Tersine göç hikayeleri: Urla'dan yükselen inovasyon ateşi

12 Ekim 2018 15:53  

 

Tersine göç hikayeleri: Urla'dan yükselen inovasyon ateşi

"İstanbul’un dışında bir hayat mümkün mü?” Bu aslında pek çoğumuzun her gün sıklıkla tekrarladığı ve kendini aksine inandırmak için çabaladığı bir soru. Çoğumuz trafik, kalabalık, hava kirliliği ve son dönemlerde giderek artan ekonomik zorluklar derken şehir yaşamındaki monotonlaşan hayatlarımızdan kaçmanın ve başka yerde belki bir sahil kasabasında yeni bir hayat kurmanın hayallerini kuruyoruz.

Her stresli anda baş gösteren bu amansız kaçış hayalinin, hayatımızın kalbinde yer alan ve bize sınırsız fırsatlar sunan teknoloji ile aslında gerçek olabileceğinin farkında değiliz. Evet, teknoloji ile hepimiz için olmasa dahi, işinin odağında dijital olanlarımız için İstanbul dışında daha mütevazı bir şehirde yeni bir hayat mümkün. Ama nasıl?



Bu haftadan itibaren “tersine göç” ile 
Türkiye’nin farklı illerinde yeni bir yaşam kuran girişimcilerin ilham verici hikayelerini sizlerle buluşturacağım. İlk haftanın konukları İstanbul’daki kurumsal yaşamı bırakıp 2013 yılında İzmir’in Urla kasabasına yerleşen Zehra Doruk ve Murat Küçükgirgin. Urla’da HacknBreak: Açık İnovasyon Kampı ve Konferansı, Açık İnovasyon Derneği ve OpenCampus projeleriyle uluslararası ölçekte ses getiren işlere imza atan Doruk ve Küçükgirgin ile İstanbul’dan kaçış hikayelerini ve yeni yaşamlarını konuştuk.

İstanbul’daki iş hayatının ve günlük yaşamın beyaz yakalıyı canından en fazla bezdiren yanları neler? Siz nasıl başka bir şehre gitmeye karar verdiniz?

İstanbul’da yaşama ve iş sürdürme maliyetleri çok yüksek. Bu özellikle girişimciler ve çalışanlar üzerinde ciddi bir baskı yaratıyor. İstanbul günde 4 saatinizi eve ya da ofise ulaşmak için kaybettiğiniz bir yer. Özellikle, yazılım, tasarım, bilim ve teknoloji gibi alanlarla uğraşıyorsanız, işinize odaklanmak için daha yavaş bir tempoya ihtiyacınız var. İstanbul’da metropol koşuşturmacası ve gürültüsü tüm enerjinizi emiyor. Akşam olduğunda tüm enerjiniz bitmiş oluyor. İstanbul’da Avcılarda bir toplantıdan çıkıp Balmumcu ofisimize 6 saatte geldiğimiz bir gün, “artık yeter” dedik. İstanbul dışında nereye ofisimizi ve hayatımızı taşırız diye düşünmeye başladık ve 4,5 yıl önce Urla’da karar kıldık. Şu an evimiz, ofisimiz, kedilerimiz ve köpeklerimizle Urla’da yaşıyoruz.

Yaptığınız işin ve teknolojinin mobil çalışma konusunda getirdiği kolaylıkların göç hikayenizde etkisi ne oldu?

Yazılım sektöründe çalışıyorsanız, proje yönetim araçlarını aktif bir şekilde kullanıyorsanız, müşteri portföyünüz varsa ve müşterileriniz online toplantı araçlarını kullanarak toplantı yapmayı da kabul ederse internet olan her yerde çalışabilirsiniz. İzmir’e geldikten sonra video konferans yoluyla dünyanın her yerinden müşteri ve partnerlerimizle bir günde 4-5 toplantı yapabiliyorduk ve bu gerçekten konforlu bir durumdu. Ayrıca kendinize bir takvim oluşturup, yurtiçi ve yurt dışındaki toplantılarınızı iyi programlayabilir ve metropoldeki gündemden kopmadan yaşayabililirsiniz. Uluslararası online etkinliklere katılabilmek için de epey zamanımız oldu.

İstanbul’dan kaçmak istemenizin üzerinde dijitalleşen yaşamın olumsuz yanları olduğundan da bahsedebilir miyiz?

