KÜRESEL GÜÇLERİN SURİYE'DEKİ “YAĞMUR-TARLA METAFORU”

23 Ağustos 2022 11:46 / 207 kez okundu!

 

 

"Arap Baharı’nın etkisiyle iç politik bir sorun olarak başlayan Suriye krizi, bölgesel ve küresel güçlerin katılımıyla vekalet savaşlarına dönüşmüş, Arap Baharı’ndan etkilenen diğer Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi kısa sürede bitmesi beklenen kriz on yılı aşkın süredir devam etmektedir."

 

***

KÜRESEL GÜÇLERİN SURİYE’DEKİ “YAĞMUR-TARLA METAFORU”

Arap Baharı’nın etkisiyle iç politik bir sorun olarak başlayan Suriye krizi, bölgesel ve küresel güçlerin katılımıyla vekalet savaşlarına dönüşmüş, Arap Baharı’ndan etkilenen diğer Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi kısa sürede bitmesi beklenen kriz on yılı aşkın süredir devam etmektedir.

Türkiye şüphesiz Suriye krizinden etkilenen ülkelerin başında gelmektedir. Türkiye,10 yılı aşkın süredir bölgede devam eden vekalet savaşlarından, küresel güçlerin desteklediği terör gruplarından kaynaklı sorunlardan ve bölgedeki çatışmalardan kaynaklı göç etmek zorunda kalan mültecilerden en çok etkilenen ülke olmuştur.

Türkiye dört büyük sınır ötesi askeri harekat olmak üzere bölgede çok sayıda terör operasyonu gerçekleştirmiş ve krizin başından bu güne kadar 3 milyonun üzerinde mülteciye ev sahipliği yapmıştır. Ayrıca gerek ülke olarak kendi imkanları ile gerekse de BM dahil birçok uluslararası kurumu organize ederek bölgedeki sivil halkın insani ihtiyaçlarını karşılamıştır.

 

Son dönemde ise kamuoyunu meşgul eden başlıca konu, Türkiye’nin 10 yılı aşkın süredir izlediği Suriye politikasını değiştirip değiştirmeyeceği sorusudur. Bu soruya cevap vermek için öncelikle, Suriye arenasını ‘3.dünya savaşı’ alanına çeviren küresel güçlerin politikalarına bakmak gerekmektedir.

Zira; hiçbir ülkenin dış politikasında, diğer ülkelerin hamlelerini gözardı ederek hareket etmesi mümkün değildir.

ABD’nin Suriye Politikası

Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin en yakın müttefiklerinden birisi haline gelen Suriye’nin, ABD ile ilişkileri neredeyse her dönemde soğuk olmuştur.

Ancak özellikle İsrail’in “bağımsızlığını ilan etmesinin” ardından 1948, 1967, 1973 ve 1982 yıllarında yaşanan Arap-İsrail savaşlarında Suriye’nin ABD karşıtı politikaları, iki ülke arasındaki sorunları ayyuka çıkarmıştır.

 

Diğer yandan 2003 yılında ABD’nin Irak işgaline Suriye’nin karşı çıkması, 2005 yılında ise Lübnan’da yaşanan ABD yanlısı olan üst düzey isimlere düzenlenen suikastlerden Suriye’nin sorumlu tutulması zaten gergin olan ABD-Suriye ilişkileri daha da keskinleşmiştir.

ABD, krize müdahil olan diğer ülkeler göz önüne alındığında, Suriye politikasında en çok değişiklik yapan aktör olmuştur. Arap Baharı sürecinin devamı olarak ortaya çıkan Suriye’deki iç savaşta ABD, ilk aşamada Esad rejiminin düşmesi gerektiğini savunmuş ancak müdahale konusunda kararsız kalmıştır.

Fakat 2012 yılına gelindiğinde ABD bu defa, Suriye’de kimyasal silah kullanımının “kırmızı çizgi” olduğunu açıklamış ve Suriye’ye müdahale edeceğini açıklamıştır. ABD bu açıklamasından sadece 4 ay sonra ise Rusya ile imzaladığı, “Suriye’de bulunan kimyasal silahların yok edileceğine dair” anlaşma doğrultusunda, müdahale fikrinden yeniden vazgeçmiştir.

