Dizilerde kadın temsilleri ve kadına yönelik şiddet: Cariyeler, Anneler, Külkedileri

08 Kasım 2012 12:35 / 2674 kez okundu!

 


Türkiye'de televizyon dizileri, özellikle 2000'li yılların başlarından itibaren hem sayıca, hem de yayın akışında kapladıkları süre açısından artış gösteriyor. Farklı toplumsal kesimlerden insanların farklı yaşantılarını ve ilişki biçimlerini öyküleyerek bizi anlatılan hikayenin bir takipçisi, karakterlerle yapılan özdeşim sonucu öykünün bir parçası kılan televizyon dizileri gündelik yaşamdan politikaya, bireysel davranış kalıplarından aile ve toplum yapısına kadar pek çok konuda gizli veya açık mesajlar vermeleri; önermeler ve tasarımlar içermeleri nedeniyle önem taşıyorlar.

Dizilerde kadının sembolleştirilme ve temsil süreçleri, kadına yönelik şiddetin sunum biçimleri gündelik hayatımızdaki cinsiyet temelli toplumsallaşma ve kalıp yargılar ile ataerkil ve hegemonik değerlerin ekrandaki uzantısı. Kadına yönelik şiddetin, “kadının bedensel ve/veya ruhsal bütünlüğüne zarar veren her türlü davranış veya tehdit” biçimindeki geniş kapsamlı ve türleri açısından fiziksel (dayak, tekme, tokat, alıkoyma gibi), ruhsal/psikolojik (hakaret, azarlama, küfür, kadının yakınlarıyla görüşmesine engel olma gibi), cinsel (tecavüz, tecavüz girişimi, cinsel taciz gibi) ve ekonomik (ev dışında çalışmaya engel olma, ev dışında çalışan kadınların kazancını elinden alma, okula göndermeme gibi) şiddet olarak farklı biçimleri neredeyse bütün televizyon dizilerinde karşımıza çıkıyor.

Aile dizilerinden polisiye dizilere, tarihi dizilerden, dinî içerikli dizilere, cemaat dizilerinden komedi dizilerine kadar olay örgüsünün kurulmasında aşk, iş, cemaat ilişkilerinde yaşanan sorunlardan, meydana gelen travmalardan ve çatışmalardan yararlanılıyor. Şiddet ve cinsellik bir gerilim unsuru olarak kullanılıyor. Böylelikle hikayenin devamlılığı ve izlenme oranını arttırılması hedefleniyor.

Örneğin son dönemlerin izlenme rekorları kıran, Kanuni Sultan Süleyman'ın tahta geçişinin ardından yaşananları ve özellikle Kanuni ile Hürrem Sultan'ın aşkını konu edinen "Muhteşem Yüzyıl" dizisi yerli-oryantalist bir erkek fantezisi olarak değerlendirilebilir. Paralel kurguda Hürrem Sultan'ın ailesinin Tatar akıncılar tarafından öldürülmesini, evinin talan edilmesini ve kaçırılarak Topkapı Sarayı'na getirilişini izliyoruz. Ardından bir cariyenin iktidar hırsıyla yeteneğini, zekasını bir Osmanlı padişahını baştan çıkarmaya adayışını ve Hürrem Sultan oluşunun masalını seyrediyoruz. Dizide Kanuni, Pargalı İbrahim Paşa, Şehzade Mustafa gibi erkek karakterler soğukkanlı, istikrarlı, cesur, başarılı, özlerinde iyilik dolu, adaletli, koruyucu olarak sunulurken, başta Hürrem Sultan olmak üzere Hafsa Sultan, Mahidevran Sultan, Cariye Gülşah gibi bir çok kadın karakter emelleri için kadınlıklarını kullanarak erkekleri baştan çıkaran, onları zehirleyen, istediklerini almak için tuzak kuran, şantaj yapan, fesat, kötücül kadınlar olarak karşımıza çıkıyor. Adeta bütün saray entrikalarının müsebbibi kadınlar. Bütün kötülükler kadınların sadık ve itaatkar olmamasından, yerlerini ve hadlerini bilmemesinden, kurnazlıklarından, ellerindekiyle yetinmemelerinde, erkeklerin belirlediği kadınlık sınırlarını aşmalarından dolayı oluyor. Böylelikle bu kadınlara yönelik şiddet meşru/haklı bir davranış gibi sunuluyor. Harem fantezilerini besleyen örtülü ya da açık cinsellik bir gerilim unsuru olarak kullanılırken; "erkekçe" yapılan cenkleri, fetihleri ve "kadınca" gerçekleştirilen harem kavgalarını izleyip duruyoruz. Erkeklerin hareket alanı dışında görülen bir kadına/bir kadın hikayesine denk gelmediğimiz gibi farklı kadınlık durumları ve yaşamları ya görmezden geliniyor ya da "dişilik" temelinde ortaklaştırılıyor. Kadınlar basma kalıp tiplemeler içerisine sıkıştırılırken bütün hikayeyi erkeklerin gözünden izliyoruz.

