YENİ ZELANDA

10 Ocak 2011 22:54 / 3892 kez okundu!

 


Yeni Zelanda “her yıl” herkesten önce yeni yıla giredursun; İzmirizmir.Net Pervin Mısırlıoğlu E. ile, yeni yılın ilk yeni "GeziYORUM”u için Yeni Zelanda'ya herkesten önce ayak bastı.

 

 

----------------------------------------------------------------------------------------------------------

FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYIN

Her şeyi kendin deneyimleyeceksin; gitmemiş olanlar korkar, görmüş olanlar pas geçer senin hevesini

Neredeyse 30. saatte varabildik Auckland'deki otelimize. İzm-İst-Dubai-Singapur-Auckland ve Albert Street'deki otel Crown Plaza. Ekonomi sınıfında uçtuk ama Singapur Airlines ile çok rahat ettiğimizi söyleyebilirim. Koltuklar da korktuğumuz kadar dar değildi. (Maalesef bu kadar uzun uçuş kimseye mil kazandırmadı.)

Singapur uçuşunda Kenya seyahatimizden arkadaşlarımızla karşılaşmıştık. Onlara uyku problemimden söz edince Yasemin Hanım'ın verdiği bir ilaç bana melatonin etkisi yapmış olsa gerek uyuya kalka vardık Yeni Zelanda'ya. Ne jet lag ne de başka şey. Domuz gibiydim.

Gözümüzü korkutanlar geldi aklıma... Hep demişimdir; Her şeyi kendin deneyimleyeceksin bu konularda. Gitmemiş olanlar korkar, görmüş olanlar pas geçer senin hevesini. En doğrusu senin hevesin, senin cesaretin bu yollar için.

Maoriler deyince aklıma önce ünlü soprano Kiri Te Kanawa sonra da çimen yeşiline verilen ad gelirdi aklıma. Her parlak çimen gördüğümde, her Maori şarkısı dinlediğimde bu uzak, çok uzak diyarları hayal ederdim. Yüzüklerin Efendisi ne çok etkilemişti o büyülü coğrafyası ile. İşte oralardı peşinden koştuğumuz, uğruna saatlerce havada kalmayı, bel, bacak ağrılarını, fırtınada türbülansları, oturmaktan ve yemekten şişmeyi göze aldığımız... Hepsi yeni bir yeri, Yeni Zelanda'yı görmek istemektendi.

Biz bu geziyi Fest Tur ile yapmayı uygun gördük. Bu turun rehberi ise İzmirli harika insan Nedime Dicle idi. Hiç bilmediğiniz yerlere gitmenin en önemli cazibesi bu yolları en çok bilenle değil en iyi yorumlayanladır. Nedime Hanım'da her ikisi de vardı. Bunu gezinin en başında kavradık. Oteldeki bir kaç saatlik uykudan sonra (bu arada Türkiye ile 11 saat fark var).

1. gün Yeni Zelanda'nın ilk sahiplerinin yani Maoriler’in tarihini anlatan Auckland Maori Müzesi'ne gittik. Aynı zamanda savaş müzesi olan mekanda tek bir kütükten yapılma 100 kişilik ahşap savaşçı kayığı görülmeye değerdi. Maori kültüründe yaratılış destanı ise biraz farklı. İnanışa göre Ana tanrıça olan yeryüzü gökyüzü ile evlenir. Bu evlilikten 6 erkek çocukları olur. Karanlıktan bunalan bu çocuklar anne ile babayı birbirinden ayırarak içeriye ışık girmesini sağlarlar. Ancak problem bitmez. Aralarında hiç kadın olmadığı için erkeklerden biri topraktan bir kadın yapar. Ona bir nefes verir. (Bizler belki de rüzgârın kızlarıyız.) Ancak işte en büyük çözümsüzlüğümüz olan "ölümlülük" de bundan sonra başlar. Yani kadın çıktı mı ortaya azraili de yanında taşır…

