ÜMİT BOYNER

23 Aralık 2009 13:22 / 2290 kez okundu!

 


Artık TÜSİAD'ın umudu Ümit Boyner... Çünkü Ümit Boyner TÜSİAD'ın başına geçiyor. 3 yıl önce Ümit Boyner ile, P. Mısırlıoğlu E.'nin yaptığı bir söyleşiyi güncelliği nedeniyle yeniden sunuyoruz. Ümit Hanım o sıralar Türkiye Markası'nı Avrupa'ya tanıtıyordu.

***

ARTIK TÜRKİYE'NİN UMUDU ÜMİT BOYNER


Çünkü Ümit Boyner Türkiye markasını Avrupa’ya tanıtıyor. TÜSİAD Tanıtım Komisyonu Başkanı Ümit Boyner, AB için hangi özelliklerimizin altını çiziyor? Geçmişteki imajımızla, şimdi ve gelecek için nasıl bir yol çizmeliyiz? Endüstri ülkesi miyiz, sanat mı, tekstil mi, lale mi olsun simgemiz, lokum mu?

Ümit Boyner’in hayata bakışı seçkin bir sorumluluk taşıyor. Türkiye’nin en önemli markalarını yaratan Boyner Holding Yönetim Kurulu Üyesi olarak şimdi de Türkiye’nin “imaj maker”lığını yapıyor. Park Plaza Holding binasına girişimizden itibaren Ümit Hanım’ın katında çok kısa bir an beklerken bile gördük ki tepeden tırnağa tüm personeli ve yöneticileri ile zaten onlar Avrupalılardan daha Avrupalılar. Nezaket dolu ve zarifler. Söyleşimiz daha saatlerce sürebilirdi. Oradan çıkarken keşke keşke daha öncelerden başlanabilseydi ve keşke keşke herkes Ümit Hanım’a el verse dedim.


-------------------------------------------------------------------------------------------

Bu markalaşma çalışmasını çok merak ettim.. Yani TÜSİAD’ın komisyonluğundaki başkanlığınız esasında çok yeni, değil mi?

Evet, 1.5 senedir başkanlık yapıyorum. Yönetim kurulunda oluşumla birlikte de Ocak’ta 2. senem doluyor.Bu görevi aldım; zaten Dış Tanıtım yeni kurulan bir komisyondu, ben de yeni üyesiydim. Güzel bir buluşma oldu aslında.

Tanıtım konusuna gelince; Türkiye’nin tanıtılması işi devletin, hükümetin, çok ciddi olarak peşine düşmesi gereken bir görev esasında. Bu konuda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz,Turizm Bakanlığı’nın turizmle ilgili tanıtım çalışmaları var ;ama bunların ötesinde, Türkiye’nin algılanışının değiştirilmesidir, önemli olan. Türkiye ile ilgili hep kötü intibalar var diyoruz ;ama şöyle bir gerçek var ki, Türkiye ile ilgili genel olarak bir intiba yok. Türkiye nedir? Kimdir Türkler? İnsanların kafası karışık, hiçbir şey bilinmiyor ve bu konuda çok az şey yapılmış. Biz bunu da Ankara’ya her gittiğimizde söylüyoruz.

Ne yapmışız şu ana kadar, eksik ya da yanlış?

