Talât Ulusoy Söyleşi / Asuman Susam

27 Şubat 2017 00:06  

 

Talât Ulusoy Söyleşi / Asuman Susam

Talat Ulusoy… Mimar, şehir mimarı, İzmirli, araştırmacı, Mülteci-Der ve Yüzleşme Atölyelerinin kurucu, eyleyici ve emekçilerinden , kalenderî bir aktivist… Bir bellek mekânı olarak kenti, unutulan ve hatırlananlarıyla hayatı konuştuk.(www.artcivic.com)

Sevgili Talât Ulusoy, mülteci bir geçmiş, ülkesizlik ve tekrar köklere dönüş… Bu, sizi nasıl değiştirdi? Toplumsal hayatı değişip dönüştürme bağlamında yaşadığınız süreçler eylem alanlarınızla ilgili bir bilinç farklılığı yarattı mı sizde?

Ocak 1985’e kadar “kaçak” yaşadım Türkiye’de ve Eylül 1989’e kadar da Hollanda’da mülteciydim. Niye “kaçak”tım, niye mülteci olmak zorunda kaldım? Sorunuzdaki gibi “toplumsal hayatı değiştirmek” ve üstelik “dönüştürmek” istiyordum ve bu da “suç”tu! Müesses nizam (kurulu düzen yani” değiştirilemezdi! İşte, sanırım, beni bu “değiştirme istek” değiştirdi. Nasıl mı?

Bu istek sayesinde bu toprağı ve değiştireceğim toplumu tanımadığımı sezdim, gördüm, yavaş yavaş anlama çabasına koyuldum. Kaçaklık ve özellikle mültecilik yıllarının buna katkısı çok oldu. Biz, kitap yasakları kuşağıydık ve ben kitapların yasaklanmadığı bir ülkede mülteciydim. Hangi kafa değişmez ki yasaklar olmayınca?!

Ülkesizlik mi? Yok, “milletim nev-i beşerdir vatanım ruy-i zemin”dir benim. Yani “enternasyonalist” mezheptenim. Ama, kulaklar Türkçesiz kalınca, bütün duyuların o bildik “dört mevsim”ini aramaya başlayınca iş değişiyor, o zaman “ah vatan” diye seslenmeye başlıyorsun içine ve oralarda kalmama arzusu oluşuyor ve Türkiye Komünist Partisi üyesi on kadar yoldaşınla dönüyorsun ülkeye.

Bu dönüş bir “toplumu dönüştürme” çağrısıyla oluyor: “Ceza Kanunu”ndaki 141-142  maddeler kaldırılsın, komünist partisi serbestçe kurulabilmesinin ve ifade (inanç dahil) özgürlüğünün önündeki bütün engeller kaldırılsın!  Kaldırılıyor da ve biz 1990 Hazira’nında Cumhuriyet tarihinin ilk Komünist Parti (Türkiye Birleşik Komünist Partisi) tabelasını astık…

 

Kentle ilişkinizi, kentin tarihine ve belleğine dair kazı çalışmalarınızı biraz anlatır mısınız? Nasıl bir ihtiyaç sizi görünmeyenlerin, duyulmayanların sesini, varlığını hissetmeye itti? Mimar oluşunuzun bellek ve mekân ilişkisini algılayışınıza etkisi oldu mu?

Hani kimi sanatçılara sorulur , o da der ya; “Küçük yaştan beri bu yetenek varmış bende!” Benimki de bu hesap. Şaka tabii, ama ciddiyim, şöyle ki:

Bilmeyen çok İzmirli (!) vardır diye yazıyorum (İzmir’in) Namazgâh semtinin, Taslıçeşme mahallesinde doğdum. Doğduğum ev hâlâ ayakta. İlkokula başlamadan Alaybeyli oldum. Kordon ve Karşıyaka’daki bahçeli güzel yalıları yaşarken gördüm, ölümlerine tanık oldum. Neden korunamamıştı bu güzel tarihi eserler? Yanıt “rant için” olur genellikle. Ben farklı düşünüyorum. İnsan, eğer sahip olduğu bir “değer” ise ranta bakmaz, o değeri her ne pahasına olursa olsun korur. O yalılar, yeni sahipleri için bir “değer” değildi artık. O yalıda yüz yıl geriye giden aile anıları yoktu, kendilerinden önce yaşayanların anılarıyla da ilgilenmedi. O bir taş, tahta ve kiremit yığınıydı, yıktı geçti! İzmir gazeteleri, 1930’lara kadar “satılık emvali metruke” ilanlarıyla doludur. “Emvali metruke” kavramı dahi “şanlı ve yalan tarih”için bir belgedir: Yani “terk edilmiş” mallar! Kim terk etmiş, deli miymiş, böyle büyük ve güzel konak çoluk-çocuk, dede-nine terk edilir mi?! Bunlar görünmeyenlerin, duyulmayanların sesini, varlığını hissettirmelidir vicdanlarda.

Karşıyaka, Alaybey evet, ama coğrafyam bununla sınırlı değil. Dedeler, nineler Tamaşalık’ta oturduğu için, rahmetli babam pabuççu da Mezarlıkbaşı yakınlarında eski bir han odasında pabuççu olduğu için ve yaz çıraklıkları Eski Mahkeme Önü, Şadırvan ve Hisar arasında geçtiği için, İzmir’in bütünü ile ilişkim beşik kertmesi sayılır.

Bir de Kula var, ana-baba memleketim. Çok güzel sokakları, çok güzel evleri, cami ve kiliseleriyle geçmişi sorgulatan Kula! Türkçe dilli Ortodoks Kulalılar, ki o güzel evleri, okulları, cami ve kiliseleri yapan mimarlar, ustalar hep onlardandı, neredeler, niye yurtlarından sürüldüler? Bunlar insanı rahat bırakmayan sorular…

Kazı yapmak için niyet etmek yetmiyor. Kazma, kürek gerek. Tarihinden ve kültüründen kovulmuş harfler, diller ve dinler ile ilişkiye girmek gerek. Ben de kırık kazmam, sapsız küreğim ile bu define arama işine daldım. Elbette mesleğim de bu ilgiyi belemeye yardımcı oldu.

 

Yıllardır İzmir’le ilgili çalışan, araştıran birisiniz. Resmi tarihin dışında, uykuya ve unutuşa bırakılmış şeyler arasında sizi şaşırtan şeyler mutlaka olmuştur. Bunlardan biraz söz edebilir misiniz?

Şaşırtan, “bu kadarı da olmaz” dedirten, delirten sayısız şeyler var. Biriyle yetineyim: Meclisi Mebusa ve Büyük Millet Meclisi tutanakları ve özellikle süresi dolup açılan “gizli oturum” tutanakları. Bunlar, yüz yıllık geçmişi gözler önüne seriyor. Ama, dilini anlayan beri gelsin. Hani bana sorsanız, şu sıra yapılacak en hayırlı iş nedir, diye, hiç duraksamam: Bu tutanakları derhal günümüz Türkçesine aktarmaktır, derim.

Çokkültürlülük,  yüzü Batıya dönük oluş, çağdaşlık kavramları İzmirlilerin kendilerine atfettiği ve övündüğü kavramlar. Sizce bu kavramlarla haşır neşir oluş, bu kavramları içselleştirme yüzü Batı uygarlığının çağdaşlığı, ilericiliği ve gelişmişliğine dönük olma İzmir’in ne kadar hakikatini temsil ediyor.? Önemli bir sivil oluşum olan Yüzleşme Atölyesi’nin eyleyenlerinden, fikir insanlarından biri olarak özellikle bu Atölye çalışmaları sırasında edindiğiniz deneyimler, yaptığınız gözlemler bize bu kentle ilgili neler anlatıyor?