Yeni Zelandalılar kendilerini kivi olarak adlandırıyorlar

Müzede kivi kuşları ile de tanıştık... Kivi hem bildiğimiz yeşil lezzetli meyve hem de Yeni Zelanda’nın maskot kuşu. Sadece bu topraklara geldiğinizde anlaşılır ve akılda kalıcı olur burada gördüklerimiz. Kuş ve doğasıyla epeyce meşgul olduk diyebilirim. Hatta bu turizm ve gezme işi öyle acayip bir duygu ki, ülkeleri taşıyamayınca yanında ve tabii oradaki canlı cansız lezzetleri, bu sefer de oraya ait bize ne "yeni" geldiyse hepsini alma, taşıma çılgınlığı başlıyor. Deneyimli bir arsız koleksiyoncu oralardaki bolluğun kendi memleketinde "kıtlıkta"ki cazibesini yaratacağını bilir.

Gelelim şu kivi kuşuna; Yeni Zelandalılar kendilerini kivi olarak adlandırıyorlar. Dünyanın en kısa gagalısı olduğu söylenen, neredeyse çirkin denilebilecek varlık onların medar-ı iftarı. Üstüne üstlük kuş dediğin uçar, bunda öyle bir şey de yok. Kivi kuşunun, siyaha, kahveye çalan, çalı çırpı gibi gözüken tüyleri, kısa bacakları, iki ayağı, 3 parmağı ve inanamayacaksınız ama upuzun da bir gagası var! Ve yine Nedime'mizden öğreniyoruz ki kuşlarda gaga uzunluğu burun deliklerinden sonra başlarmış. Kivinin de burun deliği neredeyse gagasının bittiği yerde. Dünyadaki en kısa gagalı kuş ünvanını alıyor böylece. Bazen görünüşe aldanmamak lazım... Uzun ve kısa da her zaman göründüğü gibi değil.

Onlar kendine kivi diyor, Avustralyalılar (onu öbür derste anlatacağım:)) kanguru (“Ozi”) diyor, biz niye kendimize "hindi" diyemiyoruz anlamadım gitti. Bir Amerikalı Norveç'te bize kinayeli bir şekilde "Turkey" dediğinde adama bir yumruk çakmadığım kalmıştı. Ne kompleks ama! İnsan büyüdükçe isminin anlamına yerleşiyor. Belli bir olgunluk hatta başka kıtalarda kendine bir hayvan adını vererek hindiden daha kabarık dolaşmalarını görünce elbette artık hindi Türkler de diyebiliriz kendimize, hindi Kürtler de…

Bir kivi kültürüdür sormayın gitsin... Kendilerine ait meyve olan kivinin şekerlemeleri, çikolataları, tazesi ve kurusu ile Yeni Zelanda'da adeta kivi üstü hindiye döndük. Hepimiz kısa gagalı uzun burunlu kuşa ait o telaşsız, sessiz, yemyeşil, pür neşeli "yavaş" kıtanın esir hindileri olduk.

"Issız adam"lar orada da takı takmıyor

Dinazorların iskeletleri ve sunumu, eski dünyanın kanatlarını uçamaz duruma getirdiği büyük kuş cinsi mualarla, emu adlı vahşi kuşun ayrıntıları ile, el örmesi işlerin zarafeti, Maoriler’in eskiye ait takıları (ki onları görmek alışverişte çok işe yarıyor:) ve daha pek çok kültürel hikayeyi anlamak için kıymetliydi müze ziyaretimiz. Bu arada ilginizi çekecek bir bilgi daha edindik... Dikkat! Maori erkeği evlenmek istediğinde evleneceğini bildiren bir takı takıyor. "Issız adam"lar orada da takı takmıyor.

