirmeleri çok inandırıcı olmayacaktır.
İzmir’deki bugünkü belediyeyi eleştirenler: Belediye hangi partiden olursa olsun, her zaman karşısında pek de zayıf olmayan bir muhalefet bulur. Bazı durumlarda belediyeler ağzıyla kuş tutsa özellikle muhalif çevreye yaranamaz. Yaptığı her şey, attığı her adım mutlaka başkalarının yararına, bir kısım insanın da zararınadır. Bu durumda belediyenin yaptıklarını eleştirmek ve “İzmir’e sahip çıkalım!” demek kaçınılmazdır. Bu slogan, “gelecek seçimlerde mutlaka devrilmesi gereken” belediyenin kapısına durmadan indirilen bir koç başı gibi sürekli dilde dolaşır. Bizde demokrasi kültürü yeni yeşermiştir, hoşgörü ise geleneklerimizde yoğundur ama geleneklerimizin olumlu yönlerini unutup, en tutucu, en maço, en katı yönlerini ne yazık ki el üstünde tutuyoruz ve bu da gündelik politikamıza her adımda yansıyor. Eğer o belediyeyi biz seçmediysek ve o belediye kimi olumsuz işlerin yanında iyi bir iş de yaptıysa, öldürseniz bunu itirafa yanaşmayız. Sanki gerçeği kabul etsek büyük günah işlemiş olacak gibi hissederiz kendimizi… Ya da bir konuda tutup belediyeyi övseniz, belediye karşıtları, “sen o partiden değilsin ama nasıl belediye bu konuda iyi yapıyor, dersin?”diyerek sizi aforoz ederler, söylediklerinizin içeriğine bakmadan hem de… Neden? Çünkü “İzmir’e sahip çıkıyorlar!”
Örneğin AKP’nin İzmir için yürüttüğü ilginç ve etkili kampanyayı yılbaşı civarında basından izledik. Söylenenlerin bir çoğunun altında kendi imzam varmış gibi hissettim. Ancak eminim ki bir çok kişiye göre demagoji yapılıyor, tutamayacakları sözler veriliyor, başarılı bir reklam kampanyasının, iyi bir metin yazarının gazına geliniyor... Herkesi, verdiği sözler ve sonra ona uyup uymadıklarına göre yargılamak zorundayız. Demokratik sistemin özü böyle bir şeyi gerektiriyor. Ancak bizdeki alışkanlıklar şöyle: kendisi mutlaka doğru söylüyor, başkaları ise mutlaka öyleymiş gibi yapıyor... Dayandıkları şey ne? Sadece kendi söyledikleri...
İzmir’in elbette bir yenilenmeye ihtiyacı vardır. AKP yönetime gelse, zamanında İzmir’i yönetmiş kimi muhafazakar belediye başkanlarından daha mı kötü yönetecektir? Ya da şimdiki başkandan? Bu politik rakiplerden kimin inandırıcılık sorunu daha büyüktür, üstünde düşünülmeğe değer. AKP’lilerin diğerlerinden daha çok sorunlu olduğu ise kanımca artık bir kent efsanesidir. Bu noktada aşırı politik karşıtlıklar üzerine kurulu taktik ve stratejilerin başarısız olduğunu geçmişte gördük, muhtemelen gelecekte de göreceğiz.
CHP ya da DSP’liler sanki Türkiye satılıyormuş, şeriatçılar iktidara geliyormuş havasını yaratarak kampanya yapacaklarsa başarısızlığa mahkûmlar demektir. Genel seçimlerde bunu birkaç kez denediler, her kez daha kötü biçimde yenildiler. Bu toplumun önemli bir çoğunluğu şeriata, din devletine gittiğimiz ve bunun da AKP eliyle yapıldığı fikrini tutarlı, inandırıcı bulmuyor. Bu konudaki en militan kesimin bile toplam oranı CHP’nin son aldığı oylar kadar değildir. Çünkü onun tabanında, ona oy veren kitlenin de köprüsünün altında epeyi sular aktı. Aziz Başkan da biliyor ki seçimlerde oylanacak olan kendi icraatları değildir ama kendisinin ve partisinin izlediği toplam yoldur.
Gelelim AKP’ye… Genelde esen rüzgar onların değirmenine ciddi biçimde un olarak dönüyor. Genel medyanın yansıtmadığı gerçek budur. Aptal bir iki büyük gazetenin ya da televizyonun beceriksiz çizgisini ülkedeki eğilim sanarak geçmişte hata yapanlar, gözleri dönmüşçesine aynı hatanın içinde olduklarından görme şansları yok ama toplumun hücrelerindeki dinamik onları onaylamıyor.
Mesele yaşananlar kadar, onların toplumda nasıl algılandığıdır da… Dünyanın gördüğü en büyük kriz karşısında, “teğet geçecek”, “önleme gerek yok” rahatlıkları sergilenmiş de olsa, krizin etkilerini kendi derinliğinde hisseden halk durumu görüyor. Ancak aynı zamanda her şeye rağmen daha ağırlarını da yaşamış bir toplum olarak, faturayı haklı biçimde daha çok uluslar arası gelişmelere kesiyor. Buna kızabilirsiniz ama görmek zorundasınız. Yani “kriz geldi, oh nihayet, bunların balonunu patlatacağız” balonuna binenler yine hüsrana uğrayacaklar.