Hiçbir şey. Turizm bir gelir kaynağı olarak görüldüğü için turizme yönelik birtakım çalışmalar olduğunu söyleyebilirim yalnızca. Buna rağmen turizmde geldiğimiz yeri de biliyorsunuz. Hakikaten birtakım yeni yatırımları daha farklı yönlendirmezsek Türkiye’yi ucuz bir turizm cenneti haline de getirebiliriz.Türkiye’nin imajı yani tanıtımı açısından da hiçbir şey yapmamışız ülke olarak.Ve şöyle bir sorun da var; problemli bir coğrafya’da yaşıyoruz. Arap dünyasıyla, Yunanistan’la, Kıbrıs’la ilişki halindeyiz. Türkiye çok ciddi bir şekilde Türkiye karşıtı lobilerle de savaşmak zorunda. Onlar meydanı boş bulmuş açıkçası. Herkes defansta. Ve bu konuda biraz daha proaktif bir şeyler yapılabilir.Bence geç değil. Çünkü Türkiye dünya gündemine şimdi Avrupa Birliği ile girdiği için çok daha fazla insan ilgileniyor. Türkiye nedir kimdir? Ortadoğu’daki şu anda dengelerin değişmesi sürecinde Türkiye çok daha farklı bir öneme doğru gidiyor. Ama işte bunun ne kadar bilincinde hükümet? Ve bunun için ne yapacaklar açıkçası ben henüz bunu anlamış değilim. Yani birtakım gayretler var.

Mesela Türkiye’nin şu an dışarıdaki görüntüsüne bakacak olursak yine de bir İslamcı kimliğinin var olduğunu görebiliriz, değil mi?

Evet,İslamcı kimliği var,insan hakları ihlalleri olan bir ülke olarak biliniyor, soykırım yüzünden sürekli gündemde.Bu gibi negatif kelimelerle yan yana geliyor Türkiye adı. Fakat Türkiye’nin bir kere anlatılması gereken bir insan gücü var. Bunu sadece işgücü anlamında söylemiyorum. Çok renkli bir insan coğrafyası var Türkiye’nin. Fakat insanımızla da ilgili çok tekdüzeyiz.Hakikaten, Türkiye çok dar kalıplara sıkıştırılmış bir toplum olarak gelmiş. Bakarsanız son 4-5 senede Avrupa Birliği’nin gündeme gelmesiyle -maalesef biz hep dışarının zoruyla atıyoruz modernleşme adımlarımızı- demokratikleşmeye başladık ve fark ettik ki aslında etnik zenginlik iyi bir şey, Türkiye’de birkaç lisanın birden konuşuluyor olması iyi bir şey. Tüm bunların tartışılabiliyor olması bile bence çok önemli bir gelişme aslına bakarsanız. Ve biz bunları kullanabilirdik.Yani insanımızı tanıtmıyoruz. Türkler diye bir sergi açıldı biliyorsunuz. Bence müthiş bir sergi. Tabi insanlar iyice şaşırdılar. Türkler Moğol mu? Çinli mi? Bence bu konu hakkında yazılabilecek çok şey var.

Londra da düzenlenmiş olan çok büyük ses getiren Türkler sergisi tanıtım açısından hakikaten çok önemliydi ve gelen insanların tepkisi de görülmeye değerdi..bu sizin çalışmalarınız içinde iyi bir başlangıçdı belki de.

Evet, çok şaşırtıcıydı. Oraya giden Türkler de şaşırdılar. Yani belli prototipleri yıkma zamanımız geldi. Biz bunu TÜSİAD ile gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Tabi ki TÜSİAD’ ın buna sağlayacağı bütçe, devletin buna ayırabileceği bütçe ile karşılaştırılamaz. TÜSİAD olarak çok küçük bütçelerle bir şeyler başarmaya çalışıyoruz.

Çok büyük bir zenginliğin ortasında çok önemli bir kuruluşta ve AB Tanıtım komisyonuna başkanlık ediyorsunuz esasında tabi gerçekten çok yetersiz görünüyor size ayrılan bütçe.

Fakat şöyle bir şey var aslında düşünürseniz gene de üyelerimiz çok destek oldu demeliyim. Çünkü normalde böyle bir beklentimiz de var; Bu hükümetin işidir devletin işidir. Çünkü iyi bir tanıtım dediğimiz zaman dünyanın her tarafında bunu hükümetler kendileri yaparlar. Ve 100 milyon dolarlara vara cirolarla, bütçelerle bunu yaparlar.Şimdi devletin elinde böyle bir bütçe var; ama nasıl kullanılacağını bilmiyorlar. Yani burada bir ‘vizyon eksikliği’ var.