Maoriler’in de tıpkı Karadenizliler gibi uzun kütükler üzerinde duran "serender"leri var. Onlarınkiler de yine kötü niyetlilerden korunmak amacıyla yapılmış. Ancak bazı farklar var. Orası büyünün kötü etkilerine maruz kalmamak için Maori şeflerinin dışkısı, saçı, hatta tırnaklarının dahi saklandığı ve yiyeceklerin de korunduğu küçücük kapılı bir yer. Küçük kapı sadece zararsız olan küçük çocuklar girebilsin diye ama kapının kötülük için girenin kafasının kesilmesini de kolaylaştıracağı düşünülüyor.

Kadın ve erkek için yine kurallar ve yasaklar var elbette.

Tabu ve Noa.

Maoriler’de yemek yapmak erkek için tabu, kadın için balık tutmak ve deniz. Yapabilecekleri ve yapamayacakları yazılı olmayan kurallarla belirlenmiş. Her tarafı denizlerle çevrili adada eskiden kadına denizi yasaklamayı anlamak için ‘Maori de olsa erkek, erkektir kardeşim!’ mi demek gerek?

Sarı, eflatun ve daha pek çok renkte harika çiçek lüpen

Yeni Zelanda'da her adımda yeni bir şey var. Hele şu lüpen çiçekleri… Sağlı sollu,her yerde, gerçek olamayacak kadar güzel halleri ile unutulmayacak anılarımızda şimdi. Bir de zaten bahar şimdi oralarda... Sarı, eflatun ve daha pek çok renkte harika çiçek lüpen... Doğada kendiliğinden çıkan bu endemik bitkiye hayran kaldık. Fotoğraf için de şahane.

Auckland 1.300.000’lik bir nüfusa sahip. Ehh zaten Yeni Zelanda'nın toplamı 4.000.000. Başkent Wellington'a göre daha çok gelişmiş yine de. Tazmanya ve Pasifik Denizi’ni aynı anda sağda ve solda görebilmek değişik bir duygu. Krater çukurunun da olduğu tepeye gittik.

Hollandalı Abel Tasman Avrupa’dan geldiğinde yanındaki adamlar Maori yerlileri tarafından yenir. Sonra James Cook gelir. Ve Abel Tasman, adını verir New Zealand'a.

Bu topraklarda önceleri balina ve fok balığı avcılığı yapılır. Fransızlar ve İngilizler bu yeni topraklarda hakimiyet kurmak için devamlı birbirleriyle savaş halinde olduklarından sonunda İngilizler’in buraya bir kent kurma zorunluluğu oluşur. Waitango Antlaşması ile İngilizler toprak alabilecekler ancak yerlileri köleleştiremeyeceklerdi. Buradaki Maoriler ile eşit haklara sahip olacaklardı. Ancak pek çok İngiliz çiftçi akın etmeye başlayınca Maoriler’le kavga çıktı. Bunun üzerine İngilizlerle toprak savaşı 1860’da başladı. Avrupalılar bu durumda güneye inerler mecburen. Orada Maoriler yoktur çünkü. Güney adası çiftçileri İngiltere'den koyunlar, inekler getirir ve hayvancılık başlar. Hatta sonunda İngiltere'nin de işine yaradı buradaki ürünler. Tarım ürünleri, hayvancılık ve sebzecilik gelişti. Maoriler’e 1 milyon dolar para verildi ve böylece onlar da et, süt ve yün satmaya başladılar.

Artık acıkmıştık. Roselands adlı çok güzel bir restoranda öğle yemeği yedik. Waitomo Caves yakınlarında, bir çiftlik-bahçe karışımı ortamda, folyoda ızgara okyanus balığı, ateşte biftek, çeşitli salatalar, havuçlu kek, cornflakesli kek bizim Yeni Zelanda'daki ilk tadımlarımızdı.

Meğer yıldızdan solucanlar varmış

Dünyaca ünlü "Parlayan Solucan Mağaraları" yani Waitomo Caves ilk kez bir Maori tarafından keşfediliyor. Kireç taşı mağarası. Yağmur suları ile nehirler oluşmuş içinde. Büyük bir sıkışma sonucunda denizden yukarıya doğru oluşmuş bu kara parçasının içi daha sonra kireç taşının suyla olan birleşmesinden sarkıt ve dikitlerle, dahası, içinde deniz kabuklarının da olduğu çok fantastik şekillerle dolu bir mağaraya dönüşmüş.

