Laiklik ve demokrasi

18 Temmuz 2013 11:29 / 1244 kez okundu!

 


Bundan yaklaşık 15 yıl önce İslam ve Demokrasi ile ilgili çokça yazı çıkardı. İslam’ın demokrasi ile bağdaşıp bağdaşamayacağı ya da demokratik sistem içinde dini referansların ve yaşam tarzının yerinin ne olduğu konusunda gerek köşe yazarlarının gerekse de sosyologların düşüncelerini okurduk. Bu yazıların bir kısmında demokrasi içinde dini referansların kabul edilemeyeceğinden tutun da tam tersi düşünce beyan edenler de olurdu.

İslam ve demokrasi üzerine yazılar genelde RP’nin siyaseten ön plana çıktığı döneme denk geldi. Bundan önce bu tip tartışmalar yapılmış olsa da çok yoğun bir şekilde gündemde yer almamıştır. Son siyasal gelişmeler doğrultusunda; artık İslam’ın demokratik rejimlerdeki yerinin ne olduğu ya da ne olması gerektiğinden ziyade, laikliğin ya da sekülerizm’in demokrasi içindeki yerinin ne olduğu konusunun daha çok önem kazandığını düşünüyorum.

Ülkemizde genel bir kanaat hakimdir; laiklik, demokrasinin olmazsa olmaz şartı olarak addedilir yani laiklik eşittir demokrasi tarzı söylemler çok yaygındır. Halbuki bu denklem çok da doğru değildir. Elbette laiklik önemli bir kavramdır fakat laikliğin uygulanış biçimi de bir o kadar önemlidir. Sanayi devrimi sonrasında özellikle Avrupa’da boy gösteren diktatörlüklere baktığımız zaman hemen hepsinin laiklik üzerine çok sert vurguları vardır. Din devleti reddedilir ama onun yerine konan bir devlet dini vardır. Devlet kendi yarattığı uhreviyatı Hristiyanlığın yerine ikame eder. Nazi Almanya’sı, Mussolini İtalya’sı hatta ve hatta Stalin’in Rusya’sında da aynı mantık geçerlidir. Yani modern diktatörlüklerin hepsinde çok net ve sert biçimde laiklik uygulamasını görürüz. Dinsel argümanlar ya da dinsel fikirlerin yok sayıldığı, ezildiği bu tarz modern diktatörlüklerde vatandaşlık tanımı da çok kısıtlıdır. Devletlerin anayasalarında makbul vatandaşlığın tanımı mevcuttur bunun dışındakiler ise makbul olmayan halk zümreleridir ki, bu kesimler merkezin dışında yer alan, sosyolojide peri feri diye tabir edilen alanlarda oturan halktır. Bunlar genelde pastadan pay alamayan, genellikle muhafazakar ama dönem dönem sol siyasal partiler içinde de kendilerine yer bulan kesimlerden oluşur. Merkez-çevre ilişkisi ülkemizde 1980 darbesinden sonra net bir biçimde görmeye başladık. Muhafazakar, Alevi ya da Kürt nüfusunun şehirlere göç etmesiyle birlikte merkez ile çevre arasındaki ilişki daha yoğun bir biçimde yaşanmaya başlandı. Özellikle muhafazakar kesimin üretim süreçlerinde yoğun bir biçimde yer almasıyla birlikte merkezde oturan eski burjuvaziyi rahatsız etmeye başladı. Yani makbul olan vatandaş, halkı kendi çevresinde daha fazla görmeye başladıkça paniğe kapılıp kendi yaşam tarzını savunma ihtiyacı duydu. Muhafazakar kesimin demokratik yollarla, örgütlenerek siyasetin merkezine oturmasıyla birlikte de laiklik vurgusu daha fazla yapılmaya başlandı. Makbul vatandaş kendi gazetelerinde ve medyasında halkın sahillere hücum ettiğini ve vatandaşın mağdur olduğu mantığı üzerinden yeni siyasi duruşunu belirledi. Laikliğin elden gitmemesi, halkın laikliği anlamadığını, Cumhuriyet’in kazanımlarının çevreden gelen dindar kesimler tarafından ortadan kaldırılacağı üzerine bina edilen bu siyasal anlayış; laikliğin korunması için parti kapatma, ara rejimler yaratma ya da askeri müdahaleler vasıtasıyla demokrasinin rafa kaldırılmasında hiçbir beis görmedi. Yani laikliği korumak için gerekirse demokrasi rafa kalkabilir mantığı egemen oldu. Halbuki laiklik uygulanış biçimi itibariyle farklı türevleri olan bir kavramdır. Özgürlükçü laiklik tanımından baskıcı-jakoben laiklik anlayışına kadar farklı uygulanış biçimleri vardır. Batı tipi diktatörlüklerde baskıcı laiklik anlayışı çok net biçimde uygulanmış devlet dini yaratılarak merkez dışı güçlerin gerek siyasete gerekse de ekonomiye müdahale etme hakları kısıtlanmıştır. Doğu tipi modern devlet anlayışları olan Baas rejimlerinde de aynı siyaset uygulanmıştır. Suriye, Irak, Libya…vs bunlara örnek gösterilebilir.

