İZMİR'İMİ GERİ VERİN

19 Şubat 2010 16:35  

 

İZMİR'İMİ GERİ VERİN

MUHSİN ÖZTÜRK - AKSİYON DERGİSİ/14.12.2009

Sessiz sedasız köşeye çekilmişken hiç de şehirle örtüşmeyen fotoğraflarla gündeme gelen İzmir’den bu sefer, belki de ilk defa güçlü ve özgür bir ses yükseliyor. Pervin Mısırlıoğlu’nu daha çok duyacak kulaklarımız.


Her şey, Amerikan filmlerinde sık gördüğümüz, patlamak üzere olan bombanın doğru kablosunu son saniyede kesmek gibiydi. İzmir Bayraklı'daki DTP eylemini yerinde görmek için toparlandığımız bir anda o manifesto çıktı karşımıza. Tek iletişim yolu e-posta idi, onca görüşmenin içinde yer verilebilecek bir internet sitesi de olabilirdi pekâlâ, bir eksik bir fazla, ne fark ederdi ki! Kararsızlık anında ve artık harekete geçmişken gönderilen e-postaya verdikleri cevapla tanıştık İzmirizmir.net'le, Pervin ve Hürriyet Mısırlıoğlu'yla. İzmir'in çoktandır kaybolan yüzünü yeniden görmüş olduk. Cumhuriyet mitinglerine ev sahipliği yapan Gündoğdu Meydanı ile İzmir'in eski ve biraz da kasıntı yüzü Sevinç Pastanesi arasında kalan Şenocak Kitabevi'nde buluştuk. 24 yıl İstanbul'da oturan, şimdi artık Alsancak sakini kardeş Hürriyet Hanım ara sıra dâhil olsa da asıl söz İzmir'in taşı toprağı Pervin Mısırlıoğlu'ndaydı. Pervin Hanım, Ege Genç İşadamları Derneği'nin (EGİAD) ilk kadın üyesi ve bir dönem dış ilişkiler komisyonu başkanlığını yapmış, tekstil firması sahibi bir iş kadını. İzmir şehir dergisi İzmir Life'da dört yıl hem gezi yazıları yazmış hem de yayın yönetmenliğini üstlenmiş. Hürriyet'in ‘en iyi 10 mekân' listelerini yapanlardan biridir ayrıca. TRT'de 20 yıldır sözleşmeli prodüktör, hâlen haftanın belli saatlerinde ekranda izleyebilirsiniz onu. Sabah ve Yeni Asır gazetelerinde yazmaya devam ettiği gezi yazılarının başlangıç tarihi de bir o kadar eski. Kendi ifadesiyle, Hindistan'ı neredeyse ilk gündem yapanlardan. Köy enstitüsü mezunu öğretmen bir babanın, 27 Mayıs'a yüzüğünü kaptıran bir annenin kızı. İzmir fikir ve cemiyet hayatının tanınan ‘muhalif' yüzü. “İzmir'de son on yılda esen sert ulusalcılık rüzgârlarının ortasında duran bir Donkişot” da diyebilirsiniz ona. Oysa o çoktan kendi ifadesini bulmuş. ‘Ben bir entel gafilim' başlıklı yazısı var. Çünkü o bütün İzmirliliğine, çok sevdiği çevresine ve arkadaşlarına rağmen ve biraz da onlara karşı kaybolan eski İzmir değerlerini, özgürlüğü ve ötekine saygıyı savunuyor. Bütün bunları Kordon'dan kopmadan yapıyor. Statükonun ötekileştirdiği ne kadar kimlik varsa İzmirliliğine eklediğini ve denize attığını söylüyor. Uzun bir aradan sonra özgür İzmir'in ilk ve en önemli isyanı sayılır bu.