Yüzeyi yıldızlarla kaplı bir gökyüzü. Buraya özgü solucanlar, 20 gün içinde yumurtadan çıkarlar. Yumurtadan çıktıktan sonra böcekleri çekmek için ağızlarından sıvı akıtırlar. İşte o zaman da ortaya muhteşem bir görüntü çıkar. Sanki yüzlerce ateş böceği ya da yüzlerce mum yakılmış gibi mağaranın tavanında. Yumurtadan 3 haftada çıkan solucanların ömrü 6 ile 9 ay arasında değişmekte. Glowwarm Cave 65 metrelik bir çukura sahip. 37 metreye indik. Kapkara ve sessiz bir ortamda mağaranın içindeki sulardan altı dümdüz bir tekneye bindik. Zifiri karanlıkta kayıkçının kürekle değil tavana asılı iplerle yol aldığı ve sadece solucandan yapılma avizelerle aydınlanan mağaranın derinliklerinden sürpriz bir biçimde yemyeşil bitki ve ağaçların olduğu bir kıyıdan karaya çıktık. Çok fantastik ve tamamen filmlerde görülebilecek bir ortamda solucanları yıldızlar kadar sevdik.

Öğleden sonra Maori Kültürünün Merkezi Rotorua'ya hareket ettik. Gecenin sonunda gece hayvanlarını görme yürüyüşü yapacaktık.

Evcillik "kimlik"le başlar

Maorilerin eski yaşam biçimlerini anlatan Marae köy avlusu dekorunda bulduk kendimizi. Esasında bu kültürde hiç kimse köyün avlusuna elini kolunu sallayarak giremezmiş. Tabulardan biri. Kabile dışından insanlar oraya giremez. Gelenin dost mu düşman mı olduğuna dair tehlikeli danslar da o zaman yapılırmış işte. Buna "haka" dansı deniyor. Köyün gençleri garip ve ürkütücü sesler çıkartarak, dillerini neredeyse tamamen dışarı atarak kendilerini en "korkunç" hale getirerek düşmanı korkutmaya çalışırlar. Karşı taraf iyi niyet hareketleri yaparak köylüleri ikna etmeye çalışır. Emin olana kadar bu böyle devam eder, ta ki burun sürterek birbirlerini dost kabul edene kadar. Bundan sonra da dostluk çubukları tüttürülür. Maorilerle burun buruna çıktık avludan…

Roturua'da akşam yemeğimiz oldukça farklıydı. "Hangi" denilen usul Maori geleneklerinin bir parçası sanırım. Yalnız hafifçe modernleştirilmiş. Etler ve kök bitkiler ağır ağır tütsülenerek pişiriliyor. Patatesler ve tatlı patatesler, tavuk ve kuzu etleri kızgın taşlar üzerinde ve üstleri bez ve çuvalla örtülü haldeyken bence çok lezzetli. Eskiden ise üstleri hayvan derileri ile örtülürmüş... Ürkmeden yedim, gayet başarılıydı.