Çokkültürlülük?! Evet, Kürtlerin İzmir’de varlığı ve Kürt kültürünün doyasıya yaşanabildiği “tek” Türk diyarıdır İzmir!!! Her akşam yüzünü Batı’ya döner, çünkü güneşin batışı harika olur. İzmir “kendi kendiyle gelin güvey olma”yı çok sever.

Bu da şaka, ama çok ciddiyim.

Hakikât Türkiye’ye yaklaşmadı ki İzmir’e gelsin! Bakınız; İzmir’in Türkler tarafından fethi başlığı altında, resmi sitelerden, ders kitaplarına kadar yazılan şudur: Büyük Türk denizcisi veya “pilot”u Çaka Bey! Her yere vurulan bu “resmi damga”yı ne “laikçi” İzmirli, ne de “İslamcı” İzmirli sorgulamadan kabul eder. Bir sorgulasa, Bizans tekfurunun sarayındaki bu devşirme oğlan Hıristiyan olmuştur ve denizde, karada ve havada ne savaş verdiyse Hıristiyanlık için yapmıştır, sonucuna varacak.

Yok varmaz, derseniz, ben de derim ki, Sokolovic devşirmesi Sırp Bayo, Sokollu Mehmet Paşa olunca İstanbul’u ilk “geri alan” Hıristiyan kahraman diyor muyuz?

Çaka Bey için “pilot” derken bilerek dedim. Resmi sayfalar öyle yazsa, ona da inanacak hale getirildik de ondan.

Hep aklıma takılır, onu da sorayım, bitsin: Neden bu güne kadar kimse çocuğuna bu ünlü Türk beyinin adını vermez? Çaka Can!!!

Her şey tepe taklak edilmişken umutvar konuşmak giderek zorlaşıyor.  Okunmadan, hatırlanmadan, uyandırılmadan bir şimdi ve gelecek kurgusu imkânsız. Geçmişe dair bilginizle bugüne baktığınızda nasıl bir gelecek kurgusu yapabiliyorsunuz?

Kimi insanlar,  pek “bilimsel” düşündüklerine inanır! İnsan toplulukları; ilkel, köleci, feodal toplum aşamalarından geçerek bu güne, kapitalist topluma ulaşmıştır… Buna birinci “bilimsellik” diyelim. İkincisi; “altyapı üst yapıyı belirler.” Üçüncü “bilimsellik” de “somut durumun somut tahlili” olsun. Çok bilenler için geçmişi anlama ve geleceği “kurgulama” için bu üçleme yetiyor, hatta artıyor bile.

Birinci “bilimsellik”  insanlığın şaşmaz ve yukarıya doğru bir gidiş, ilerleme içinde olduğuna “inanır.” Mısır kazılarından, en son Göbeklitepe’ye kadar elde edilen pek çok bulgu en azından “bilimsel şüphe”yi çağırırken, bu çağrı duymazdan gelinir. Haydi bunu duymadınız, diyelim, yaklaşan ekolojik felaket, en azından 1960’dan beri “bağırarak” duyuruluyor; “Buzullar eriyor, dünyayı sular kaplayacak, mevsimler değişecek ve hatta, güneş artık eski doğudan doğmayacak!” diye tellallar ünlüyor, ama nafile, kulaklar sağır. İnsanlığın bir “deniz dibi medeniyeti(!)”ne doğru gittiğini görmek şablona uymuyor, uymuyorsa görülmüyor!

İkinci “bilimsel” kılavuzun pek sık sapıttığına, “üstyapının da alt yapıyı” aslanlar gibi belirlediğine ilişkin örnek yaşadığımız ülkedir bence. Yüzyılı aşan kapitalist üretim tarzı içinde yüzyıla varan Cumhuriyet yönetimi altında “Osmanlıcı” zihniyet hâlâ nasıl diri kalabiliyor?! Bu soruyu yanıt kabul edip, devam edelim.