Akıllı telefonlar ve dijital uygulamalar İstanbul’da ve diğer tüm gelişmiş şehirlerde modern bir yaşam sürmek isteyen herkes için vazgeçilmez. Maillere anlık erişim, iletişim, ulaşım ve özellikle yol durumuna bakmak için muhtaçsınız. Ancak İstanbul’da tüm bu teknolojilerin tüketicisi olarak yaşıyorsunuz. Çünkü üreticisi olmak için size çok fazla zaman yok. Urla’ya geldiğimizden beri kendimize ayıracak vakit bulduk. Bir kere doğayla iç içeyiz. Sakinliğin içerisinde daha verimli olabildiğimizi farkettik. Stres faktörü olmayınca insan daha da üretken oluyor. Saatlerce bir ekrana bakmak yerine deniz kenarında gün batımını izlemek muhteşem bir duygu bizim için.

Siz İstanbul’u erken terk etmeye karar verenlerdensiniz aslında. 2013’ün yani Urla’ya yerleştiğiniz yılın İstanbul’u ile bugünkü şehri karşılaştırdığımızda neler söylemek istersiniz?

İstanbul, kültürel olarak her zaman eşsiz bir şehir. Bu nedenle yüzyıllardır insanlar için bir çekim merkezi oldu. Günümüzde de bu böyle ve her geçen yıl daha da büyüyor. Bir yandan global firmalar için çekim merkezi olması sebebiyle ticari gücünü artırmakla birlikte, diğer yandan kontrolsüz büyümenin sonucu olarak artan trafik, yeşil alanlardaki azalma, hava kirliliğindeki artış, çarpık kentleşme gibi sorunlar da büyüyor. Beş yıl öncesine göre daha da grileşmiş, daha soğuk ve daha stresli bir İstanbul var artık ne yazık ki.

Yakın bir tarihte HacknBreak Açık İnovasyon Kampı’nızın 3.sünü gerçekleştirdiniz. Şu aralar gündeminizde neler var?

İzmir’de ticari projelerimize devam ederken, sosyal projeler geliştirmek için de zaman yaratabildiğimizi gördük. Üç yıldır binin üzerinde katılımla bilim, teknoloji ve tasarım alanlarında Türkiye’nin en büyük etkinliklerinden biri olan HacknBreak Açık İnovasyon Kampını gerçekleştirme fırsatı bulduk. 2017 yılında onlarca bilim insanı, teknoloji geliştiricisi, mühendis, girişimci, tasarımcı ve eğitimcilerin desteği ile Açık İnovasyon Derneği’ni kurduk. Şu an her yıl yaklaşık 30 bin kişinin katılacağı tüm ülkeye yeni nesil bir akademik atmosfer sunacak OpenCampus projesi için çalışıyoruz.

HacknBreak’teki gözlemlerinizden yola çıkarsak yeni neslin ve beyaz yakalının Türkiye içinde göç konusunda temel çekinceleri sizce neler?

Dediğiniz gibi iç göç konusunda çekinceler mevcut. Bir network oluşturmuş ve portföyü olan profesyoneller için uzaktan çalışmak daha çok mümkün ancak iş hayatına yeni atılmış bir genç, doğal olarak birkaç yıl, İstanbul ya da Ankara’da yaşayıp ve çalışıp, deneyim ve network kazanmak istiyor. İstanbul’dan ayrılma kararı veremeyenlerin bir çekincesi de var olan sosyal çevrelerini kaybetme korkusu. Fakat burada insan ilişkileri daha sahici ve dayanışmaya dayalı. İstanbul’da herkes kendi telaşında, birbirini önemsiyormuş gibi yapıyor.

"Yeter artık bu şehirden gitmek istiyorum" deyip de cesaret edemeyenlere ne tavsiye edersiniz? 

İstanbul’da çalışan, yazılım, iletişim, pazarlama ve ürün geliştirme ile uğraşan herkese İzmir ya da başka bir Ege kasabasına yerleşmelerini ve mobil çalışma potansiyelini deneyimlemelerini tavsiye ederiz. Ayrıca bu yaklaşımı özellikle İstanbul’da prototip geliştirmek için çalışan girişimci ya da startupl’ara özellikle öneriyoruz. Globalleştirmeyi hedefledikleri bir projeleri varsa, ekip olarak 6 ay, 1 yıl gibi bir süreyi sessiz bir Ege kasabasında, sadece geliştirmek istedikleri ürüne odaklanarak çok daha verimli bir şekilde geçirebilirler. Bu şekilde başarılı olmalarının mümkün olduğunu düşünüyoruz.

cnnturk.com

09.10.2018

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0