Peki sizin “Türkiye bir endüstri ülkesidir.” Diye bir kampanya sloganınız vardı. Şimdi bu slogan nerelere gitti mesela?

Böyle bir sloganla ortaya çıkalım dedik ama açıkçası şu anda bu slogandan uzaklaşmış durumdayız. Çünkü endüstri ülkesi demek zaten gelişmiş bir ülke demek. Gelişmiş bir ülke demek; kültür, sanat, insana yatırım yapılan ülke demek. Biz biraz bunu açtık. Ve gerçekten çok değişik medya kuruluşlarından gelenler oluyor. Gelen gazetecilerin bir kısmının odak noktası ekonomi oluyor, bir kısmı sivil toplum örgütleriyle tanışmak istiyor.Yani tamamıyla bir iş dünyasının sesi olma düşüncesinden çok,biz iş dünyası olarak Türkiye tanıtımını ve Türkiye imajını desteklemeliyiz düşüncesiyle hareket ediyoruz. Ve çok farklı boyutlarıyla Türkiye’yi tanıtma imkanımız oldu. Yani bunu tamamıyla Türk iş dünyasını tanıtmak olarak algılamamak lazım.

Evet bence öyle olmadığı o kadar iyi fark ediliyor ki. Sizin şahsınızla beraber bence çok özel bir kimliksiniz. Gerçekten de bir Avrupalı ‘dan daha Avrupalı olan çok az bir kesim var. Siz bence onların temsilcisisiniz. Bunu iltifat diye söylemiyorum. Duruşunuz, tavrınız, şu ana kadar ki vizyonunuzla, eşiniz ve işinizle de. Bunu nasıl yapıyorsunuz bir takımla mı, geniş bir ekiple mi?

Şimdi şöyle TÜSİAD’ın içinde çok profesyonel bir ekip var. Biz bu işe soyunduktan sonra bir kere profesyonel ekibimizi büyüttük. Tamamıyla bu işte çalışmak üzere yeni arkadaşlar aramıza katıldı. İçeride böyle bir oluşum var. Berlin’de, Brüksel’de ve Paris’te bürolarımız vardı zaten. O bürolar vakitlerinin, neredeyse %80’ini tanıtım işine ayırır hale geldiler. Profesyonel destek de alıyoruz. Özellikle basınla ilişkilerimizde profesyonel bir şirketle birlikte çalışıyoruz.

Yani mesela bir etkinlik bir şey var, yurt dışında bir şey gerçekleştiriyorsunuz, ya da ülkemizde bir güzellik var, bize mi davet ediyorsunuz, onlara mı gidiyorsunuz? Ne yapıyorsunuz tam olarak?

Hayır, işimizin geçen seneki en büyük kısmı buydu. Aşağı yukarı 30-35 tane değişik basın kuruluşuyla seanslar düzenlendi. Bir kısmında tek tek geldiler, arada grup gelen ekipler de oldu. Türkiye’ye getirdik yani. Bunlar genellikle Fransa, Almanya ve Brüksel çıkışlı basın grupları. Televizyonlar ve yazılı basın Türkiye ile ilgili mümkün olduğu kadar editoryel seviyede, onların ilgileri çerçevesinde programlar hazırladı. Zaman zaman sivil toplum kuruşlarıyla, zaman zaman iş dünyası temsilcileriyle, zaman zaman akademisyenlerle, kadın gruplarıyla…. Kadın mesela enteresan bir şey. Çünkü Türkiye kadın konusunda genellikle namus cinayetleriyle gündeme geldiği için, bu ilgi çeken bir konu halini almıştır. Orada bir şeyi anlatmaya çalıştık: Doğru, namus cinayetleri, kadına karşı şiddet,taciz önemli konular, bütün dünyada önemli konular ama Türkiye’de bunun için çalışan da çok ciddi bir sivil toplum hareketi de var. Bunları tanıtmaya çalıştık.