- İzmir'in merkezinde, merkezdeki statükoya karşı epeydir yankılanmayan özgürlükçü bir söyleminiz var. Peki, bu ‘entel gafil' nereden çıktı?
Bana ‘entel gafil' denmesinin sebeplerini açıklıyorum! Entel, dantel… Ben demokratik açılımı savunduğum, ordunun kendi işine dönmesi gerektiğini söylediğim, her ne sebepten olursa olsun türbanlılara çok büyük bir tepki duyulmasına karşı çıktığım için, ‘yapmayın ayıptır' dediğim için… Düşünebiliyor musunuz, çok şık türbanlıya ya da parfüm sürmüş olana da ‘farkında değil ama davetkâr' deniyor. Laiklik, demokrasi ve cumhuriyet tanımlarını iyi yapamadıklarını görüyorum ve çok ciddi sorumluluk hissediyorum. Sınırlı sorumlu gibi de değil. “Sen kimsin, dünyayı mı kurtaracaksın, böyle bir şeyin içine girdin?” diyorlar. Hayır, biz kuyruk titretmeden durursak herkes doğru bir noktaya gelecek. Modern görünüp örümcek ağını kafalara sarabiliyorlar, ki çoğu zaman türbanlılar böyle değil. Siyasal bir simgeydi belki geçmişte, bunu da belki biraz rahatlatmak lazım; başını örten örtsün, açan açsın. Ben özellikle demokratik açılım ortaya çıktığında, hiç kuralları dile getirilmezken bile şunu söyledim: “Bir umut bu.” Umuda sahip çıkarsın onun nasıl gideceğine karar veren kamuoyu olur. Bir hükûmeti yaptıklarından dolayı devamlı döverek ya da devamlı överek bir artı değer yaratamazsın.

- İzmir özgürlükçü, liberal, öncü bir şehirken nasıl oldu da statükonun hâkim olduğu bir yere dönüştü?
İzmir muhafazakârlaştı, İzmir dışlıyor kendi içindekileri. İzmir üretimden koptu çünkü, sadece tüketimi düşünüyor, yani şu an İzmir'e karakterini veren bu ne yazık ki. İzmir Life gibi bir derginin 4 yıl içinde ve başında bulundum. Modern olmayı sadece açık saçık olmayla değerlendirdiklerini gördüm. ‘Göç geldi, her şey bitti' gibi ayırımcılık kokan başlıklar atılırdı, ‘bir şehir dergisinde bu fotoğrafın anlamı yoktur' derdim; ama çağdaşlık adına mayolu kadın fotoğrafı basılırdı benden habersiz. İzmirlilerin bir kısmı, ırkçı, ayrımcı yola girdiklerinin bile farkına varamıyor. Bir şehir dergisinde tutunamaz hâle geldim. Neden? Birincisi daha kimseler tanımıyorken Burhan Öcal'la röportaj yapmak istedim, bırak o Çingene'yi, dendi. Hayatımda bu kadar üzüldüğümü hatırlamıyorum. Ömer Faruk Tekbilek dediğimde, ‘bırak o dinciyi' tepkisi verildi. İzmirli ünlü pahalı markalar gibi hiç riske girmeden hep aynı renk ve modele çalışıyorlar. Renklerden korkuyorlar. Atatürk, bayrak, para, rant aynı volümde söyleniyor burada. Dede yapmış etmiş bakıyorsun üçüncü nesilde bitiyor her şey, hiç çalışılmadan yaşansın isteniyor. Öyle onurlu ve gururluyuz ki bazı konularda, ‘öyle yaptıysak vardır bir sebebi' diye kestirip atıyoruz. ‘Taş attıysak, o taşı istemişlerdir.' Hâlbuki hiç kimse o taşı da, dövülmeyi de hak etmez. Çağdaşlık daha çok okumak, kültürel olarak derinleşmektir, kimseyi ‘öteki' olarak görmemektir. Din üzerine konuşacaksan dinler üzerinden bir şeyler edinmen gerekiyor. Biz de Müslüman'ız, diyorlar. Her şey bir cümleyle ifade ediliyor. Sanki herkes Müslümanlığı onlar gibi anlamak zorunda…

- Düşünceler yerine sloganlar var yani?
Evet. Oysa bunun altını doldurmak lazım. Türkiye'de bir açılımdan söz edilirken ‘öbür taraf çok sevindi!' deniyor. Yahu onlar da ilk defa bir açılımın içine girdi, onlar da deneyimsiz. Bilmiyor ki nasıl sevinsinler, davul zurna mı çalsınlar, ne şekil yapsınlar. PKK denilen bir şey var, bir de gerçekten Kürtlerin tanınmasını, artık onların bir insan olduğunun ortaya çıkmasını isteyenler var. Unutmuyorum, restoranda bize hizmet eden bir garson vardı, Kürt'tü. Onun yanında ‘nüfus kâğıtlarını değiştirsinler, Kürt'se Türk olsun' diye konuşuyorlar. Ben de, “Nüfus cüzdanımı kaybettim hükümsüzdür ve lüzumsuzdur, bulanlar bilsin ki İzmir'de denize döktüm.” diye yazdım. İnsanlar o kadar çaresiz ki geçmişini, kimliğini ve etnisitesini öne koyarak kendini savunuyor.

