Siyasetin Marmara Depremi - Sezin Öney

06 Haziran 2013 15:43  

 

Siyasetin Marmara Depremi - Sezin Öney

Siyaset, bildiğimiz hâliyle sona erdi.

Daha doğrusu, adına “siyaset” dediğimiz tiyatronun son kullanma tarihi doldu.

Bugünlerde, Gezi’den Türkiye’ye yayılan gösteriler, bir demokrasi krizinin sonucu.

Bir yanda, siyaset kurumunun öngörüsüzlüğünün, dargörüşlülüğünün, tıkanmışlığının, buyurgan ve hiyerarşi inşa eden söylemimin, kavgasıyla gündem işgal eden pervasızlığının; öte yandan, ana akım medyanın artık kronikleşmiş bencil, kendi çıkarını önceleştiren, evrensel meslek etiğine aykırı tarzının yarattığı ağır yükü, buhranı artık bu halk kaldıramıyor.

Ne geleneksel siyaset, ne ana akım medya; bu hâlleriyle, bu topluma yakışıyor.

Gezi olayları, Park’taki ağaçlardan başlayıp, neredeyse tüm ülkeyi sarıveren bir isyana dönüştü; ve bu isyan hem siyasete hem de medyaya.


İnsan hakları ayaklanması

Gezi Parkı’nda ilk gece baskını yapıldığında, ilk biber gazı “kasırgası” başladığında, “Gezi vicdandır” diye yazmıştım.


Ahmet İnsel, güzel bir nitelemeyle, olan bitene “Haysiyet ayaklanması” dedi.

Tesadüf, tam ben bunları yazarken, uzun zamandan sonra ilk kez, adındaki “haber kanalı” nitelemesine uygun olarak iki gündür “haber vermeye” başlayan bir kanalda, yazar İhsan Eliaçık konuşuyor; “Gezi ortamını”, “saygı” olarak niteleyebileceğini söylüyor.

Vicdan, haysiyet, saygı, bir de buna “adalet”i eklersek, insan haklarının temel ilkelerinden bazıları biraraya gelmiş oluyor.

Nasıl, “haber” kavramı, televizyon kanallarının sadece logolarında ve bazı programlarının isminde kalmışsa... “Adalet” de, “Adalet ve Kalkınma Partisi”nin sadece adında kalmış durumda. Ancak, “adalet”, çok somut bir talebi halkın.


KONDA’nın 2012’de yaptığı bir araştırmada, Anayasa’nın temel ilkeleri arasında daha çok vurgulanmasını istediği ilkeler sorulduğunda, halkın yüzde 65’i, “haksızlığa karşı adalet”, ve yüzde 50,4’ü de “her tür farklılık arasında eşitlik” demişti.

Öte yandan, bu araştırma çerçevesinde görüşülen kişilerin yüzde 68,9’u “kalkınma için doğadan hiçbir biçimde fedakârlık yapılamaz” düşüncesindeydi.

Buna karşılık, eğer Gezi Direnişi patlak vermeseydi, tam da alay eder gibi, 5 Haziran Çevre Günü’nde, “Tabiat Kanunu Yasa Tasarısı”, Meclis’ten geçiverecekti.

Bu tasarı, değil ormanları, “üstün kamu yararı” görülmesi hâlinde, tüm yeşil alanları imara açmayı öngörüyor. “Üstün kamu yararı”, “kalkınma” varsayılırsa, gelsin rezidanslar, alışveriş merkezleri... Üstelik de, bu kararı verecek olan, tek başına, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı.

Önce Susurluk Skandalı ardından da Marmara Depremi, bildiğimiz hâliyle bir dönemi, bir siyaseti bitirmişti; Gezi Olayları da, bir “insan hakları ayaklanması” olarak bir dönemi bitiriyor. Yasaların böyle hoyratça, danışmadan, konuşmadan çıkarıldığı dönemin sonunu hazırlıyor.

Ancak Gezi, sonun sadece başlangıcı.


“Gezi Ruhu”, insan hakları, insanca yaşama ve yaşatılma talebi.

Peki, “Gezi Depremi”nden sonra ne olacak?

Hem Susurluk hem de Marmara Depremi’nden sonra olduğu gibi; çok şey ve hiçbir şey.

Bu olaylardan sonra da, “yeni bir Türkiye, yeni bir dönemden” bahsedildi.

Evet, bahsettiğimiz yeni Türkiye, artık birçok demokrasi sınavının verildiği, darbe tehdidinin olmadığı bir ülke. Bunun da sebebi, demokrasi talebini her seferinde daha güçlü dile getiren halk.

Siyasi partiler değil.


Orantısız zekâ kullanımı

Devlet eliyle hunharca şiddet kullanımı, şu âna kadar üç cana mal oldu, beş bine yakın kişi yaralandı.

Bir yandan can kaybına ağıt, öte yandansa, bir doğum heyecanı sürüyor. Şimdilik bir “halk şenliği” var; devletin şiddetten azad ettiği yerlerde.

Medya ve siyaset de, bir ölçüde nedamet getirdi, günah çıkarmaya başladı.

Ancak, gerçek barış ve toplumsal huzur artık bugünkü medya ve siyaset yapısıyla mümkün olamaz. Başbakan Erdoğan ve “ona gerçekleri söylemesi için” yalvar yakar olduğumuz danışmanları, bu sistemin sadece sebebi değil, aynı zamanda sonucu. Sadece şu son günlerde, Başbakan’a yapılan ricalar, yazılan mektuplar bile bulunduğumuz noktanın acılığını gözler önüne seriyor.

Nerede, dünya demokrasilerinin, hükümetlerin, “insanların, insanlar için, insanlardan yana” olması prensibi?

Biz, hâlâ, kaderimizle ilgili karar alanlara, sanki insanüstü varlıklarmış gibi yakarmak zorunda kalıyoruz.

Nasıl Marmara Depremi, bugün bildiğimiz anlamda sivil toplumun ortaya çıkışının tohumlarını ektiyse, “Gezi Depremi” de, geleceğin siyaseti ve medyasının tohumlarını toprağa attı.

Bir Twitter yorumcusu, Mehmet İren, şöyle yazmış; “Bittiğinde, bir taraf ne kadar kalın kafalı ve ayarsızsa diğerinin o kadar zeki ve eğlenceli olduğunu hatırlayalım”. Evet, orantısız zekâ kullanımını gerçekleştirenin de “halkımız”, diğer adıyla, “çapulcular” olduğunu tarih yazacak.

Gülmeyi çok özlemişiz.

Demokrasi, uzun mesafe koşusu; daha yol çok, ama bir daha kahkahayı faili meçhul bırakıp, kayıpların arasına katmayalım.


oneysezin@hotmail.com

Taraf

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz*:
Facebook'ta paylaş
0