Kivi kuşları geceleri halkın karşısına çıkıyor:) Onlar günde 20 saat uyuyup kalan 4 saati de avlanmaya ve diğer işine gücüne ayırıyor. Rehberimiz önde, biz arkada akşam "sessiz”liğinde kivi kuşlarının özel bahçesine girdik. Kerataların hepsinin birer ismi var. Rehber bizi "Koko" ile tanıştırdı. Benim bildiğim "Koko" adında bir küçük kaplumbağa, bir de Hürkuş'un yaşayan efsane kedisi vardı. Bir de şimdi taaa Rotorua'da "Koko" kivimiz oldu. Şaka değil, bir böceğe bile isim verseniz sizin olur, ona göre. Evcillik "kimlik"le başlar. Neyse, yemek tabakları köpükten, ama bu uzun yerde sürünen gagayla da yemesini izlemek komik gerçekten. Avlanma saatlerinde yerde dolaşan böcek ve sürüngenler de onun işine yarıyor tabi. Tam fotoğraflarını çekerken flaşlardan çekti gitti haklı olarak Koko... Kendileri 84 günde yumurtadan çıkıyorlar. Ama dikkat 80 yıl da ömür sürebiliyorlar. Nesli tükenmekte olan tür kapsamında korunma altındalar bereket. Her birinin ismi, cismi, kız ya da erkek oluşu yazılmış, kendilerine ayrılmış bölümlerinde bahçelerin. Dikkat!!! Kendilerini "kivi" olarak adlandıran Yeni Zelandalılar’da da ortalama yaşam süresi 80 yıl. Ve sanırım kivi kuşları kadar "rehavet" ve "sakinlik" onlara da bulaşmış.

Ya da uzaklığın dayanılmaz cazibesinin esiri onlar. Rotorua’da Royal Lakeside Novotel’de kaldık. Güzeldi.

Yeni Zelanda’da, şehirsel izlenimlerimizden çok, muhteşem doğa ve coğrafya ile meşguldük başından beri. Auckland panoramik olarak bile aklımızda değil. Ancak sakin, trafiksiz, abartısız ama bakımlı küçük binalar genellikle tek katlı, fazla lüks olmayan küçük arabalar ise bize kendimizdeki yersiz şatafatı hatırlatıyordu. Hiçbir şey gözünüze sokacak kadar parlak, lüks değil ama her yer pırıl pırıl. Masalsı görüntülerdeki küçük evler bakımlı ve sevimli. Yaşam standardının yüksek olduğu da ortada.

Rugby ve golf buraların vazgeçilmez sporu. Genellikle gençler rugby, yaşlılar golf oynuyor. Her yerde Maori kültürüne ait totemler, semboller ve Maorice yazılar, semt adları... Dağlar yemyeşil ve yaygın şekilde sarı katır tırnaklarıyla kaplı. Red wood ağaçları ise gövdeleri ve görüntüleri ile çok dikkat çekici. 80 yıl önce Amerika'dan getirilmiş ve dikilmiş olan ağaçlar şimdi en güzel ve en görkemli hallerinde. Gövdelerine sarılmak için grup olmalısınız. 3-5 kişi ancak halka yapabilirsiniz gövdenin etrafında. Jakaranda denilen ağaçlar ise pembe, beyaz, ebruli, mor, lila renkleri ile yine romantik ve pastoral manzaralar yaratıyor. Bahar var henüz ve her şey taptaze.

Adrenalin fotoğraflamak hiç kolay değilmiş

Rotorua’dan Queenstown’a geçerken önce bir pır pır sonra yine bir pır pır uçak çok eğlendirdi bizi. (Wellington-Queenstown) Muhteşem dağların, göllerin ve benzersiz bir doğanın içinden geçerken bir rüyamızı daha yakalıyorduk… İkinci uçak ve ikinci bir pilot bu özel doğa ve buradaki uçuş güvenliği açısından gerekliydi. Burayı tanıyan ve özel eğitimli pilotlarla Qeenstown’a gelmek bu açıdan da ilginçti.Üstelik ne arandık ne tarandık… indik bindik hiç eziyet çekmedik.

Yeni Zelanda’nın altın madeni kasabası olan Arrow’u dolaştık. Çok güzel bir restoranda öğle yemeği yedik. Peynir çeşitleri, tereyağı ve güzel ekmeklerle, mercimek soslu tavuk, safranlı basmati pilav güzeldi. Şarap bağlarının olduğu, çok bakımlı, çok güzel dolayısı ile şarap tadımlarının da yapıldığı bir mekan. Ben en çok beyaz şaraplarını sevdim.