- Peki İzmirliler, onlar neyi savunuyor?
Elbette kendi sahalarını... Biliyor musunuz, gidiş geliş yolları bile bellidir, Basmane'de altın dağıtsanız geçmez oraya. Gerçekten geçmiş korunsaydı burası (Alsancak) nasıl güzel olurdu. Geçmişte burada o iki katlı evler vardı, tamamının yerine apartman yaptılar. Birçoğunun zenginliği bundandır. Elbette şehrin yoksunluğu da aynı sebepten. Kendisi buraya emek vermemiş ya, emeğin olmadığı, üretmediği yerde koruma fikri çok zor. Onun için korumalar, korunma duygusu suni konular için gelişmiş. Kafamı kapatacaklar vs. diye korkuyor. Bir kadıncağız anlattı; Zara mağazası İzmir'de açılmadan önce her hafta İstanbul'a gidermiş. “Vallahi İzmir'de hiç gitmedim, nerede olduğunu bilmiyorum.” diyor. Yahu, senin için açılmış, gitsene, yaşatsana orayı. Bir de, sakın bir hayalini İzmirliye söyleme, seni söndürür bir dakikada. O yüzden ben yeni dönemde gerçek İzmirlilik özellikleri nelerdir ve nasıl öne çıkarılmalı, ona çalışacağım. Çok güzel yanlarımız var üstelik. Bizim özelliklerimiz olumsuz değil ki. Hakikaten keyif şehriyiz. Keyif yapmak isteyen, arınmak isteyen buraya gelir. Kedi ömürlü bir şehir. Kedi o kadar doygun yaşar ki, hiçbir sorun yokmuş gibi.

- “Bırakın İzmir'i, başka maceralara sürüklemeyin, eski İzmir'imizi geri verin.” diyorsunuz bir yerde?
Burada o mavi dalgaların bize hissettirdiği gerçek meltem yapısı var. Coğrafya bir insana bir şey katar, insan da coğrafyaya. Şu anda o denge bozulmuş durumda. Biz bilmiyoruz bu konuşulan tanımları. Son olay mihenk taşı gibi. Bu sefer analitik olarak işi çözemeyince sembollere dönüştü. Ben İzmirliliğimi, bu sıfatlarla yormak, onlara yakışır hâle getirmek, bu sıfatları üzerime yapıştırmak istemiyorum. Burası yaşanacak bir yer, bırakın öyle kalsın. Çok da değiştirmeyelim. Gerçek bir modern şehir olsun. Koruyalım; ama kötülüklerini atarak.

- İzmir'in ‘özgürlükçü' kimliğini kaybettiğini düşünüyor musunuz?
İzmir olarak kuruduk aslında. Eskiden ihracatta önlerdeydik, şimdi beyin ihracatına dönüştü, iş yok. Kurudukça suçu yeni gelenlerin üstüne attık. Kötüleştikçe, ekonomimiz zayıfladıkça, kendimize saygımız azaldıkça ‘haa, bunu onlar yaptı' demeye başlıyoruz. Ben en çok neye güldüm biliyor musunuz; ‘Türk açılımı olsun' lafına. Kardeşim sen ne zaman azınlığa düştün? İzmir'e Maria Callas'tan sonra en önemli sanatçı olan Kiri Te Kanawa geldi, Efes gibi muhteşem bir yerde, 200 kişiye konser verdi. 500 bin kişilik alkış yapmaktan ellerim çatladı. Utandım böyle bir şeyin içerisinde olduğum için. Demek istediğim, burada kitapçı kapanır… Biliyor musunuz, Üniversiad burada yapılıyorken, ‘aman seyirci olalım' diye her gün su topu maçına gittim. Kurallarını bilmiyorsun, izleyemezsin bile, işkence gibidir. ‘Gâvur İzmir' ifadesi çok tartışıldı; ben aslında İzmir gâvur olamadığı için üzülüyorum. Belki çelişki bulacaksınız, ‘hayır'. Yani İzmir'e ‘gâvur' dendiği zamanlarda hoşgörümüz yüksekti, demokrasi içselleşmiş gibi görünüyordu. Şimdi demokrasi fikri yok zaten. Türk Hava Yolları'nda bir adam iki tane türbanlı yanına oturdu diye hostesi çağırıyor, kaldırtıyor. Biz burada şok yaşadık. Türbanlıya böyle (gösteriyor) bakmaları falan, çok rahatsız etti.

