Yakın tarihimizin en kara sayfalarından biri: 12 Mart 1971 darbesi...

13 Mart 2011 09:34  

 

Yakın tarihimizin en kara sayfalarından biri: 12 Mart 1971 darbesi...

"Kültür sarayı, arabalı vapur yangınlarının solculara yıkılarak davanın 1972 Mart'ında açılması çok ilginçti: Sıkıyönetim bildirilerinde mutlaka komutanın imzası olurdu, ama o yangınları sola yükleyen bildiride İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün’ün adı yoktu. Bildiri Komutan Vekili imzasıyla radyoda okunmuştu. Türün, faşist zihniyetli ve sol düşmanı birisiydi, buna rağmen 'bu davada pislik bulduğundan', o bildiriyi imzalamamış, bildiri çıkmadan Ankara’ya gitmişti. Neden mi?

Marmara Yolcu Vapuru 53 milyon dolara sigortalıydı ve sigorta poliçesinde sabotaj koşulu yoktu. Yani vapurun sabotaj sonucu yakılmış olması halinde yabancı sigorta şirketi Denizcilik Bankası’na tek cent ödemeyecekti. O sırada Ankara kulislerinde şirketin çok üst düzeyde bir komutana para ödediği, geminin sabotaj davasına bu sebepten dahil edildiği, Faik Türün’ün o sıkıyönetim bildirisini bu nedenle imzalamadığı konuşuldu..." "...Ağır işkence görenlerin çektikleri eziyetler, yattıkları hapisler yanlarına kaldı. Burada yazdıklarımız tabii ki örtbas edilmiştir, ama gerçek dışı değildir. O dönemde Ankara’da gazetecilik yapanlar olayı öğrenmişler, ama ima yoluyla bile yazamamışlardır..."

Yalçın Yusufoğlu'nun Sesonline.net'teki yazısı:

12 Mart darbesini yeniden hatırlamak...

12 Mart darbesinin üzerinden 40 yıl geçti. Gerçi sonraki 12 Eylül 1980 darbesi halkın üzerinde çok daha şiddetli bir devlet terörü estirecekti, ama 12 Mart dönemi de yakın tarihimizin en kara sayfalarından birisidir. Emir komuta zinciri içinde yapılan askeri müdahalenin gerekçesini darbenin ilk Gen. Kur. Bşk. Memduh Tağmaç “Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aşmıştı” sözleriyle açıklayacaktı.

1960’ların ve özellikle ikinci yarısı sosyal mücadeleler yılıydı.1963 Kavel greviyle başlayan işçi eylemleri, Kozlu kömür işçilerinden, Alpagut maden işgalinden, Singer, Demir Döküm, Gamak, Haymak, Sungurlar, Ebonit, Mutlu Akü, Aliağa grevlerinden geçerek, Aliağa Rafineri inşaatında bir istihbarat teşkilatı ajanı tarafından öldürülen sendika öncüsü Necmettin Giritlioğlu dahil olmak üzere, jandarma tarafından öldürülen Kozlu işçileri Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar, İstanbul’da Gamak Fabrikası direnişinde polisin öldürdüğü Şerif Aygül gibi kayıplar vererek 15-16 Haziran Direnişi'ne kadar gelmişti.

O sırada Sıkıyönetim ilan edilmiş, eyleme katılanlardan Selimiye Kışlası’na götürülen işçileri, öğrencileri Emniyet siyasi şube memurları değil, üniformalı, üniformasız istihbaratçı subaylar sorguya çekmişler ve “yakında tekrar görüşeceğiz, bu defa geldiğimizde tam geleceğiz” demişlerdi.

On ay sonra tam geldiler, daha doğrusu biz “tam geldiklerini” sanıyorduk, meğer tamın da tamı varmış, onu da 12 Eylül’de görecektik.