Yeni rüzgâr
Alevilerle ilgili açılımlar, çok büyük olmayabilir, abartılı sunulabilir ama tüm ülkede olduğu gibi İzmir’de etkili olacaktır. “Bunlar seçim yatırımıdır” diyenlere verilecek yanıt bellidir: “80 yıldır bu seçim yatırımını siz niye yapmadınız kardeşim? Ayrıca da, demokrasi böyle bir şeydir zaten… Yoksa siz yanlış mı anlamıştınız?”
Sorun şudur: “Bu minicik adımlar, yapılan toplantılara Başbakan’ın katılımı, güzel konuşmalar yapması, henüz Alevilerin derdine çare olmasa da, ilk kez insanlarda, Alevilerin bu toplumun eşit fertlerinden olduğu hissi uyanmıştır. Özellikle Sünni tandanslı kesimlerde... Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerini ve davranışlarını önemseyen geniş bir çevrede yankılan bu sözler onların yüzyıllık bilinç altlarında bir milimlik kıpırdanma bile uyandırdıysa, bu çok önemlidir. Bunun önemli olduğunu anlamak için bu toplumda Alevilerin yıllardır yaşadıklarının çok küçük bir kısmını yaşamak yeterlidir. Kapısı çarpılanmışlık duygusunu anlamak için onu yaşamalarını yine de kimse için dileyemem. Bunu Alevi olmayan bir vatandaş olarak söylemenin daha da önemli olduğunu düşünüyorum. Yani daha önceden Erdoğan’ı desteklememiş, tereddüt etmiş Alevilerin bu seçimde biraz rahatlamış olarak davranacaklarını beklemek yanlış olmaz. Bu durum ise AKP için daha önceden ulaşılamayan yeni bir oy kaynağıdır ve meşrudur.
Kürtlerle ilgili açılım ise kimsenin reddedemeyeceği boyutlardadır. Açılımın “tam istediğimiz gibi” olmayışını, “seçim yatırım” sayılmasını, bir anlamda kapıya bırakılmış iki kilo kömür niyetine yorumlandığını görmek insanı sadece gülümsetiyor artık. Eğer AKP tam senin istediğin işleri yapsaydı zaten senin partin olmuş olurdu ve böylece de zaten aldığı bugünkü oyları alamazdı. Kitle partisi olmak böyle bir şeydir. Ama sen AKP’yi dinci parti olarak görmeye devam edersen, toplumu okumayı ve anlamayı başka bir bahara kadar zaten ertelemişsin demektir. Yapılanları “seçim yatırım” sayan düşünceyi ise kimsenin ciddiye alması mümkün değildir. Bunu böyle görenlerin, böyle diyenlerin kendilerine taktıkları tumturaklı adlar (Cumhuriyetçiler, Ulusalcılar, Solcular, Marksistler, Komünistler vb.) ise çok uzun zamandan beridir zaten halkın umurunda değil. Böyle giderse de bilinmelidir ki daha bir süre olmayacaktır.
İzmir'deki Kürt topluluğunun son gelişmelerden (Şeş TV, üniversitelerde Kürtçe kürsü kurma girişimi vb.) olumlu etkilendiğini ve eskisinden biraz daha fazla olarak AKP'ye destek verebileceğini söylemek için falcı olmaya gerek yok.
AKP, Ordu karşısında, demokratların umduğundan çabuk biçimde geri adım atmış da olsa, kendisini destekleyen kitle farkında ki ordu eski ordu değil, ortaya dökülen silahlar ve general eskileri, onun imajını epeyi zedeledi. Bu noktada uzlaşmaya yanaşan sadece AKP değil, doğrudan ordunun kendisidir de… Hukuk içi kalma gayreti, tüm kurumlarda AB süreciyle biraz daha güçlenebilseydi keşke… Görüldüğü gibi bu kadarı bile, yarım yamalak da olsa etkili olabiliyor.
Ergenekon konusunda kimi yalpalamaları olsa da, bunlar genel siyasette anlaşılabilir şeylerdir. Şemdinli de kendisini orduyla uzlaşmak zorunda hisseden AKP, oradaki gerilemesini, prestij kaybını az da olsa sonradan gidermeyi başarmış ve bir kısım liberal ve demokratın da –üstelik seçimlerin yerel olmasının da itici gücüyle- desteğini almaya ya da bunu sürdürmeye yakın durmaktadır.
Yani toplumun değişik kesimlerini, değişik açılardan hoşnut etmesi, kimi yolsuzlukların üstüne gitmede biraz beceriksizlik ve cibilliyet kararsızlıkları göstermiş de olsa, Buca’da, Akfırat belediyesinde yapılan göz altılar bir demagojiyi zedelemiştir: “Bunlar sadece CHP’li belediyeleri yolsuzluktan tutukluyorlar.”