Yol üzerinde durduk. Meşhur bungy jumping yapılan nehir ve kanyon üzerindeki köprüde mola verdik. Fotoğraf çektik. Adrenalin fotoğraflamak hiç kolay değilmiş. Durduğumuz yerde TV ekranından atlayışa hazırlanan adrenalin tutkunlarının heyecanını ve hazırlanmalarını izliyorsunuz. İsterseniz atladıkları köprünün üzerine gidebilir ve onları daha da yakından izleyebilirsiniz. Bir Danimarkalı kızın bütün vücudunun tir tir titrediğini, zırıl zırıl sızlanmasına rağmen yine de kendini gürül gürül akan bir nehrin üstündeki köprüden baş aşağı atlayışını görmek son derece özeldi. 3-4 atlayış seyrettikten sonra ise biz de alışmıştık bu heyecana ve bıkmıştık da hatta. Oradan ayrıldık. Aklımızda baş aşağı duran yarasalarla…

Hotel Mercure Grand St. Moritz Queenstown’daki otelimiz. Dağ otellerine benziyor. Akşam biraz dinlendikten sonra 20.30 da hava aydınlıktı. Biz nehir kıyısında bir restoranda güzel bir salata yedik. Gece hemen hemen her yeri gezdik. İki gece kaldık.

Milford’a gitmek için sabah otobüsle 07.30 ‘da yola çıktık. İnanılmaz sıklıkta ve güzellikte ormanların ve yüzlerce şelalenin içinden geçerek, 4-5 saatlik yolculuk yaptık. Kayın ve ak ağaçlarının, binbir çeşit eğrelti ağacının ve yol boyunca lüpen çiçeklerinin manzarasında hayran kaldık doğaya. Neredeyse her toprak parçası, golf sahalarına benzer düzen, özen ve güzellikte. Bu meralarda yüzlerce kuzucuk ve tombul tombul koyunların, ineklerin ve zarif impalaların müthiş bir pastoral hayat yaşadığını görmek ve doğanın koynunda, koyunluk etmenin zevkine varabilmek... Gözlerimizi kamaştırdı tabiat. Çok güzel yerlerdeyiz ve çok şanslıyız…

Dik ve sarp kayalıklardan gürül gürül akan şelaleler ve inceden yağan yağmur ormanın neşesi ve kahkahasıydı. Yılın 300 günü yağarmış yağmur. Yollarda mola ve küçük duraklamalarla sonunda teknemize bindik ve Milfordsound’a hareket ettik. 1,5 saat sürecek olan tekne turumuz boğazı, şelaleleri ve Mitre Tepesi’nin yakından görünmesini sağlayacaktı. Ancak hem soğuk hem hızlı esen rüzgarla beraber gözlerimize dolan sağanak yağmur bize hiçbir şey yaptırmıyordu güvertede. Fiyordlar dağların, suyun, yeşilin, bulutların, yağmurun karışımıydı. Ancak dev şelalenin önünden geçerken teknede iliklerimize kadar ıslandık. Fotoğraf çekmek neredeyse imkansızlaştı. İlginç olan tekneye giren herkes hemen açık büfe kuyruğuna girdi ve ellerinde tabak, yemeklerini seçtiler. Daha sonra her grup kendi adına yapılmış olan rezervasyonlu masasına oturdu. Yemeğini yedi. Japonlar, Brezilyalılar, Avusturalyalılar, Hollandalılar kırkbin millet birbiriyle yarıştı fotoğraf için. Tekneden indikten sonra karlı tepelerin, dağların eteklerindeki kayın ağaçlarının içinden geçerek kısa bir yürüyüş yaptık. Dönüş için küçük uçaklara binme hayalimiz suya düştü, çünkü bulut yükselmedi ve uçuş izni çıkmadı, dolayısıyla aynı otobüsle uzun bir yolculuk yaparak geri döndük.