ŞALCI NİHAT’TI, BALYOZ NİHAT OLDU

Kendilerini vatan kurtarmakla vazifelendirmiş kumandanların başbakanlığa atadıkları sabık amme hukuku profesörü Nihat Erim ise “Anayasa bize lüks geliyor” dedi. Nitekim Anayasanın 60 maddesi geri istikamette değiştirilecek ve bu oylamalarda gerekli çoğunluğu “darbeye muhatap olmuş” Süleyman Demirel ile mebusları sağlayacaktı. Sadece Anayasa mı? Deniz-Yusuf -Hüseyin’in idamlarına Meclis’te iki kolunu birden havaya kaldırarak, kinle, nefretle, şehvetle oy veren de Süleyman Demirel’in kendisiydi. O olay Demirel’in çirkinliğinin en önemli kanıtıydı, çünkü idam kararını veren mahkeme mensupları bile kalemlerini kırarken, insan fıtratı ölüm karşısında saygıyı ve sükûneti gerektirirken, Demirel’in idam kararında bu kadar azgın ve saldırgan olabilmesi ancak onun karakter yapısını gösterir. Demirel 12 Mart’ın İstanbul Sıkıyönetim Komutanı, MİT’in Ziverbey Köşkü işkencecisi Faik Türün’ü partisinden milletvekili yapmıştır.

Kendisini deviren darbecilerle 2 yıl boyunca işbirliği yapan, onların emirlerini yerine getiren, kendi isteklerini ve politikalarını da eski Gen Kur. Bşk ve mevcut C. Başkanı Cevdet Sunay üzerinden yürüten devrik başbakana bu tutumun cezasını halk vermiş, 1969’da % 47,5 oy ve 450’de 256 sandalye almış AP’nin oyları 1973 genel seçimlerinde % 29.8’e ve 149 milletvekiline düşmüş, darbeye karşı çıkarak Genel Sekreterlikten istifa eden, ertesi yıl İsmet İnönü’yü yenerek Genel Başkan olan Bülent Ecevit ise; dört yıl önce % 27,7 olan oy oranını % 33.3’e çıkarmış, 1. Parti olmuştu. Demirel o günden sonra ancak başka partilerin desteğiyle hükümet olabildi. 1991 seçimlerinde SHP ile koalisyon kurabildi, 1.5 yıl sonra Turgut Özal ölünce, selameti Cumhurbaşkanlığına kaçmakta buldu.

Darbecilerin başbakanı Nihat Erim adlı zât-ı nâşerif 1950 öncesinde CHP’nin son hükümetleri olan 2. Hasan Saka ve Şemsettin Günaltay kabinelerinde Ulaştırma Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı yapmış, 1950’li yıllarda CHP’nin yayın organı Ulus’un başyazarı olmuştu.

Eski iktidar günlerinde “İcabederse hürriyetlerin üzerine şal örteriz” dediği için Aziz Nesin onu “Şalcı Nihat” ilan etmiş ve siyasetteki adı “Şalcı Nihat” olmuştu. Yani 12 Mart darbecileri başbakanlığa getirecekleri şahıs konusunda yanlış yapmamışlardı. Nitekim başbakan olur olmaz kumandanı Tağmaç’ın fikrine zikir getirerek Anayasayı lüks ilan eden Erim, şalcılık dönemini de fersah fersah aştı ve şeriki Em. Alb. Sadi Koçaş’la birlikte 26 Nisan 1972’de 11 ilde sıkıyönetim ilan ettiğinde, Nihat Erim hürriyet mücadelesi verenler için “tepelerine balyoz gibi ineceğiz” dediği için “Balyoz Nihat” oldu. Gerçi kendisi ardı ardına iki kabine kurarak 14 ay kadar Sadaret makamında oturduysa da (asker Deniz'leri de ona astırdıktan sonra, “hadi git” dediydi), askerin ve ABD’nin kendisinden istediklerinin gereğini yaptı.

Balyoz Harekâtıyla birlikte ülkede sürek avı başlatıldı. Duvarlara arananlardan bazılarının fotoğraflarıyla kaplı afişler asıldı, devlet radyosunda listeler, listeler yayınlandı, İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün, Ankara Sıkıyönetim Komutanı Semih Sancar (sonradan Namık Kemal Ersun) imzalı bilmem kaç numaralı sıkıyönetim bildirileri yayınlanır oldu. Toplumun bireyleri muhbirliğe teşvik edildi, ihbarcılara sıkıyönetim bildirilerinde “Sayın Muhbir Vatandaş” denildi. O bildiri sahipleri muhbirliğin halk nezdinde ayıp ve çirkin bir şey olduğunu bilmeyecek kadar halktan kopuktular ve kendi devlet şatolarında, kışlalarında mahpustular.

