|
hurkus
|
Hapishanelerde, karakollarda ve sokakta kolluk güçleri tarafından yapılan işkenceler, bu işkenceler sonucu meydana gelen ölümler, yaralanmalar yakın süreçte büyük bir artış göstermiştir. Bu konuda yaşanan gelişmeleri ve Gebze Cezaevinde kadın mahpuslara yapılan saldırıyı büyük bir endişe içerisinde takip etmekteyiz. Yaşamın her alanına yayılan işkence ve şiddet olaylarını ve bu olayların sorumlularını kınıyor, etkili olarak soruşturulması ve sorumlularının ortaya çıkartılarak cezalandırılmaları ve bu tür olayların tekrarının engellenmesi için acil önlemler alınması noktasında yetkilileri göreve çağırıyoruz.
Cezaevi Komisyonu olarak özellikle hapishanelerdeki şiddet olaylarına dikkat çekmek istiyoruz. Gebze cezaevinde yaşanan saldırı olayı ve olaya gerekçe yapılmaya çalışılan şeyler dışarıda yaratılmaya çalışılan ırkçı dalganın hapishanelere de bilinçli bir şekilde yansıtılmakta olduğuna işaret etmektedir. Demokratik kamuoyuna ve farklı kimliklere yönelik baskılar daha tehlikeli bir şekilde içeride de tutuklulara uygulanmaktadır.
Bu baskıların içeriye yansıması bazen keyfi uygulamalarla yasal hakların engellenmesi, bazen fiziki saldırılar ve bazen de sözlü tacizler şeklinde olmaktadır. Bu konuda birçok hapishanede benzer örnekler yaşanmış ve son olarak Gebze hapishanesinde adli tutuklular tarafından yapılan saldırıyla linç kültürünün ne derece tehlikeli olduğu bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Kadın tutukluların slogan atmalarını gerekçe göstererek erkek adli tutuklular tarafından ilk etapta sözlü taciz olarak başlayan saldırı, hapishane idaresinin gerekli önlemleri almaması nedeniyle fiziki saldırıya dönüşmüştür. Sözlü taciz ve saldırının yaşanmasından bir gün sonra erkek adli tutuklular kadın tutukluların koğuşlarının kapısına kadar gelmiş, camları kırmış,9 kadın tutukluyu yaralamıştır. Olay esnasında hiçbir şekilde ne asker ne de gardiyanlar duruma müdahale etmemiş, saldıran grup birkaç saat sonra kendiliğinden saldırıya son vermiştir. Hapishane idaresiyle görüşen aileler neden askerin olaya müdahale etmediğini sorduklarında aldıkları cevap çok düşündürücüdür.' Adamlar çatılara çıkmışlar, ne yapabiliriz'. Hâlbuki biz bu ülkede hapishane idarelerinin gerek askerle gerekse de gardiyanlarla tutuklulara istedikleri zaman nasıl müdahale ettiklerini 19 Aralıktan, Buca’dan, Ulucanlardan, Bayrampaşa’dan çok iyi biliyoruz.
Bu saldırı göz göre göre meydana gelmiştir. Sözlü saldırıların yapıldığı ilk gün hapishane idaresiyle görüşen kadın tutuklular önlem alınmasını talep etmelerine rağmen aldıkları cevap 'milli duyguları kabarmış, ondan dolayı tepki gösteriyorlar' biçiminde olmuş ardından ikinci günkü fiziki saldırı gerçekleşmiştir. Dışarıda gerçekleşen linç olaylarına 'Halk haklı ve yerinde bir tepki göstermiştir' diyen. Zihniyet buradaki saldırıyı da 'milli duyguları kabarmış, ondan dolayı tepki gösteriyorlar' şeklinde karşılamıştır.