Bu belediyeler yasasıyla aslında isterseniz her belediyeyi yolsuzluktan suçlayabilirsiniz. Ancak buna rağmen bazıları yolsuzluk meselesini fazla ciddiye aldıysa da onların tepesine binmekte tereddüt etmeyeceksiniz. Toplum için “Deniz Feneri” olmanın da bir bedeli var elbette…
Ana muhalefet olmayı esas olarak Avrupa Birliği'ne bırakmış muhalefetin başarısız taktikleri ise AKP’nin işini hem ülke genelinde hem de yerelde çok kolaylaştırıyor. Başarısız olurlarsa bundan sadece kendileri sorumlu olacaktır çünkü rakipleri onlara zaten istediklerini altın tepside ikram etmiş durumda. Mesele bunu bir zafer edasına dönüştürmeden, bir devir teslim, bayrak yarışı havasında algılamak ve sunabilmek.
İşte AKP’nin (Yeni Yılda Yeni İzmir) başlıklı başarılı kampanyasının en başarısız noktası belki de burada aranmalı. Şimdiye dek başta CHP, DSP olmak üzere başka partilere oy vermiş İzmirlilerden bir miktar oy almadan AKP İzmir’de kazanamaz, bu çok açık. Bunu yapabilmesi ise dilin ve psikolojinin önem taşıdığı bir alana sokuyor onları.
Evet her parti seçim zamanı bol bol vaadde bulunur ama bu vaadler onun genel inandırıcılık çarpanıyla çarpılır. Yoksa bir marjinal parti sadece vaadlerle kolayca bir kapı açardı kendisine… Ama öyle olmuyor. Yukarıda da anlattığım gibi, genel havanın, izledikleri politikanın etkisi onları yeni kesimlere yaklaştırıyor.
Ancak, mesele “Mazi kalbimde bir yaradır!” biçiminde sunulursa, yeni kesimlerin vereceği oylar ellerine yapışır. Zaten seçim sonuçlarını tahmin edebiliyoruz… Kazanan ufak bir farkla kazanacak, kaybeden de öyle… Bu durumda bir tek oyun bile cidden kıymetli olacağı seçimlere gidiyorsak, o zaman birebir konuşmanın, doğru yaklaşımın, itici olmayan sözlerin önemi daha da büyüyor.
İzmir her devirde tangosunu yapmayı bilir…
Ticareti küçümseyerek geçmişte nasıl yanlışlar yapıldığını sonra da milli burjuvazi oluşturmak için azınlıkların nasıl ensesinde boza pişirildiğini unutmayalım. Oluşmuş milli burjuvaziyi yeterince milli bulmama, onun politikasında burjuvaziye özgü ataklık ya da sallantılar oluştuğunda da, onun Anadolu muhafazakarlığı kökenini algılayamayıp, onu şeriat peşinde koşmakla suçlayarak kendi kendini batırma biçimindeki kötü politikaların ve politikacıların devri artık bitmelidir.
İnsanları giysileriyle, dilleriyle, etnik kökenleriyle yargılama devri kapanmalıdır artık. Örnek almak isteyenler ABD’deki başkanlık devir tesliminin demokrasi açısında öğrettiklerine bakabilirler. Hala birilerinin başörtüsüyle uğraşanlar, el sıkmayan, Cumhurbaşkanı'na alışamayanlar aslında demokrasiyi de içlerine sindirememişler demektir.
1000 yıl önce buralara ayak basmış Türkleri düşünelim ama kentimizin 1000’lerce yıllık geçmişini sadece Türk'lere indirgemeyelim. Üstelik bu gün Kadifekale’sinde, varoşlarında yaşayan Kürtleri de unutmayalım.
Yerelde ise mesele şudur: 1000 yıl önce gelen atlılar, atlardan inip gemilere bindiler ve ufka açıldılar…. Bugün bakalım, atlar nerede? İzmir’de atçılık ne durumda? Peki gemiler nerede? İzmir’de liman ne durumda? Gemiciliğimizde İzmir’in yeri ne? Ayrıca gemiciliğimiz genelde nasıl? İzmir’in yeni ufkunda ne var? İzmir turizmle mi, bilişimle mi, denizcilikle mi atağa kalkacak?
İzmir her devirde tangosunu yapmayı bilir… Bunu yaparken efeler gibi oynamayı da ihmal etmez, karşı kıyıya yollamış da olsa, rebetiko kültürünü de yaşatır. Varoşlarındaki Kürtçe ağıtlara da gönül kapısını açar...
İzmirli, hangi belediye başkanı ya da partiyle dans ederse etsin, önemli olan, her dönemin tangosunda zerafet eksik olmasın, hep estetik kazansın. Kentte yaşayanlar gerçek kentliler olsun ve kendisinin Almanya’da düştüğü durumları kendisine Doğu’sundan gelenlere yaşatmasın. Türkiye’nin ilerici ufku olmayı sürdürsün… Ve bu ufkun hakkını versin.
Bu kararların kişisel ve toplumsal bazda sorgulanacağı günlerdeyiz. Sorgulamayı sürdüreceğiz. Herkese kolay gelsin.
İlhami Mısırlıoğlu