Balyoz Nihat insan öldürdü, üç genci astı, işkenceyi terörist devlet politikası haline getirdi, binlerce kişiye işkence yaptı, işkenceyle insan öldürdü, mesela TKP-ML kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı işkencede öldürdü. Parti (TİP, MNP), dernek (Dev Genç, DDKO), sendika (TÖS, Ünas, Teksen) kapattı, grev yasakladı, sendikal faaliyeti, grev ve toplu iş sözleşmesi yapmayı men etti, gazete, dergi kapattı, basına sansür ve oto sansür getirdi.

12 MART DAVALARI

Devletin zararlı gördüğü siyasi gruplara karşı Sıkıyönetim davaları açıldı. THKP-C, THKO, TİP, DDKO, TÖS, Dev-Genç (TDGF), PDA ve Şafak, Aydınlar Davası sayılabilir.

Bu davalardan DDKO hariç hepsi İstanbul ve Ankara’da görüldüğü için basında az çok yer aldığından demokratik kamuoyu tarafından bilinirler. Ama Diyarbakır Sıkıyönetim’indeki Devrimci Doğu Kültür Ocakları yargılamaları o kadar bilinmezler.

DDKO Davası adı altında Kürt aydınları, emekçileri yargılandılar. Tutuklananlar arasında 1992’de Jitemtarafından öldürülecek yazar Musa Anter, eski TİP genel sekreteri ve milletvekili Tarık Ziya Ekinci, 1977’de Diyarbakır Belediye Bşk. Seçilecek Mehdi Zana, Kürt olmayan sosyolog İsmail Beşikçi, Mümtaz Kotan, Hikmet Bozçalı, Yümnü Budak gibi Ankara ve İstanbul, Diyarbakır, Batman,Silvan, Ergani DDKO yöneticileri, Dr. Naci Kutlay, Dr. Ahmet Melik, (sonradan kontrgerilla tarafından öldürülecek) Av. Yusuf Ekinci, Av. Bahattin Eryılmaz, Av. Erdoğan Teomete, (eski FKF Başkanı), Av. Zülküf Şahin, yazarlar Edip Karahan, Mehmet Emin Bozarslan, Abdurrahman Uçaman, İbrahim Güçlü, Nezir Şemikanlı, İhsan Aksoy, Fikret Şahin, Sabri Çepik, Sıraç Bilgin, Ali Beyköylü, İhsan Yavuztürk, Ferid Uzun, Faruk Aras, İsa Geçit, Niyazi Tatlıcı, Cemil Fazlı gibi Kürt halkının tanıdığı her yaştan siyasiler davanın sanıkları arasındaydılar. Dava Aralık 1972’de 64 kişinin mahkumiyet hükümleriyle sonuçlandı.

12 Mart mahkemelerinin akılda kalan savcısı Gezmiş, İnan ve Aslan’ın idam kararını veren mahkemenin askeri savcısı Baki Tuğ’du. Tuğ TÖS davası iddianamesinde Alpaslan Türkeş’in “9 Işık” broşüründen ve Konya Konuşmasından bölümleri kelimesi kelimesine aynen alarak ve kendi ifadesi gibi –alıntı işareti koymadan—kullanarak fikriyatını ve zikriyatını ifade etmişti.

BERAAT KARARLARI

Bu davalardaki tek adil yargılama Sarp Kuray ile Ali Kırca’nın 1 ve 2 no.lu sanık oldukları 84 sanıklı 'Denizci Subaylar Davası' olmuştu. Beraat kararını veren 1. No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi lağvedildi. Mahkemenin hakimlerinden Alb. Remzi Şirin 12 Eylül mahkemelerinde yargılananları savunacak, örneğin bazı Devrimci Yol sanıklarının avukatlığını yapacaktı. Beraatle sonuçlanan diğer dava Madanoğlu Davasıydı. Fakat bu beraat kararı mahkeme hakimlerinin demokratlığından gelmiyordu, asker içindeki hesaplaşmaların bir sonucu olan davanın ucu Cuntanın tepesindeki ve içindeki bazı isimlere ulaştığı için beraatle sonuçlandırıldı.

