Beşinci Harem-i Şerif mi Dediniz!

03 Ağustos 2019 17:33 / 216 kez okundu!

 

 

Peki biz böyle kıskanç bir gururla anlata / konuşadururken birileri çıkıp da "Ey Diyarbekirliler! Acaba ne kadar sahip çıkıyorsunuz bu değerlerinize" derse! İşte orada durun derim.

 

****

 

          Beşinci Harem-i Şerif mi Dediniz!

 

Diyarbakır'ı tarihi ve kültürel özellikleri ile anlatan ve yazanlar kimi ilk ve tek farklılıkları ile pek gururlanır(ız). Dünyanın başka coğrafyalarında da kimi özellikleriyle "tek örnek" olmaları ile öğünenler var olsa da! Çoğu kez illa ki bizimki der, etrafında dönenip dururuz.

Peki biz böyle kıskanç bir gururla anlata / konuşadururken birileri çıkıp da "Ey Diyarbekirliler! Acaba ne kadar sahip çıkıyorsunuz bu değerlerinize" derse! İşte orada durun derim.

Vallahi de billahi de tillahi (bir politikacımızın jargonuna çok benzedi değil mi) de sahip çıkmıyor/çıkamıyoruz. Bırakın sahiplenmeyi sanki yok olması için el birliği ile gayret gösteriyoruz.

Bir kaç örnek verip sonra sadede geleceğim.

Surlar deyince dudaklarımızdan bal damlar değil mi? Burçları, anıt tarzındaki kitabeleriyle eski şehri çepeçevre kuşatan Tarihi Diyarbakır Surlarının burçları işgal amacıyla kapanın eline sanki baba-dedesinden miras kalıyor.

Ayıp olmasa "tapulu malım" diyecek! O denli işgal etmişler ki sur burcunun üzerindeki yürüyüş yolunun iki burç arasına ucu sivri demir korkuluk ve tel örgü çekmişler; geçiş yasak.

Surların hali ise içler acısı; yıkılmışlık, taşların sur bedenlerinden dökülmesi ve zavallı kişiliklerin ilanı aşklarını koca harflerle sur duvarlarına yazmaları.

Değerlerimizden biri, hem de en önemlisi çokça gözden düştü mü? Üstelik UNESCO'nun tarihi ve kültürel miras listesine girmişken!

Lahit bir taş üzerinde yaşamın evreleri

 

Beş yüz yıldır eski şehrin kadim mahallelerinden birinin girişine konumlanan muhtemelen eski bir kilisenin yıkımından arda kalan dört koca yuvarlak sütun üzerine konumlanan kare planlı mimarisi ile dört ayaklı minare ayaklarından vurulup darbelendi! Yetmedi!

Bir de vukuatı protesto ederken kentin baro başkanının katliyle bir hüzün mekanı olarak kayıt altına alındı ya! Evet pek övündüğümüz, üstelik ayakları arasından yedi kez geçip dilek dilediğimizde, dileğimizin kabul olacağına inandığımız/ nandırıldığımız ikinci değerimiz de hayli yaralı mı artık!

Sadede (saadete mi olmalıydı bilemedim) geleceğim girişten sonra demiştim ya! İşte şimdi üçüncüde...

Eski kentin tam orta yerinde tek tanrılı dinlerin de putperestlik döneminin de altı bin yıllık kutsal kadim mabedi dimdik ayakta duruyor.

Milattan sonra 639 yılında İslamın Arap öncüleri şehri beş ay süreyle kuşatıp ele geçirince ilk iş olarak Mar Toma (Aziz Thomas) Katedrali'ni Camii Kebir'e dönüştürmüşler (Ulu Cami).

Resmî ideolojinin dini kaynaklarından referansını alan kimi aklı evveller bunun böyle olmadığını dillendirmeye gayret etseler de camiyi aklın gözüyle gezip dolaşanlar ayrıntılarda bu özelliği fark ederler.

Ulu Cami'nin katedralden camiye dönüştürüldüğü ilk asırda bir süre iki bölümünde kilise ve havra işlevi de gördüğünü, sonrasında tümüyle camiye evirildiğini zaten bilenler biliyor. Doğumdan ölüme tek parça lahit bir taş üzerinde yaşamın evrelerinin anlatıldığı!

Artuklu döneminde yapılan ve yapıldığı günden bu yana zamanı doğrulayan Cezeri ustanın güneş saati! Eski bir Roma Sarayının kalıntılarından devşirilip getirilerek yeniden imarında kullanılan mermerden sütunlar ve herbiri usta işi nakışlı sütunbaşları!

Caddeye açılan cümle kapısının sağı ve solundaki aslan boğa figürlü kabartmalar ile sokağa açılan arka kapının üzerindeki tek parça lahit taş üzerine işlenmiş üzüm salkımları ve kupalar. Çok daha ayrıntı var da burada keselim.

Hep öyle bildik, öyle gördük

 

Ulu Cami'yi yazar ve anlatırken sanırım ifade edilen en önemli özelliği şuydu: Yüzyıllardır tek örnek olarak islamın iki mezhebi Hanifi ve Şafii'ler iki ayrı bölümde iki hocanın arkasında namaz kılarlar. Hep öyle bildik, öyle gördük, öyle de anlattık ve yazdık.

Geçtiğimiz hafta Ankara'ya yerleşmiş olup yılda bir iki kez memleket ziyareti yapan bir hemşehrim soruyla karışık dile getirdi. "Babam hep Şafii'ler bölümünde namaz kılardı.

Ben de Ulu cami'ye gidip babamın secdeye durduğu yerde namaz kılayım dedim. Kapatıldığını söylediler. Acaba neden kapatılmış bilgin var mı?" Cevap veremedim. İki üç yıldı camide süreduran restorasyon yakın zamanda bitmişti.

Belki eksikleri filan kalmıştır dedim. Sonra da merakımı yenemeyip araştırıp sordum. Hem de birinci ağızdan ilgililerine. Meğerse Şafii'lerin namaz bölümü iptal edilip kadın namaz kılma yerine dönüştürülmüş. Halbuki caminin ana giriş kapısının sağı ve eski il halk kütüphanesinin yeri daha önce zaten kadın namaz kılma yeri olarak düzenlenmişti.

Dolayısıyla bu durumda artık kente grup getiren tur rehberleri kentin dünyada tek örnek olarak bilindiği bilinen aynı mekânda iki ayrı bölümde şafii ve hanifi hocaların arkasında namaz kılma mevzuunun Diyanet tarafından tarih olduğunu bilerek anlatmalılar.

Son bir hatırlatma belki önyargısız ve hesapsız kitapsız bir tespitin altını çizmek olmalı. Kürtler büyük çoğunlukla Müslüman ve Şafii mezhebine mensup bu da not olarak kalsın bir yerlerde.

Ha bi de unutmadan her fırsatta Ulu Cami'deki cuma hutbesinden çıkıp da caminin önündeki meydanda basın açıklaması yapan ya da protesto gösterisinde bulunanlar belki bu mevzuyu da dikkate alırlar... 

 

Şeyhmus DİKEN

02.08.209, Diyarbekir

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.