- Geçmişte insanlığa felaket getirmiş kavramlar, düşünceler dillendirilen şey; şaka değil, ‘ulusalcılık', bir nevi nasyonal sosyalizm demek…
Şöyle söyleyeyim, kimileri farkında bile değil. Zihinsel olarak yaratılan faşizmden pek haberdar değiller bence. Faşizmi rap rap yürümek, Hitler gibi olmak zannediyorlar; çok kendilerinden öte görüyorlar. Oysa her yol bir taşın döşenmesiyle başlıyor… Demokrasi fikrinin üzerinde düşünenleri çok az. Bu tartışmalar dolayısıyla kendi yıllarımın geçtiği derneğimizin, dergi yayın kurulundan yeni istifa ettim. Atatürkçülük konusu düğünlerde bayrak açmaya kadar vardı. Atatürk geçmişte bu ülke ile ilgili en önemli işlerin başında olmuş biri olarak, benim saygımı da sevgimi da hak ediyor. Ben Nasır'ı da seviyorum, Obama seçildiğinde biliyor musunuz ben ağladım, insanlar kendilerini aşıyor diye.

- Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz peki?
Ben kendimi ‘demokratik devrimci' görüyorum. Bu yüzden, ‘Demokratik İzmir' dosyasını açtık, demokratik tavır manifestosunu yayımladık. Çünkü hiçbir parti, hiçbir görüş, hiçbir dernekle ilişkimiz yok… ‘Korumayı korkuyla, savunmayı saldırıyla yapamayız.' diye düşünüyoruz. Bugün dünyadaki bütün saygın kültürleri geliştirmek ve hepsiyle ilgili ortak bir zihin yaratabilmek için eleştirmek gerekiyor. Ben gerçekten canımı veririm demokrasi yerleşsin diye. Çünkü demokrasi fikrinin olmadığı yerde kötülük yürüyor. Demokrasi netleşmediği sürece hep kötü fikirler filizleniyor. Hiç unutmam 90'lı yılların başında Jakarta'da MÜSİAD çok özenli bir workshop hazırlamıştı, camcılık üzerine, şoka girmiştim. EGİAD'a dedim ki “Ne güzel yapmışlar.” Bana ‘ne söylüyor bu kadın' diye baktılar.

- Peki, siz nasıl girdiniz bu işe, umursamayabilirdiniz de?
Özellikle Kürt meselesinde olay damardan, o kadar ağır ve o kadar kötüye gidiyor ki, bu işe baş koymak zorunda kaldım. ‘Kart kurt, üç beş bilmem ne.' Nasıl söylenir böyle şeyler. Nasıl insanları bu şekilde ezebilir ve yok sayabilirsiniz? En kötüsü ne biliyor musunuz ‘Niye öldürme fikri sana yabancı?' diyorlar. İnanamıyorum. Ben sorumluyum; insanımdan, şehrimden, havasından, suyundan hepsinden sorumluyum. Yazıp çizerken dincilikle dindarlık arasındaki farkı vurgulamak zorundayım. Eskiden bayram olduğunu anlardık çünkü bayrak o zaman asılırdı. Bu bayrak benim de bayrağım, beni soğutmayın kırmızı beyazdan, ne olur. İnsanlara her gün, sen Kürt'sün, denir mi? Üstelik bir zamanlar da ‘Kürt değilsin' deniyordu… Eğer hukuk, demokrasi varsa, ötekileştirme olmazsa Türkiye o zaman bölünmeyecektir zaten.