“Aydınlar Davası” denilen, resmi kayıtlarda TKP Davası olarak geçen tamamen düzmece bir dava vardı. Sıkıyönetim makamları hiçbir davaya sokamadığı, ama cezalandırmak istediği devrimcileri bir torba davaya koyardı. Bu dava da onlardan biriydi, iddianame MİT raporlarına, postada açılmış mektupların fotokopilerine ve telefon dinlemelerine dayanmaktaydı. Davanın 1 no.lı sanığı eskiden komünizmden yatmış olan Şadi Alkılıç’tı. Alkılıç Harp Okulu öğrencisiyken Nazım Hikmet’e çektiği telgraftan dolayı ordudan tardedilmişti. 12. 12. 1962’de Cumhuriyet’te yayınladığı “Türkiye’yi kurtaracak tek yol sosyalizmdir” yazısından dolayı tutuklanmış, uzun süren dava sonucunda 6 yıl 9 ay cezaya mahkûm edilmiş ve açılan etkili dayanışma kampanyası gençlerin “Şadi Baba” diye sevdikleri Alkılıç’ı devletin boy hedefi haline getirmişti.

Londra’da yaşayan (ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye temsilcisi olan) Selma Coşar Ashword’un çok sayıda insana yazdığı mektupları başlıca deliller(!) arasındaydı. [TKP propagandisti olarak tanınan Selma Ashword hakkında bu davadan sonra söylentiler çıktı. Zira istihbarat teşkilatının basındaki elemanlarından diye bilinen Ömer Sami Coşar’ın kız kardeşiydi.]

Veya örneğin 1965 seçimleri sırasında Magda Rufer ile Azra Erhat’ın telefonda konuşurlarken “bu iş seçimle olmaz, çatal-bıçakla olur” diye gülüşmeleri de davada suç kanıtı olmuştu. Devletin uygulamalarındandır, her hangi bir davaya sokamadığı ama cezalandırmak istediği solcuları düzmece bir davaya dahil eder. Mesela 12 Mart’ta Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) Davası böyledir.

TKP Davası adıyla tanıtılan 'Aydınlar Davası' böyleydi. Tevkifata “Aydınlar Davası” denilmesinin nedeni Sabahattin Eyüboğlu, eşi Magda Rufer, Azra Erhat, Vedat Günyol, Yaşar Kemal’in eşi Tilda Gökçeli gibi aydınların, Harun Karadeniz, Masis Kürkçügil, Ragıp Zarakolu, Osman Arolat gibi tanınmış öğrenci eylemcilerin davaya dahil edilmesiydi.

Beraatle biten diğer dava tam anlamıyla bir skandaldı. Kültür Sarayı Yangını Davası olarak bilinen davada 27 Kasım 1970’te İstanbul Kültür Sarayı’nın, 6 Mart 1970’te lüks yolcu gemisi Marmara Vapurunun ve 28 Haziran’da Azapkapı Tersanesindeki Eminönü Arabalı Vapurunun yanması sabotaja bağlanmış ve bazı sendikacılarla solcu aydınlar tutuklanmışlardı.

Bu tamamen düzmece bir davaydı. Kültür Sarayı’nın mimarı Dr. Hayati Tabanoğlu binanın açılmaya hazır olmadığını söylediği halde bina hizmete açılmıştı. Ertesi gün yangın haberini veren Hürriyet Gazetesi şöyle diyordu:

"Otomatik alarm tertibatı işlememiştir, sahne ile salonu ayıracak çelik perde indirilememiştir ve nihayet muhtemel yangınlara karşı kullanılacak söndürme mekanizması çalıştırılamamıştır. Demek ki yerden göğe kadar haklıymış projeyi yapan mimar Tabanlıoğlu, 1969'daki uyarısında. Açmayınız...' diyordu. Hemen açılmaz bu saray. Teknik ekip yetersizdir, yarın tehlikelerle karşılaşabiliriz.' Ama dinlemediler, dinletemedi. Alelacele kurdelesi kesildi ve açıldı. Bugün onu yaşlı gözlerle seyrediyoruz."