Örnek olarak söylüyorum;Türkiye’deki kültür sanat hareketlerinden özellikle Fransa çok etkileniyor. Bir İstanbul Modern gördükleri zaman şaşırıyorlar. Veya Türkiye’de bu kadar kapsamlı Picasso sergisine Güneydoğu’dan çocukların getirilmesi gruplar halinde yine şaşırtıcıydı.

Türkiye ile ilgili mesela sizler mi yoksa oradaki ofislerinizdeki insanlar mı basında çıkan haberleri derleyip toplama ve arşiv çalışmasını yaptılar?

Genelde Avrupa Birliği süreci ile ilgili bir takvim var; ilerleme raporları ve Türkiye’yi ziyaretleri falan. Bir kere o noktalarda TÜSİAD olarak görüş bildiriyoruz ve basın bültenleri hazırlıyoruz değişik konularda veya siyasi bir konuda da olabilir.TÜSİAD fikir beyan etmekte çekingen değildir. Biz bunu yabancı basınla da paylaşıyoruz ; “Sivil toplumun sesi olarak biz ne düşünüyoruz?” diye. Ve esasen çok ciddi bir yatırım noktası haline geldik. Brüksel’den özellikle, Türkiye’de bir şey olduğu zaman TÜSİAD mutlaka bir kere aranıyor, “Ne oluyor? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye. Böyle sürekli bir ilişkimiz var ve bu ilişki yerine oturmuş bir durumda. Bir de söylediğim gibi seçilmiş basın organlarına –tabi önce gidip anlatıyoruz: “Biz ne yapmaya çalışıyoruz? Türkiye’yi niye tanıtmak istiyoruz? Fotodrama yapmak istemiyoruz ama gerçekleri ortaya koymak istiyoruz.” Diye. Ve bazısını ikna ediyoruz bazısını edemiyoruz. “Şu anda Türkiye ile ilgilenmiyoruz” diyor bazısı veya “İlgileniyorum, ama şu konularla;…” diyebiliyor.

En belalıları hangisi? En çok bizlere karşı olanlar hangileri?

Her ülkenin değişik hassasiyeti var. Mesela Almanya’daki Türk vatandaşlarımızın entegrasyon sorunları çok önemli bir konu. Almanların en çok üzerinde durdukları konu, Türklerin uyum problemleri, almanca konuşmuyor olmaları, Türk toplumu içindeki namus cinayetleri. Bunlar çok ciddi konular. Ve bu konuları atlayarak Almanya’ya bir şey anlatmamız çok zor. Yani Alman iş dünyasına Türk iş dünyasını anlatmak artık çok kolay. Zaten mesela TÜSİAD’ın muadili olan VBI diye bir kuruluş var. Bu kuruluş bize son derece destek oluyor. Ve genel olarak, iş dünyası Türkiye’nin bir ekonomik güç olarak Avrupa Birliği’nin içinde olması gerektiğini kabul etmiş durumda; ama önemli olan sokaktaki insana ulaşabilmek.


Evet ben de onu söyleyecektim. Siz aslında bir halkı bir halka anlatmak istiyorsunuz.

Aynen öyle. Biz sivil diyalog kurmak istiyoruz.

Almanya’ya dil kursu için gittiğimde bizimkilerin piknik yapma şekillerini görünce ah ah vah vah dövündüm. Hand Und Hand’da (Elele), Berlin’de, Kreutzberg gibi bizimkilerin yoğun olduğu bir yerde Jutta adındaki sosyal pedogog Alman arkadaşım, dedi ki “Pervin sakın bu kelimeyi etme! Onlar masum, böyle söyleyemezsin.” Ben utandım. Esasında onlar da bazı noktalarda olaya bizlerden daha farklı ve iyimser bakabiliyor…?

Mutlaka “Ay! Onlar bizden değildir.” gibi bir düşünceye kapılmamamız gerekir.