- Ne zamandan beri yazıyorsunuz?
İzmirizmir.net'te 3 yıldır.
- Yazılarınızı okuduğumda şaşırdım; çünkü İzmir'den uzunca bir süredir böyle şeyler çıkmıyor.
Duyamazsınız zaten. Bu arada biz gerçeğiz yani (gülüyor). Manifesto'yu üç beş köşe yazarına ve Medyatava'ya gönderdik. Bugün bir otel sahibinin kızı aradı, İzmirli ama İstanbul'da yaşıyor. “Ya Pervin bravo, vallahi o kadar iyi yaptın ki. Neyle böbürlendiğimizi bir bilsem, bizimkiler bir şey zannediyor kendini. Hiçbir şey edinememiş, İzmir'i kurutmuşuz.” diyor. Ben şehir dergisinin başındayken alt metinlere koyardım böyle şeyleri. Yalakalık da yapamıyorum, düşmanıma yalakayım o ayrı (gülüyor). İnek kasabın bıçağını yalarmış ya, zaman zaman öyle oportünistliğim var, yani sırf barış ortamı nasıl oluşur, acaba onu dize getirir miyim diye. Ben şöyle düşünüyorum: ‘İnsanların hepsi iyi, yeter ki iyi olacak kadar vakitleri olsun.' Gerçekten insanların bu ortamda doğru bir yolu bulması çok zor. Atıklar var, bilgi kirliliği var. Son olayda da taş gediğine oturdu. İkiyüzlülüğü kusan bir şey oldu. Ve insanlar kendilerini ifade etmek için o riyakârlıktan vazgeçmek zorunda.

- Sizi destekleyen bir kitle var mı Alsancak'ta?
Dünyadan var, İzmir'den de var tabii; ama tam sayısını tespit etmek pek bir zor. Bu hafta 50'ye yakın yeni üye oldu. Üye sayımız şu an 1155.
- Peki yazdıklarınız ve konuşmalarınız sosyal hayattan dışlanmanıza yol açıyor mu?
Yok. Böyle bir şey söz konusu değil. Tabii yoldan geçerken parmakla gösterdikleri oluyor, ‘bu o' diye. Gelen saldırıları bertaraf ediyoruz. Zaten bize söylüyorlar, ben de onlara ‘ben bir entel gafilim, ne olur siz de şunu unutmayın' diyorum, aramızda flörtik bir kavga var. Biz hem kadın gibi kadınız hem de çok ciddi şeyler savunuyoruz. O uymuyor tabii, insanların bu yönden de ön yargılarını kırmak gerekiyor. Onları da hoş görüyorum, onlar da çok farkında değil. Genel bir statükocu sistemin, devlet zihniyetinin yıllardır etkisi burada daha fazla belirgin.

- Peki nasıl karşılıyorlar sizi?
Hepsi bize acıyor
- Kızmıyorlar mı?
Tabii kızıyorlar. Çok korkunç. (Hürriyet Mısırlıoğlu) Kızmak ne kelime, bayağı ciddi bir konumdayız. En son bir mesaj yazılmış, başından beri üyemiz olan biri “PKK'nın sözcülüğünü yapıyorsunuz” demiş. (Hürriyet Mısırlıoğlu) En şefkatlisi “Böyle düşün ama yazma bunları, neden yazıyorsun?” diyor. “Neye hizmet ettiğinizi sanıyorsunuz, hadi öbürleri oradan buradan para alıyorlar, sen almadan niye yazıyorsun, niye onlara hizmet ediyorsun?” diyorlar. Ben inanamıyorum böyle bir şeye. Ya belki onlar benden örnek alıyorlar. ‘Ortak zihin' diye bir şey var. Ayrıca ben bir halt değilim böyle yaptığım için. Biz zaten böyle olmalıyız. Doğrusu buydu, hatalı davranıyorduk, şimdi doğrusuna geçiyoruz.

- Bir de tabii olarak AK Partili olursunuz böyle durumlarda!
AKP demesini eleştirdim insanların. Kendine ‘AK Parti' diyor, ak mıdır kara mıdır, o başka bir şey. Kendini böyle adlandırıyorsa lütfen böyle söyleyelim. ‘AK Partiliyim' diyor, daha hoşuna gidiyor adamın. Buna da kızdılar. Hâlbuki benim AK Parti'yle hiçbir ilgim yok. Bu arada ben MHP'nin mutlaka Meclis'te olması gerektiğini düşünenlerdenim. Bana şaşırıyorlar. ‘Silinsin gitsin' diyorlar. Hayır kardeşim, Türkiye'de eğer bir Kürt meselesi varsa MHP'ye de, DTP'ye de ihtiyaç var. MHP onay verirse Kürt sorunu daha çabuk normalleşir. İnanır mısınız 2002'de MHP seçimlerde barajın altında kaldığında çok üzüldüm. Hiçbir taraftan olmamak adına renksiz olmaya da karşıyım. AK Parti'nin belediye başkan adayı Taha Aksoy'un basın danışmanı olmamı istediler bir ara. Onlara kızmıyorum, doğru yaptıklarına ‘evet' diyorum, yanlışlarına direniyorum. Demokratik açılıma delirdim… Başbakan'ın bir konuşmasına gerçekten ağladım. Annem “Onun ne öğreticileri var sen bir bilsen, onun lafları mı bu?” diyor. “Anne” diyorum, “Onun lafları değil diyelim ki, başkası öğretti, o da söylüyor. O bir makine değil. Önemli olan ağzından çıkması… Şimdi bütün parti tabanı söylenenleri sindirmeye çalışıyor.” Bunlar önemsiz mi?