Toplumu anlamanın üçüncü “bilimsel” yöntemiyle Türkiye’de ancak “idrar tahlili” yapılabilir! Çünkü ilk iki yolla geçmişi kavramış (!) olanda ne kafa kalır, ne yürek, kala kala o torba kalır.

Ne demek istiyorsun be Allah’ın kulu?! Şunu demek istiyorum: Yüz yıldır, bir “zihniyet-üst yapı”nın farklı tonlarıyla diktası altında yaşatılmış bir toplum, “bilimsellik”lerin hiçbirinin kalıbına girmez, giremez!

Yerli ve milli bilimsellik şöyle der: Saltanat gerici ve baskıcıydı, Cumhuriyet ilerici ve “demokratik!” Tarih kitapları ile hafıza nakledilmiş Cumhuriyet kuşakları bilmez ki Cumhuriyet ilânından önce bu topraklarda birden çok siyasi parti vardı: Hürriyet ve İtilâf, ki asla hain denemez; Osmanlı Demokrat Fırkası, ki bugün böyle güzel programa sahip “liberal” parti yok; Osmanlı Sosyalist Fırkası, ki kurucusu ve hamalı İzmirli İştirakçi Hilmi’yi “çağdaş sol” beğenmez, örgütlediği grevler yeter…

Uzattım, şöyle toparlayayım: Hani “ileriyi görmek” deriz ya, bence asıl toplumsal gereksinimimiz “geriyi görmek.”  Osmanlı’da “meşrutiyet” idaresinin hiçbir zaman sağlanamadığını, Cumhuriyet’in İtalya Sosyal Cumhuriyeti ile ikiz kardeş olduğunu, 1950’de demokrasiye geçilmediğini görebilmek gerek. Bu yapılabildiği ölçüde geleceğin yönü “demokratik cumhuriyet” doğrultusuna dönebilir.

Yoksa…

İktidarın “İstiklâl Harbi” ve “Gazi” dediği, muhalefetin “Kurtuluş Savaşı” ve “Ulu Önder” dediği, çift kale bir “demokrasi” içinde debelenir, biteriz.

Geçmişin “tek adam”lı hallerine övgüler düzerken, “Tek Adam’a Hayır” diyebiliriz! “Ama o büyük adamdı, güzel işler yaptı” diyen, sonunda “tek adam” düzeninemahkûm olur, Allah saklasın! 

 

Bir İzmirli olarak yerel yönetimlerin İzmir’i kavrayışları hakkında neler düşünüyorsunuz.? Neleri sizce geri dönüşümsüz kaybettik? Kazancımız varsa neler?

“Çantada keklik” olarak gördüklerinden midir nedir, pek kavradıkları söylenemez. Açın bakın Büyük Şehir ve yirmi dokuz ilçe belediyesinin “web siteleri” hep aynı kalıba dökülmüştür: Yerli ve milli ve resmi tarih! “Rakısı, rokası, kızları güzel” muhabbetine biraz da “zeybek” oynatırsanız, kavrayış tamamdır.

Uzağa gidip yorulmaya hiç gerek yok: Büyük Şehir Belediyesi önünde heykeli dikilmiş İttihat ve Terakki silahşoru Hasan Tahsin’i anlasalar, yeter! Üstelik Hasan Tahsin’in “Hukuk-u Beşer”deki başyazılarını bastı bu belediye. Okusa anlar, nasıl bir İttihat Terakki’nin eseri olduğunu bu Cumhuriyet’in.

Hayır, anlayamaz, çünkü anlaşılmasın diye basılmıştır sanki o başyazılar. Bugünün Türkçesine aktarılsa, o zaman kıyamet kopar çünkü, “Talât Paşa Bulvarı” adından o zaman utanırlar belki.

Kazancımız var, yok değil. Osmanlı’nın bir geleneğini sürdürüyor ve denizi doldurarak “vatan toprağı” kazanıyoruz.

Teşekkür ederim.

www.artcivic.com

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0