Sonunda biz de adrenalin tuzağına düşmüştük

Bir Queenstown kuyumcusundan yeşim taşları (jade) aldık. Bela Cucina Finz Seafood&Grill isimli harika bir lokantada deniz ürünleri yedik, şarap içtik. 17 Kasım Çarşamba, Queenstown Fox Buzulu’na gitmek üzere, sabah 07.30’da Wanaka Gölü kıyısındaki yolu izleyerek Haast Geçidi’ne doğru hareket ettik. Yol üzerinde Egde Water’da (Lake Wanaka) öğle yemeği yedik. Yol boyunca akarsular, şelaleler, göller bize eşlik etti. Wanaka Gölü bir sağımızda, bir solumuzda onun dışında pek çok göl durgun ve serin yüzüyle yol boyu bizimleydi. Yine kayın ağaçları, eğrelti ağaçları, katırtırnakları, lüpenler ve daha bilmediğimiz envai çeşit bitki örtüsü taptaze yemyeşil dünyanın bozulmamış büyüsünü bizlere sunuyordu. Orman ve şelale için kısa yürüyüş ve molalarla tam gün otobüs yolculuğunun ardından Fox Buzulu’na vardık.

1750 yıllarında buzullar büyük bir kara parçasını kaplıyorken şimdi her yıl ortalama 1 km. eriyen buzul 10 sene sonra belki de hiç kalmayacak (şu anda 17 km uzunluğa sahip).

18 Kasım Perşembe otobüs ile Saint Arthur Geçidi’ne hareket ettik. Yol üzerinde bulunan Hokitika’da yeşim taşı fabrikasını gezdik. 15-16 ülkede yeşim taşı çıkıyor; bir tanesi Yeni Zelanda. Siyah, beyaz, yeşil, kahve pek çok renkte yerin altından değil yüzeyden kopup gelen taşlardan işleniyor. Buzulların zaman içinde kopardığı dev kayalardan sökülenler eskiden katırlarla taşınırmış, çok ağır olduğu için.

Franz-Joseph Glacier’de kalıyoruz. Sabahleyin uyanır uyanmaz helikopterle buzullarda dolaşmak için havanın uygun olup olmadığını heyecanla bekledik. Uçuş için hava şartlarının elverişli olduğunu söylediklerinde çok mutlu olduk. Helikopter pistine gittik. Pilot dahil toplam 6 kişi havalandık. Emniyet kemeri ve kulaklıklarımızı taktıktan sonra olduğumuz yerden dikine havalanmamızın müthiş keyfiyle Franz-Joseph Buzulu’na doğru 20 dakikalık bir uçuş gerçekleştirdik. Dağlara çarpacakmış gibi giden helikopterin karlı buzul tepelerindeki dansı bize çok büyük bir heyecan ve sevinç kattı. Sonunda biz de adrenalin tuzağına düşmüştük. Daha sonra da yeşim taşları ve Maurilere ait geleneksel aksesuarlar satın aldık.

Arkasından Christchurch’e hareket ettik. Yine muhteşem bir doğa manzarası eşliğinde otel Grand Chancellor’da bir küçük dinlenmenin ardından nefis bir İspanyol lokantasında şarkılı türkülü bir yemek yedik. Kuzu, ördek ve balık, zencefilli(gingerlı) minik tatlılar, creme brule, çikolatalı tartoletler aklımızda kalan lezzetler… Ve otele mecburi yürüyüş.

Şehirde modern, değişik heykeller, gece hayatına koşan, soğuğa rağmen neredeyse çırılçıplak kızlar, üstlerinde bir şey olmadığı gibi inanmayacaksınız ama ayaklarında parmak arası terlikler vardı. Keyifli bir gündüz, lezzetli bir akşam yemeği ile veda ettik Christchurch ve Yeni Zelanda’ya…

Evet "her yıl" onlar bizden önce giriyorlar yeni yıla, bizden önce yaşlanıp bizden önce öğreniyorlar gelecekten haberleri…

Yeni yılın “yeni GeziYORUM”u yeni bir yer olsun istedim…

Yeni ve yeniliklerle, güzelliklerle dolu yıllar diliyorum hepinize…


Pervin Mısırlıoğlu E.

06.01.2011

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.