İzlenme oranının yüksek olmasıyla dikkat çeken bir başka dizi de "Öyle Bir Geçer Zaman Ki". Dizinin konusu tanıtımında şöyle özetleniyor: Hikaye 1967 yılında, İstanbul’un eski semtlerinden birinde başlayan ve günümüze kadar sürecek olan bir zamanı dilimini içeriyor. Hikayenin odağında Akarsu ailesi var. Baba Ali Akarsu denizcidir.Hollandalı Caroline adlı bir kadına aşık olur ve karısını aldatır.Bu durum Ali Akarsu'nun karısı Cemile tarafından öğrenilir. Yaşanan büyük sıkıntılar ve bu durumun yarattığı olumsuz koşullar, Cemile, Ali ve çocukları üzerinde, hayatlarının geri kalanını şekillendirecek kalıcı etkiler bırakır. Hayatla ve birbirleriyle olan mücadeleleri, bir çok travmanın izlerini taşıyarak, sürer. Ali ve Cemile’nin üniversiteye gitmekte olan büyük kızı Berrin, liseye gitmekte olan küçük kızı Aylin, Aylin’le aynı liseye gitmekte olan oğlu Mete, bu travmayı kendi hayatları içinde hissederler ve kendi hayat hikayeleri de bu etki altında gelişir. Ailenin en küçük bireyi olan 6 yaşındaki Osman, bütün bu sürecin içinde olan, etkilenen, gözleyen bir kişi konumundadır. Ve hikayenin bütünü aslında Osman'ın hikayesidir.

Dizi aile üyeleri, akrabalar ve onların sosyal çevrelerinde yaşanan ilişki ve çatışmalar ekseninde ilerliyor. Cemile karakteri geleneksel aile yapısına önem veren, ev yaşamında kadına atfedilen ataerkil sorumlulukları ( namuslu, sadık ,iyi niyetli, dürüst bir eş; kendisini ailesine adamış, çamaşır-bulaşık-yemek dahil, çocuklara ve kayınvalideye bakmak gibi kadınların ev içinde asli ve sürekli görevi sayılan her türlü işi yapan fedakar bir anne...) yerine getirmeye çalışan ve toplumsal cinsiyet rollerini sorgulamaksızın kabul eden bir kadındır. Cemile ve çocukları Ali tarafından sık sık şiddet görmekte ancak Cemile "yuvayı yapan dişi kuş" söylemine uygun olarak Ali'nin özünde iyi bir insan olduğunu, bu davranışlarının aslında çocuklarını çok seven bir babanın fevri kişiliğinden kaynaklandığını düşünerek çocukları ve kocası arasında köprü oluşturmakta ve ailesini bir arada tutmaya çalışmaktadır. Ali'nin uyguladığı şiddet çocuklarının iyiliğini istemesi, mizacının sert olması, Cemile'nin karısı olarak onu yeterince tatmin edememesi gibi gerekçelerle doğallaştırılırken bir yandan da kadına yönelik şiddet toplumsal bir sorun olarak değil; bireysel bir mesele olarak tanımlanıyor. Cemile kocasının kendisini Caroline adlı "yabancı" bir kadınla aldattığını öğrendiğinde bir travma yaşıyor. Ali kaptan ise "Ben hiç aşık olmadım" diyerek annesinin omzunda ağlarken, annesiyle birlikte yaptıkları için seyirciden de onay ve şefkat beliyor. Dizide aileyi yücelten ve çocuklarını korumaya çalışan geleneksel anaç bir kadını temsil eden Cemile ile toplumun değerlerine, kültürüne "yabancı", fettan, yuva yıkan "femme fatale" bir kadın karakter olarak sunulan Caroline arasında ideal kadın/kötü kadın biçiminde ikili bir karşıtlık kuruluyor. Bu karşıtlık üzerinden Cemile'nin Caroline'i bıçaklamasına kadar varan bir düşmanlık pekiştiriliyor. Erkek egemen bir sistemde kadınların erkekleri elde etmek, kendilerine bağlamak ya da ailelerini korumak adına birbirleriyle rekabet etmeleri gerektiği mesajı verilirken, erkeğin süreç içindeki sorumluluğu yok sayılıyor; hataları, uyguladığı her türden şiddet çeşitli gerekçelerle hoş görülüyor, affediliyor, meşrulaştırılıyor.