VATAN, MİLLET, BİRAZ DA SERVET

Yangınların solculara yıkılarak davanın 1972 Mart'ında açılması çok ilginçti: Sıkıyönetim bildirilerinde mutlaka komutanın imzası olurdu, ama o yangınları sola yükleyen bildiride İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün’ün adı yoktu. Bildiri Komutan Vekili imzasıyla radyoda okunmuştu. Türün, faşist zihniyetli ve sol düşmanı birisiydi, buna rağmen 'bu davada pislik bulduğundan', o bildiriyi imzalamamış, bildiri çıkmadan Ankara’ya gitmişti. Neden mi? Marmara Yolcu Vapuru 53 milyon dolara sigortalıydı ve sigorta poliçesinde sabotaj koşulu yoktu. Yani vapurun sabotaj sonucu yakılmış olması halinde yabancı sigorta şirketi Denizcilik Bankası’na tek cent ödemeyecekti.

O sırada Ankara kulislerinde şirketin çok üst düzeyde bir komutana para ödediği, geminin sabotaj davasına bu sebepten dahil edildiği, Faik Türün’ün o sıkıyönetim bildirisini bu nedenle imzalamadığı konuşuldu.

1972 Mart’ındaki Yüksek Askeri Şura toplantısı büyük kavgalara sahne oldu. Cunta üyesi KKK Faruk Gürler Genel Kurmay Başkanı olmak istiyordu, Çünkü 7 ay sonra Mart 1973’te C. Başkanı Cevdet Sunay’ın görev süresi bitiyordu, o sırada Gen. Kur. Bşk olan kişinin C. Başkanı seçilmesi çok muhtemeldi. Tağmaç’ın kalması durumunda C. Başkanlığına o seçilecekti. YAŞ toplantısında Tağmaç taraftarlarıyla, Gürler taraftarları birbirlerine girdiler, asaların bile havaya kalktığı söylendi, Gürler ve taraftarları Marmara Gemisinin sigorta poliçesini konu ederek Tağmaç’a şantaj yaptılar, sonuçta Tağmaç emekliye sevkedildi, Gürler Gen. Kur. Bşk., 2. Or. ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı Semih Sancar KKK oldu, onun yerine Namık Kemal Ersun atandı. Sabotaj davası savcının da talebiyle beraatle sonuçlandı. Ağır işkence görenlerin çektikleri eziyetler, yattıkları hapisler yanlarına kaldı.

Burada yazdıklarımız tabii ki örtbas edilmiştir, ama gerçek dışı değildir. O dönemde Ankara’da gazetecilik yapanlar olayı öğrenmişler, ama ima yoluyla bile yazamamışlardır.

ÇANKAYA YOLU NEREDEN GEÇER?

Daha sonra Gürler gerçekten de Mart 1973’te aday olmak için emekliliğini istedi, C. Bşk. tarafından kontenjan senatörü atandı, Semih Sancar Gen. Kur. Bşk. Oldu, buna da Hava K. K. Muhsin Batur itiraz etti, çünkü Gürler gidince TSK’da en kıdemli komutan oydu.

Fakat AP ile CHP milletvekillerinin çoğu oy vermeyince Gürler 2/3 çoğunluk olan 300 oyu sağlayamadı, nafile turlarda Gürler seçilemedi. Demirel politikalarını üzerinden yürüttüğü Cevdet Sunay’ın görev süresini 3 yıl uzatmak için Anayasa değişikliği getirdi, o da 300 oyu bulamayınca planı suya düştü. Sonuçta Demirel ile Ecevit anlaştılar ve Kontenjan Senatörü emekli amiral Fahri Korutürk C. Başkanı seçildi.

Semih Sancar, Demirel’in sadık dostu olarak 1978 Ağustosuna kadar makamında kaldı. KKK Namık Kemal Ersun 5 Haziran 1977 seçimleri öncesinde Kontrgerillanın düzenlediği Kanlı 1 Mayıs ve Ecevit’e başarısız Çiğli suikastı, sonrasındaki süreçte çok sayıda rütbeli subayla re’sen emekliye sevkedildi. Ecevit’in istediği 1. Or. K. Adnan Ersöz ile Demirel’in adayı 3. Or. K. Ali Fethi Esener arasındaki Kara Kuv. Komutanlığı arasındaki çekişmeler sonucunda ikisi de emekli oldular, 4. Orduda emekliliğini bekleyen en kıdemsiz Ordu Komutanı Kenan Evren KKK oldu, ertesi yıl Sancar’ın yerine Gen. Kur. Bşk. İki yıl sonra da 12 Eylül Cuntasının başkomutanı.