ABD 2014 yılında ise Suriye politikasında yeniden revizyona gitmiş ve bu defa Suriye’de ılımlı muhaliflere destek vereceğini açıklamıştır. ABD’nin bu politikası yaklaşık 1 yıl kadar devam etmiş fakat DEAŞ terör örgütünün ortaya çıkması ve kontrolü altında tuttuğu alanları genişletmesi nedeniyle ABD yine politika değiştirerek bu defa “ılımlı muhaliflerden” desteğini çekip “DEAŞ’la mücadele” başlığı altında terör örgütü PKK’nın uzantısı olan PYD ve SDG’ye destek vermeye başlamıştır.

ABD yönetiminin bölge politikasında temel olarak izlediği üç strateji bulunmaktadır. İsrail’in güvenliğini ve stratejilerini garanti altına almak, bölgedeki enerji hatlarına sahip olmak ve İran ‘tehlikesi’ üzerinden Arap devletleri üzerinde etki kurmak.

ABD bu hedefleri doğrultusunda; sürekli değişen Suriye politikalarına bir yenisini daha ekleyerek, “DEAŞ’la mücadele” başlığı altında terör örgütlerine verdiği desteğin yanına, Suriye üzerinde İran’ın güç kazanmasından rahatsızlık duyarak ve İran’ın Suriye’deki etkisini azaltmak için Arap ülkeleri ile uzlaşı süreci başlatmış ve Abraham Anlaşmaları’nı imzalamıştır.

Bütün bu politika değişikliklerinden sonra ABD Başkanı Trump 2019’da Suriye’den, “DEAŞ’ı yendik” ifadesiyle geri çekileceğini açıklamıştır.

Fakat bu politika değişikliği de Biden yönetiminin gelmesi ile gerçekleşmemiştir. ABD bütün bu gelişmelerden sonra, Suriye politikası konusunda 10 yılı aşkındır izlediği zikzaklı politikayı sürdürerek Suriye’deki iç karışıklığın ömrünü uzatmaya devam etmektedir.

Rusya’nın Suriye Politikası

Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’daki yegane deniz üssünün Suriye’deki Tartus Deniz Üssü olması, Rusya için Suriye’nin Doğu Akdeniz’e açılan kapı vazifesi görmesi ve baba Esad ile başlayan bu iyi ilişkilerin, Putin-Beşar Esed arasında daha sıkılaşarak müttefiklik ilişkisine dönüşmesi Rusya’nın Suriye’yi vazgeçilmez olarak görmesinin ana sebeplerindendir.

 

Arap Baharı’nın ortaya çıkışını sonrasında krizi fırsata çevirmeye yönelik adımlar atmaya başlayan Rusya, Suriye iç savaşında da uzun yıllara dayanan işbirliği çerçevesinde Esad rejiminin varlığının devam etmesini desteklemiştir.

2011,2012 ve 2014 yıllarında BM Güvenlik Konseyi’nde, Esad aleyhine alınacak tüm kararlara yönelik veto hakkını kullanan Rusya, Suriye ile 2014 yılı sonunda yaptığı “güvenlik anlaşması” doğrultusunda da, Suriye’deki askeri varlığını meşru hale getirmiştir.

ABD’nin “kırmızı çizgi” olarak nitelendirdiği kimyasal silah kullanımı konusunda BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye’ye yönelik askeri müdahale tasarısını veto eden Rusya, bu oylamadan sadece 4 ay sonra ABD ile “Suriye’de kimyasal silahların imhası konusunda uzlaşma sağlanmasına” öncülük ederek ABD’nin askeri müdahalesini engellemiştir.

Rusya bu anlaşma ile beraber, adeta hem batı ülkelerinin doğrudan Suriye müdahalesine set çekmiş hem de bölgede daha fazla nüfuz kazanmak için bir fırsat yaratmıştır.

2014 yılından itibaren Suriye’de DEAŞ terör örgütünün varlığını artırmasıyla birlikte, diğer uluslararası aktörlerin politikası DEAŞ’a yoğunlaşmış, ABD bölgedeki varlığını ‘terörle mücadele’ olarak izah etme fırsatını bulmuşken, Rusya’da politika değişikliğine giderek, güvenlik planlarından ziyade Esad ile ilişkilerini daha üst düzey seviyeye çıkarma ve bölgede varlığını artırma fırsatı bulmuştur.

DEAŞ terör örgütünün ortaya çıkmasıyla birlikte ABD, İran, Türkiye ve AB ülkelerinin, asıl hedeflerini rejimin düşmesinden ziyade güvenlik perspektifine döndürmesi, Rusya’ya genişleme için uygun zemin oluşturmuş ve Rusya bunu fırsata çevirmiştir.