Birçok televizyon dizisinde yer alan erkek karakterler kolayca aşık olmalarına, aşkları uğruna eşlerini, çocuklarını terk edebilmelerine, yaşam biçimlerini bu aşkın seyrine göre kolayca değiştirebilmelerine rağmen kadın karakterler için aşk yaşamlarına yön veren bir duygu değil; ataerkil sorumlulukları karşısında ikincil konumda olan ve toplumun değer yargılarına ters düşmediği ölçüde ve sadakat ile birlikte tarif edildiğinde yaşanılabilen bir duygu olarak karşımıza çıkıyor. Cemile Ali'den ayrıldıktan sonra kendi ayakları üzerinde durmaya çalışsa da hep bir erkeğin (balıkçı, avukat...vs) desteğiyle yaşadığı sorunları aşıyor. Burada kadınların erkeklere bağımlı, hayat pratikleri zayıf olduğu için yardıma muhtaç, ne kadar katı görünürlerse görünsün aslında narin yapılı olduklarına dair ataerkil bir ön kabulün altı çiziliyor. Cemile hayatına giren erkeklere karşı duygusal bir yakınlık hissetse dahi bu yakınlık asla ailevi sorumluluklarının önüne geçmiyor.

Cemile, Ali tarafından tecavüze uğradığında bile çevresi tarafından Ali'nin onu unutamadığı, onun eski kocası çocuklarının babası olduğu hatırlatmalarıyla karşı karşıya kalıyor. Bedeninin, ayrılmış olsalar dahi eski kocasına ait olduğu mesajı veriliyor Cemile'ye. Böylelikle izleyiciye cinsel şiddetin eski koca tarafından uygulandığında görmezden gelinebilir, kabul edilebilir bir durum olduğu ima ediliyor. Dizide sadece Cemile değil; Aylin, Berrin, Caroline ve diğer birçok kadın karakter erkekler tarafından sürekli şiddete maruz kalıyor. Ancak tüm bu şiddet namus, kıskançlık, savunma, cezalandırma, toplumsal baskı, çaresizlik, aileyi koruma, kişisel sorunlar gibi nedenlerle meşrulaştırılıyor. Kadınlardan bu durum karşısında anlayışlı ve sabırlı olmaları, şefkat göstermeleri, alttan almaları, ailenin birliği için erkeğin her türlü şiddetini görmezden gelmeleri, durumu kabullenerek itaat etmeleri, erkekleri ehlileştirmeleri bekleniyor. Bu karakter kurguları, gerçek yaşamda kadın ve erkeğin toplumsal rollerini ve onlardan beklenen uygun davranış kalıplarını destekliyor.

Kadına yönelik şiddetin bir başka boyutunu da son dönemde yayınlanan "Krem" adlı dizide izleyebiliyoruz. Bir "Ugly Betty" (Çirkin Betty) örneği olarak karşımıza çıkan bu dizide sürekli ne kadar çirkin olduğuna vurgu yapılan genç bir kadının büyülü bir krem sayesinde rüyalarındaki güzel, çekici kadına dönüşmesi ve etrafında gelişen olaylar konu ediliyor. Hikaye kimi zaman Aslı kimi zaman Rüya olan ana karakterin, hem birbiri ile iç içe hem de bir o kadar farklı olan deneyimlerini anlatırken kadın bedeninin erkek bakış açısıyla nasıl değerlendirildiğini de gözler önüne seriyor.

Aslı karakteri, annesi ve anneannesi ile yaşayan, genetik mühendisliği bölümünden yeni mezun olmuş, şişman ve kendine özen göstermemesi nedeniyle sürekli çirkin olduğu vurgulanan, sakar, utangaç, yaşantısını bir odada abur cubur yiyip fantastik diziler izleyerek geçiren, annesinin "Zaten çirkin, kim alır bunu, bari iyi bir işe girebilse" diyerek aşağıladığı, baskı uyguladığı bir karakter. Ataerkil kodlarla örülü dizide kadının erkeklerinin beğenisine uygun, zayıf, güzel ve çekici olanının makbul olduğu vurgulanırken, bir kadının "genetik mühendisi" dahi olsa güzelliğin eril tanımlarına uygun olmadığı sürece işe girmesinin, mutlu olmasının, aşk yaşamasının mümkün olmadığı mesajı veriliyor alt metinlerde. Aslı karakteri tüm bu ataerkil kalıplar içerisindeki karamsarlığı ile intiharın eşiğine gelmişken fantastik bir kurguyla hayallerini gerçekleştirmesi için ak sakallı bir dede tarafından verilen bir kremle zayıf, güzel ve çekici başka bir kadına dönüşüyor. Bu kadın hemen erkeklerin ilgisine mazhar oluyor ve fotomodellik yapıyor. Böylece seksapelliğin, güzelliğin ve çekiciliğin her kapıyı açacağı mesajı verilmiş oluyor. Kremin etkisinin 24 saat süreceği ve sevdiği adam tarafından öpülürse etkisinin geçeceği uyarısıyla adeta modern bir külkedisi masalı izliyoruz.