Mısır’da yaşanan darbe sürecinde batının takındığı İslamofobik davranışın altında yatan temel gerekçelerinden biri de muhafazakar yaşam tarzını temsil edenlerin, seksenbeş milyonluk bir ülkede, üstelik stratejik önemi yüksek bir ülkede belirleyici konuma gelmesidir. Mısır’da gelinen nokta çok ilginçtir; demokrasinin uygulanmasını isteyen muhafazakar kesim ile modernist yaşam tarzını demokrasinin önüne koyan İslamofobik davranışlar içine girmiş batı ve onların Mısır içindeki yerli burjuvazisi arasında bir mücadele söz konusudur. Bu mücadele kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Çevre diye tabir ettiğimiz kesim merkeze yaklaştıkça bu mücadeleler kaçınılmazdır. Ülkemizde Mısır’dan biraz daha farklı olmasına rağmen bu mücadele halen devam etmektedir. Toplumları sürekli değişen ve evrilen bir organizma olarak kabul edersek, yakın zamanda aynı tartışmalar ve mücadeleler hem ABD’de hem de Avrupa’da gerçekleşecektir. Nitekim ABD’de bir zenci gencin polis tarafından öldürülmesiyle ilgili yargı kararına gösterilen tepkiler ABD’nin kendi içinde merkezin dışında yer alan çok geniş bir kesimin olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla laik devlet anlayışı, burada kastettiğim otoriter laiklik anlayışıdır, demokrasi ile örtüşmez örtüşemez. Bu tarz laikliğin gerek Avrupa’daki uygulanış biçimleri gerekse de yeni yeni demokrasiyle tanışan ülkelerde uygulanış biçimleri merkezin dışında yer alan, makbul olmayan vatandaşları kapsamamaktadır. Makbul olmayan vatandaş yani halk, demokratik yollarla siyasetin içinde yer almaya başladığında merkezde yer alan yerleşik kesim demokrasiyi rafa kaldırarak çevreden gelen tehditleri bertaraf etme yoluna giderler. Bundan yıllar önce tartıştığımız İslam ile demokrasi bağdaşır mı sorusunun cevabı ise çok nettir; evet bağdaşır ve bağdaşıyor da. Çünkü merkeze yaklaşan kesimler hem kendileri değişiyor hem de merkezi değiştiriyorlar.

Hani Berlin duvarı yıkıldıktan sonra Fukuyama’nın çok tartışılan bir tezi vardır; Tarihin Sonu diye; işte bu tezi sosyalistler yıllarca eleştirmişlerdir, emek var oldukça tarihin sonu söz konusu olmaz demişlerdir. Aslında toplumsal değişimler devam ettiği müddetçe Fukuyama’nın tespiti de gerçekleşmeyecektir. Önümüzdeki yıllarda daha pek çok Mısır ya da Mısır tarzı müdahalelere şahit olacağız.

Değişmezlik ancak düşünsel soyutlamalar için geçerlidir. Eğer laiklik kavramını ve uygulanış biçimini soyutlama yaparak algılarsak, önümüzdeki süreçte ciddi bir biçimde laikliğin demokrasi kavramı içindeki yeri de tartışılır hale gelecektir.



Serdar AKSOY

17.07.2013


Son Güncelleme Tarihi: 22 Temmuz 2013 00:30

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.