- Seçimlerde Başbakan İzmir'de hüsnü kabul görmedi, bir yanlışlık vardıysa neydi sizce?
“İzmir'i istiyorum!” demekle büyük hata yaptı. Bu kadar talihsiz bir söz olabilir mi? “İzmir'i istiyorum” denilmez, İzmir düşmanda mı kalmış sanki. Cem Uzan gibi faşizan bir adama oy vermiş bir İzmir var. Başbakan'dan burayı daha da kemikleştirmemesini bekliyorum. Belediye kendisinden olmasa da İzmir'e destek verilmeli diyorum. Çünkü bu bumerang gibi geri dönen bir şey. Doğru bir ayna olmak lazım. İzmir'in talihsizliği ne biliyor musunuz? İstanbul'da çok önemli bir Fransız markanın yarı sahibi bir mağaza müdürü kadın vardı, hiç unutmuyorum, “Geçenlerde İzmir'e gittim, ‘İzmir İzmir' diyorlar. Çok korkunç orası, neyi var!” dedi. Sonra devam etti: “Ay, oranın belediye başkanı CHP'li mi yoksa? Çünkü belediye CHP oldu mu, laftan başka bir şey yok.” Ben bu lafa inanamadım. Aziz Başkan (Kocaoğlu, Belediye Başkanı) iyi bir insan aslında, iyi bir esnaf, fakat girdiği parti yanlış, çünkü yanındakilerin bir bölümü laf ebesi. Bir kısmı da Baykal'a rağmen açılım yanlısı ve bunu da değişik biçimlerde gösteriyorlar. İzmir'de çok temel mühendislik problemleri var çözülmesi gereken. Priştina iş adamı zihniyetliydi, İzmir'i Barselona yapmak istiyordu. Tabii burada Barselona gibi olmak isteyen yok henüz!

- Ne olur Barselona olursa? Biliyorsunuz ‘İspanyollardan daha üstünüz' durumu var orada da.
Barselona'dan yeni döndüm. Katalanlar İspanya'nın Kürdü. Ve İspanya'nın Kürtleri bugün ülkeyi bir yere taşıyor. Çünkü iş adamı ruhlular. Berlin'e Almanca kurslarına gittim, çevrede sarışın Alman azdı. O zaman duvar vardı, Doğu Berlin'e geçtiğimde gerçek Almanları gördüm. Berlin de karışmış, bambaşka ırklar oluşuyor orada. Her şehir göç alır, önemli olan göçü doğru yorumlamak, bu renkler içinde bir hayat biçimi sunmak. Orada belediye, insana hizmet ediyor. Burada biz şehre hizmet etmeye çalışıyoruz, o da olmuyor. Kültürel olarak eksik durumdayız. Önce bizim yumuşatılmamız lazım. Medeniyet çatışmaları değil ‘medeniyet yatıştırmaları' gerekiyor.