Aslı erkeklerin beğenebileceği bir kadın tipi olmadığı için bedenini/kendini sevmiyor ve bedenine yabancılaşıyor. Beğenmediği özellikleri nedeniyle sosyal yaşamdan dışlanıyor. Başkalarıyla birlikte kendisi de -her aynaya bakışında- kendisini aşağılıyor. Dizide şişmanlık ve çirkinlik vurgusu, sakarlık ve beceriksizlikle birleştirilerek maruz kaldığı şiddet komikleştiriliyor. Yaşadığı bu şiddet sarmalı şişman ve çirkin olduğu için doğallaştırılıyor. Diziler dahi bu tarz mesajlar ve tasarımlarla doluyken günümüzde kadınların erkek egemen güzellik tanımının bir unsuru olarak dayatılan zayıflığı bir saplantı haline getirerek sıklıkla anoreksiya, bulimia gibi yeme bozukluğu yaşamalarına şaşırmamak gerek. Kadınları ölüme kadar götüren bu süreç sadece dizilerle değil; özendirici bir yaşam önermesi olarak sunulan magazin haberlerindeki sıfır beden manken imajlarıyla, zayıflatıcı ürünlerin reklamlarıyla da pekiştiriliyor.

Aslı karakteri yakışıklı bir patronu olan ünlü bir kozmetik firmasında yaptığı iş görüşmesi sırasında kadınların genetiğine müdahale edecek ve onları olmak istedikleri gibi (elbette erkek arzularını harekete geçirecek) güzel, alımlı kadınlara dönüştürecek bir krem üzerinde çalıştığından bahsediyor. Kozmetik ve kreme yapılan bu vurgu gazetelerle, reklamlarla, tv programlarıyla her an gözümüze sokulan güzel/daha da güzel olmamız gerektiği ve bunun için hiçbir masraftan kaçınmamız, kendimize/bedenimize acı çektirmemiz söz konusu olsa dahi güzel ve çekici olmak için her şeye katlanmamız gerektiği dayatmalarını hatırlatıyor. Tüm dünyada kadınları tutsak ederek büyük bir pazar oluşturan kozmetik sektörünün patriarkal kapitalizmdeki yeri de başka bir tartışma konusu.

Dizinin bir diğer kadın karakteri Sanem bildik ataerkil kodların uzantısı olarak dizideki güzel, çekici "kara melek" rolünde, kötü kadın kontenjanından. Yoksul bir aileden güzelliği,zekası ve hırsıyla, dizideki tarifiyle "tırnaklarıyla kazıyarak" ünlü bir model ve oyuncu olmuş biri. Tek amacı kozmetik firmasının patronu olan esas oğlan ile evlenmek (bildik "her genç kızın rüyası beyaz gelinlik" söylemi) ve bunun için her şeyi yapmaya hazır. Anlaşılan o ki yine "ideal kadın" (elbette bir mucize sonucu bir peri masalıyla) ile "kötü kadın" karşıtlığı üzerinden erkek egemen değerlerle örülü bir kadınlar arası rekabet öyküsü izleyeceğiz. Yan öykü de Aslı'nın annesinin eşini tatmin eden "ideal bir kadın" olmadığını, babasının annesinin dırdırına dayanamayıp evden kaçtığı mesajını da anneanneden alarak... Ne hikmetse her bekar kadının evlilik hazırlıkları yapmasına şaşırmayarak...

"Krem" dizisinde ataerkilliğin kadın bedenini zayıflık, güzellik, çekicilik gibi kodlarla denetlediğini, şekillendirdiğini, kadının erkek hazzının odağında bir cinsel tüketim nesnesi haline geldiğini görüyoruz. Çirkinlik şişmanlıkla, güzellik zayıflıkla tariflenirken bizi biz yapan farklılıklarımız giderilmesi gereken kusurlar olarak gösteriliyor.

Kadınların medya izleme grubu MEDİZ'in verilerine göre yöneticilerinin %15'inin kadın %85'inin erkek, haber kaynaklarının % 18'inin kadın % 82'sinin erkek , genel yayın yönetmenlerinin % 0‘ının kadın % 100'ünün erkek olduğu medyada, yönetmeninden senaristine, kurgucularından sanat grubuna kadar erkeklerin çoğunlukta olduğu dizi sektöründe, reklamlarda, filmlerde, televizyon programlarında erkek egemen değer yargılarını yeniden üreten basmakalıp yapımlar görmekten/izlemekten yorulduk. Ataerkil değerlerle örülü bir toplumda kadınlar ve kadınlık hakkındaki cinsiyetçi kalıpyargılara her alanda olduğu gibi dizilerde de maruz kalmaktan fena halde sıkıldık.



Semra CANBULAT

08.11.2012

Son Güncelleme Tarihi: 09 Kasım 2012 20:16

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.