Bu sırada normal şartlarda tek ‘erk gücün’ kendisi olması üzerine kurguladığı planı yine revize eden Rusya, ABD’nin çeşitli politikaları nedeniyle çeşitli zamanlarda sorun yaşadığı terör örgütü PKK/PYD’nin bölgedeki varlığını kabul etmiş ve kurduğu bu denge ile daha rahat hareket ederek, Suriye’ye daha fazla askeri konuşlanma sağlamıştır. Rusya, Soğuk Savaş döneminden beri bölgedeki yegane askeri üssü olan Tartus Deniz Üssü’nün yanına Lazkiye Hava Üssü’nü de katarak güç çarpanını artırmıştır.

ABD ve AB ülkelerine karşı Suriye’de uyguladığı set stratejisi, Rusya’nın zaman içerisinde değişen poltikalarına rağmen hedeflerine ulaşmasında önemli rol oynamıştır. Rusya’nın haricindeki neredeyse tüm aktörlerin Esad’sız Suriye politikası, Rusya’nın müdahil olmasıyla birlikte, gücü azaltılmış, Rusya kontrolünde Esad politikası haline dönüşmüştür.

AB ve NATO ülkelerinin Suriye Politikası

2010 yılının sonlarına doğru Ortadoğu’yu kasıp kavuran Arap Baharı karşısında AB ülkeleri net bir strateji geliştirememiştir. 2008 yılında başlayan ekonomik kriz nedeniyle zor zamanlar geçiren AB ve NATO ülkeleri, Suriye krizinde kendi sorunları nedeni ile etkin rol alamamış neredeyse Fransa dışında tüm ülkeler ABD’nin politikaları çerçevesinde pozisyon almıştır.

Bütün bu dengeler çerçevesinde Arap Baharı, AB’nin ortak dış politikalar üretememesi ile sonuçlanmış ve bu ülkelerin hükümetleri krizi fırsata çevirmek adına farklı politikalar geliştirmişlerdir.

Fakat özellikle Suriye iç savaşı neticesinde mülteci akınlarıın ortaya çıkması bu ülkeleri ilk defa ortak noktada buluşturmuştur. Zira AB ülkeleri için mülteci sayısı, resmi rakamlara göre İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

Ayrıca AB ülkeleri Suriye krizi süreci boyunca, ekonomik kriz, mülteci krizi gibi krizler yanında Brexit Süreci’de yaşamış ve kendi içerisinde beka krizi de yaşamıştır.

Sonuç olarak AB ve NATO ülkeleri, Suriye’deki iç savaş süreci boyunca hem ABD’nin politikası çerçevesinde Esad rejiminin düşmesini isterken hem de karşıt güçlere desteğini sınırlı tutmak zorunda kalmıştır.

Tüm AB ve NATO ülkelerinin arasında Fransa gibi etkin olmaya çalışan ülkeler ise etkisiz kaldıklarını artık net bir şekilde kabul etmek zorunda kalmıştır.

Türkiye’nin Suriye Politikası

Türkiye, Suriye krizinin başladığı ilk günden itibaren sınır güvenliği, bölgesel güvenlik ve insan haklarını öne alan bir politika benimsemiştir.

Türkiye’nin ilk günden itibaren Esad rejimine karşı olmasının sebebi ve sonuçlanmasını istediği nokta tamamen aynıdır. Bunu dört önemli başlıkta özetleyebiliriz.

İlk olarak Türkiye, BM Güvenlik Konseyi’nin ortaya koyduğu ve daha önceki süreçlerdeki emsalleri ile karara bağladığı 2254 sayılı maddesi kapsamında “barışçıl çözüm” sürecinin devam ettirilmesine ilk günden itibaren bağlı kalmıştır.

Krizin başladığı andan itibaren Türkiye, kendi sınır ve ulusal güvenliği söz konusu olmadığı hiçbir durumda ne politik ne de askeri bir hamlede bulunmamıştır. Türkiye net bir şekilde askeri operasyonları dahil tüm hamlelerinde ‘aslolan güvenlik ve insan hakları’ vurgusu yapmış ve BM tarafından belirlenen Uluslar arası hukuk çerçevesi dışında hareket etmemiştir.

Türkiye’nin ilk günden bu yana izlediği politika, Davutoğlu sürecindeki popülist açıklamalar dışında, uluslararası kararların ve hukukun öngördüğü yol haritasına tam anlamıyla uygun yürütülmüştür.