- İzmir'deki milliyetçilikten bahsediyoruz, ‘aslında bu ulusalcılık; ama insanlar farkında değil' diyorsunuz. Nasıl bir şeyin içinde olduklarını bilmiyorlar mı gerçekten?
Ben ‘medya deresinden toplanmış taşlar' diyorum o taşlara. Aslında faşizan düşüncelere kapılmak çok zor değil. Toplum psikolojisini bozduğun zaman birkaç simgeyle kanırttığında bazı şeyler şak diye karşına çıkar, ‘ne oldu' diye şaşırırsın. Bence insan şimdiki hüneriyle varlık göstermeli. Geçmişte yaptıklarından ya da yapılmış olanlardan ders çıkarsın; ama şimdinin tarihini yapıyoruz biz. Şimdiki zaman çok çabuk geçiyor ve tarih oluyor, ben bu tarihin içinde olmak istiyorum. ‘Bu tarihte sen de vardın' diye bir grubumuz var. Oysa ben, ‘bu tarihte ben de vardım'ı yaşamak istiyorum. Eski öğrendiklerimizle yeni öğrendiklerimiz arasındaki farkı kapatırken bu iş biraz dengeye girecek. Devletin öğrettiği bir şeyler var. Ben küçüklüğümden beri ‘cunta gelsin halletsin kardeşim' sözünü işitiyorum. Geçmişte annemler, yüzüklerini vermişler ve hâlâ annemlerin alyansları yok. Ama AK Parti gitsin diye yeni bir darbeye bile destek verecekler var.

- Yüzükleri nereye vermişler?
Cemal Gürsel darbe yaptığında, gururla anlatırdık ‘şöyle vermişler, böyle yapmışlar' diye. Biz uzunca bir süre uyuduk. TSK'nın asıl yapması gereken işlerle yapmaması gereken işler arasındaki farkı bilmiyorduk, bunları kanıksamış durumdaydık. Annem Adnan Menderes'e acıdığı kadar kimseyi acımamıştır. Arşivini görseniz. Annem bu kadar üzülürken ‘asılmak için ne yaptı bu adam' diye sorgularken bir yandan da açılan yardım kampanyasına yüzüğünü veriyor. Çünkü biz böyle yetiştirildik. ‘Askerî cumhuriyetin neferi' olarak yetiştirildiğimiz için sorgulamamız hiç olmadı. Şimdi soruyoruz bunları. Dünya da soruyor, sadece Türkiye değil.

- Ama siz birilerinin gözünde PKK'lısınız!
Bana onu diyen, inanın çok tatlı bir insandır. O kadar iyi bir insandır ki. Asker kökenli, nasıl düzgün bir insandır, sanatçı, resimler yapan, emekli, nezaketine şapka çıkartırsınız, bana onu söylüyor. Çünkü şu anda ne yapacağını bilemiyor. Onun için kemikleştirmeyelim. Biz durum analizi yapıyoruz, suçlamıyoruz. PKK'lı diyene ya da “yoksa denize dökülürsünüz” diyene hiç kızmıyorum. Aklınca ‘kendinize çekidüzen verin, siz çok iyi yerdeydiniz' diyor. Bir yandan beni korumaya çalışıyor. Bu kalıbı kıralım, buradaki insanları da ötekileştirmeyelim. Çünkü uğraşacak, okuyacak, bir altyapı kuracak zamanı, belki isteği yok.

- Siz hep böyle misiniz? Hiçbir takıntınız, ön yargınız yok mu?
Dünyayı bir bütün olarak algılıyorum. İspanya'ya gittiğimde tam bir İspanyol gibi olabiliyorum, bu da ayrı bir defom herhâlde. Gidiyorum Hindistanlı gibi oluyorum. Oraya giden turistlerin koku bahanesiyle burunlarını kapatmalarından utanç duyuyorum. Benim kadar steril biri yoktur, oradan hiçbir şey olmadan geri dönüyorum. Çünkü iğrenme duygusundan hoşlanmıyorum. Bir de şu var, biz tahammülsüzüz. Hollanda'da, Berlin'de yaşadım, biz sömürgecilik görmedik, adamlar siyahlarla çok temas hâlinde, siyah görünce bir şey olmuyor. Biz de bir tek Sudanlı görünsün ‘ooo' hâlindeler. Ben her dine saygı duyuyorum. Dinin insanları iyiliğe götürmek için çıktığına inanıyorum. Adamın Müslümanlığı yaşamasını engelliyorsun; ama meditasyona bayılıyorsun. O da bir meditasyon, karışma kardeşim! İnancını nasıl yapacaksa, yapsın. Ben sadece hiçbir konunun demokratik olmayan baskısını kabul etmiyorum. Ve de şu unutulmasın istiyorum, ben İzmir'i çok seviyorum, kendimce seviyorum. Eleştirmezsem gelişemez diye inanıyorum.

*****

Röportajın aslını okumak için tıklayınız:

İzmir’imi geri verin




 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0