Bilindiği üzere bundan kısa bir süre öncede Engin ÇEBER yasal bir dergi dağıtımı esnasında gözaltına alınmış, karakol ve hapishanede gördüğü işkence sonucunda hayatını kaybetmiştir. Bu olayın yaşanmasının ardından Adalet Bakanı Mehmet Ali ŞAHİN basın önüne çıkarak bir şaşkınlık ifadesiyle olaydan dolayı Engin ÇEBER'in ailesinden özür dilemiştir.
Burada bizim dikkatimizi çeken şey bakanın olay karşısında düştüğü şaşkınlıktır. Bu iki anlama gelmektedir. Birincisi ya bakan gerçektende hapishanede ve karakolda işkence yapıldığını ilk kez görmekte ve bundan dolayı şaşkınlık duymakta ki bu daha büyük bir sorun anlamına gelmektedir. Oda şu ki bakan birinci derece sorumlu olduğu kurumlardan haberdar değil, idaresindeki personelin neler yaptıklarını bilmemektedir. İkincisi ise böyle işkence olaylarının yaşandığını bilmekte ve buna rağmen herhangi bir önlem almaya gerek görmemekte ancak Engin Çeber’in ölümden sonra sadece ülkenin Avrupa gözündeki itibarını koruyabilmek için böyle bir tutum sergilemektedir. Hangi ihtimalin daha kötü olduğunun kararını kamuoyuna bırakıyoruz.
Bu ülkede işkencenin varlığını görmek için illa ki ölümlerin yaşanması gerekmemektedir. Biz insan hakları savunucuları olarak işkenceyi sadece fiziki saldırılardan ibaret görmüyoruz. Cezaevlerinde ve özellikle F tipi hapishanelerde mahpuslara yıllardır ağır tecrit uygulamalarıyla, disiplin cezalarıyla, insan onuruyla bağdaşmayan uygulamalarla işkence yapılmaktadır. İmralı’da 9 yıla yakın bir zamandan beri tek başına tutulan Abdullah ÖCALAN'a uygulanan ağır tecrit koşullarına ek olarak son günlerde fiziki saldırılar yapıldığı kamuoyuna avukatlar tarafından bildirilmiştir. Bakanın bunları da görüp müdahale etmesi gerekmektedir.
Yaşananlardan sonra aynı sorunların devam etmesi durumunda bakanın özrünün samimi olmadığı, sadece işkenceyle katledilmiş bir gencin üzerinden siyasi rant sağlamaya çalıştığı izlenimi oluşacaktır.
Sonuç olarak; yaşanan işkenceler, ölümler, sohbet genelgesinin uygulanmaması,hasta tutukluların tedavi edilmeden ölüme terk edilmeleri, verilen disiplin cezaları nedeniyle tutukluların yıllarca görüş yapamamaları v.b. tüm bunlar gerek mahpus ve yakınlarını, gerek biz insan hakları savunucularını endişelendirmektedir..Tutuklu ailelerinin derneğimize yaptıkları başvurularda içerdeki yakınlarının hayatlarından endişe duydukları ve tüm bu yaşananlardan sonra Adalet bakanının sözüne güvenmedikleri dile getirilmektedir. Adalet bakanının yapması gereken işkencecilerin ve saldırganların bir an önce bulunarak yargılanmalarını sağlamak ve toplumun vicdanında derin izler bırakan bu olayların bir daha yaşanmaması için önlemler almasıdır. Artık yaşanan işkence olaylarının inkârla, özürle geçiştirilecek bir durumu yoktur. Hiçbir özür öldürülen insanları geri getirmeye de işkence izlerini silmeye de yetmiyor.
İnsan hakları savunucuları olarak; Yaşamın her alanına yayılan işkence ve şiddet olaylarını ve bu olayların sorumlularını kınıyor, etkili olarak soruşturulması ve sorumlularının ortaya çıkartılarak cezalandırılmaları ve bu tür olayların tekrarının engellenmesi için acil önlemler alınması noktasında yetkilileri göreve çağırıyoruz.
26.10.2008
|