27 Mayıs darbesinin komutanı Cemal Gürsel, Ekim 1961’de C. Başkanı seçtirilmişti. O görev yapamaz hale gelince Mart 1966’da Gen. Kur. Bşk. Cevdet Sunay o makama geldi. Tabii ki, bir sonraki C. Başkanlığına o sırada o makamda oturan kişi Tağmaç veya Gürler seçilecekti. Yani komutanlar makam kavgalarında haklıydılar. Haklı olduklarını 1992’de kendi cumhurbaşkanlığını Anayasaya koyarak Gen. Kur. Bşk. Kenan Evren ispat etti.

Faruk Nafiz Çamlıbel, Çankaya’ya çıkan ağaçlıklı yol için “Bu hıyaban ebediyet yoludur” demişti. O ebediyet yolunu darbeciler çok severlerdi. 28 Şubat 1997 darbesinin fiili lideri Org. Çevik Bir de, önce Gen. Kur. Bşk olmak, 2000’de Demirel’in süresi dolunca Köşke çıkmak için o yola koyulmuş olanlardandı.

12 MART DARBECİLERİNİN ÖLDÜRDÜKLERİ

Kimilerinin “ara rejim” dedikleri faşist rejimler ülkeyi hapishaneye çevirirler.

Ama en severek yaptıkları insan öldürmektir. Öldürdüklerinin başında tabii ki devrimciler gelir. Boyun eğmeyip direnenler, başkaldıranlar gelir.

12 Mart Cuntası kimleri mi öldürdü? İşte öldürdükleri devrimciler:

Ankara’da Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan.

Kızıldere’de THKP-C’li Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Nihat Yılmaz, THKO’lu Ömer Ayna ile Cihan Alptekin ve iki Britanyalı, bir Kanadalı teknisyen. Dönemin başbakanı Erim günlüğüne şöyle yazmış: “Güvenlik kuvvetleri binaya girdiklerinde sağ olanları öldürmüşler.”

Nurhak’ta Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan, Kadir Manga.

Diyarbakır’da işkence altında öldürülen TKP-MLkurucusu İbrahim Kaypakkaya.

Tunceli Vartinik Mezrasında arkadaşı Ali Haydar Yıldız.

İstanbul Maltepe’de Hüseyin Cevahir, İstanbul Arnavutköy’de Ulaş Bardakçı.

Ankara’da gittiği evde karakol kurmuş polislerce öldürülen Koray Doğan. 24 kişi aklıma geldi. Anımsayamadıklarım veya duymadıklarım varsa özür dilerim.

KARA İSİMLER, ONURLU KİŞİLER

Tağmaç ve silah arkadaşları gibi, Nihat Erim, Sadi Koçaş gibi yakın tarihimize kara leke olarak yerleşen isimlerle başladığımız yazıyı, onurlu insanlarla tamamladık.

Aradan 40 yıl geçti birinci gruptakileri aileleri dışında övgüyle, sevgiyle ananlar var mı? Onların adlarını çocuklarına koyan tek aile tanıyor musunuz?

Oysa adı; Deniz olan, Mahir olan, Ulaş olan, İnan olan, Yusuf Aslan olan, Sinan olan ne kadar yetişkin veya çocuk var. Onların çoğu büyüdüler 30 yaşını geçtiler, hatta onların da çocukları oldu. Onlar da çocuklarına benzer isimleri veriyorlar, çünkü o isimleri şeref sayıyorlar, onlarla onur duyuyorlar.

Yani, Ulaşlar, Sinanlar, İbrahimler, Mahirler, Denizler, İnanlar tarihte kalmadılar, anılarda da kalmadılar, bugünlere taşındılar, yarına uzanıyorlar.

Bizler nekrofil değiliz, devrimci mistikler de değiliz, öyle olmadığımız için ki 15’leri de, bugüne değin 90 sene içinde öldürülen diğerlerini de bir devrimciler panteonu olarak, anılara gömülmüşler olarak tutmuyoruz. Suphi-Nejat’lardan, Deniz-Mahir-İbrahimler’e, Mahzun – Necmettin--Kemal Pirler’den Taylanlar'a, Hrantlar’a kadar onların hepsi günümüz mücadelesinde yaşayan gerçek insanlardır. Türküyle, Kürdüyle, Ermenisiyle bu ülkenin yüz aklarıdır. Sönmeyen ışıklarıdır.

11.03.2011

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0