Diğer bir ifadeyle Türkiye, Suriye’deki kaosun çözülmesi için krizin ilk başladığı 2011 yılındaki tavrını,yine ilk resmi görüşmeler olan ve 2015 yılında başlatılan Astana Süreci’nde de dile getirmiş ve etkin bir anayasanın yazılması, şaibesiz seçimlerin yapılması şartına bağlamıştır. Dolayısıyla Suriye yönetimi ile ilişkileri tesis etmek hedefini Türkiye asla çözümün dışında bırakmamıştır.

İkinci olarak ise Türkiye, ilk günden bu yana, neredeyse tüm dünya ülkelerinin muzdarip olduğu “terörle mücadele” başlığı üzerine hareket etmiştir.

Bu minvalde Türkiye, yine uluslararası literatüre giren ve kabul edilen Adana Anlaşması çerçevesinde hareket etmiştir ve etmektedir. Suriye ile Türkiye arasında terörle mücadele konusunda imzalanan, sınır güvenliği ve terör konusunda tüm şartları belirleyen bu anlaşma, Türkiye’nin yaptığı tüm hamlelerin ve politikaların meşru olduğunu ortaya koymaktadır.

Son dönemde gündemi meşgul eden ve Rusya’nın da Türkiye’yi Esad rejimi ile diyaloğa yönlendiren mantık da bu anlaşmanın verdiği haklar çerçevesindedir.

Burada asıl konuşulması gereken, Esad rejimi ile Türkiye’nin olası bir diyalogda, birlikte PKK ile nasıl mücadele konusundaki başlıktır. Bu nedenle Türkiye’nin Esad rejimi ile diyaloğunun mümkün olmasının ana şartının PKK ve türevleri ile mücadele olacağı aşikardır.

Bu noktada birkaç alternatiften bahsedebiliriz.Türkiye’nin Esad rejiminden ilk olarak şartı şüphesiz ki; Türkiye’nin sınırında konuşlu PKK varlığını bulunduğu bölgelerden tasfiye etmesi olacaktır. Nitekim Türkiye’nin Suriye krizinde neredeyse ilk günden bu yana hedefi de zaten budur.

Üçüncü olarak ise Türkiye, geçici koruma statüsünde yer alan mültecilerin Türkiye’den Suriye’ye dönüşünü sağlama hedefini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Fakat bu noktada Türkiye’de bulunan mültecilerin Esad rejiminin kontrol ettiği topraklara dönmesini beklemek, dünyadaki örneklerden hiç ders almamak anlamına gelir. Özellikle de dünyadaki örneklerden ziyade, son dönemde Lübnan’dan Esad rejiminin hakimiyetindeki bölgelere geri dönenlerin karşılaştıkları durum gözönüne alındığında bu duruma Türkiye’nin gözü kapalı razı olması, Türkiye’nin adalet anlayışı ile çelişecektir.

Türkiye şüphesiz ki, olası bir anlaşmayı bir yol haritasına bağlamadan ilerletmek istemeyecektir.

Sonuç

Tüm bu gelişmeler Türkiye’nin Suriye politikasında, aslında değişikliğine gitmek yerine ilk günkü politikasına sadık kaldığını ve sadece sorunların çözümü için yeni bir inisiyatif almak istediğini gösteriyor.

Yani Türkiye’nin bu süreçte, tüm küresel güçler gibi strateji değiştirmesi konuşulabilir ama hedefleri net bir şekilde hala aynıdır.

Türkiye, Suriye krizinin başladığı ilk günden itibaren sınır güvenliği, bölgesel güvenlik ve insan haklarını öne alan bir politika benimsemiştir ve terörle mücadele, kapsamlı bir siyasi çözüm ve mültecilerin geri dönmesini hedeflemektedir.

Mukahhak ki; yeni bir ilişki süreci, tüm sorunların bir anda ortadan kalkmasını hızlı bir şekilde sağlamayacak. Hele de küresel güçlerin sürekli politika değiştirdiği bir ortamda, şüphesiz ki bu süreç kolay olmayacak.

Tek gerçek şu. Tüm küresel güçler, “yağmur nereye yağarsa tarlayı oraya kaldırırken” Türkiye’nin hedefi dünyadaki tüm sorunlara olan yaklaşımında olduğu gibi sorunları çözmek üzerine kurulu. Ve şüphesiz bu devlet, bunu başaracak dirayet ve güce sahip.

Adem KILIÇ

Kaynak: gdhdigital

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.