Müthiş bir şefkat duygusuyla yaklaştığınız açıkça belli oluyor ve böyle algılamanız da gerçekten çok güzel.

Anlamak lazım. Çünkü orada Almanların da entegrasyon konusunda hataları olmuştur. Yani eğitimleriyle ilgili, kabul etmeleriyle ilgili bir ayrılık söz konusu ki bunu kendileri de kabul ediyor. Bütün bunların üzerine gidilmeye çalışılıyor. Fransa’da daha çok insan hakları ihlalleriyle ilgili hassasiyetler var. Onlar da bu konunun üstüne gitmeyi çok seviyorlar. Fakat şöyle bir şey oldu ki genelde Türkiye’nin basında yer alış biçimine baktığımız zaman; biz bu çalışmaya başlamadan önce Almanya’da, Fransa’da veya Brüksel’de genel olarak %60’ın üzerinde negatif görüş varken bu çalışmaya başlayalı –tabi istatistiki olarak çok daha küçük bir çekirdek oluşturuyoruz ama yine de negatif bir başlık hiç olmadı. Tarafsız oluyor. Soruşturan bir ifade oluyor. Çok pozitif de çıkıyor zaman zaman ama hiç olmazsa negatiften biraz daha objektif olmaya getirebildik diye düşünüyorum.

Bu çok heyecanlandırıcı bir şey!

Evet, bu çok iyi bir şey.Yani bizler hakikaten anlatma özürlüyüz.Onun dışında biliyorsunuz bir heykel ve karikatür projemiz oldu ve çok da hoş ses getirdi aslında. Piyale Madra çok sevilen bir karikatürcümüz. Onunla birlikte DHL paketlerinin üzerine koyulan çok özel karikatürler farklı noktalara ulaştı. Yurt dışında ki bu paketlerin %80’i Avrupa Birliği’ne gidiyor.Türkiye ile ilgili karikatürler çizdi Piyale Hanım. Genelde karikatürlerde Türkiye’yi simgeleyen objeler ve yerler seçildi. Ölü Deniz,Galata Kulesi, Topkapı Sarayı’nın önündeki 3.Ahmet Çeşme’si gibi. Onları arka planda mekan olarak gösterdik. oradan anlayabiliyorsunuz ki karikatürde Türkiye’den bahsediliyor. Karikatürlerin konusu Türklerin espri anlayışıyla paralel ve oldukça pozitif eleştiriler aldı. Bir kere Türkiye de hiç böyle bir şey yapılmamış Türkiye genellikle hicivle anlatılan bir ülke değil. Bu yönden çok pozitif bir etki yaptı ve biz bundan çok memnun kaldık. Kampanya halen devam etmekte.

Süper aslında bu çok dahiyane bir fikir düşünsenize yani insanlar Avrupa’da buradan giden bir paket aldıklarında, dünyaya açılan penceremizden bakabiliyorlar bize. Müthiş bir kullanım becerisi. Nasıl geliştirdiniz böyle bir şeyi?

Öncelikle ne koyalım, bir şey mi yazalım, fotoğraf mı koyalım derken karikatür fikrini biz geliştirdik ve hakikaten değişik oldu. Şimdi bir de önümüzdeki ay, o önemli, Ekim ayında ilk defa olarak Türkiye Haftası’nı düzenliyoruz. 3 Ekim Brüksel, 4 Ekim Paris, 5 Ekim Berlin olmak üzere 3 günlük bir dizi etkinliğimiz var. Değişik boyutlarda pek çok farklı etkinlik var. Mesela bir tanesi iş dünyasının veya siyasi çevrenin bir araya geldiği bir tartışma platformu olacak, bunun içinde konferanslar olacak her üç şehirde de.

Hepsinde aynı konsept mi yoksa her şehre veya duruma göre ayrı konseptler mi geliştirildi?

Yani şimdi Almanya’da biraz daha iş dünyası ağırlıklı. Fransa’dakinde biraz daha dış ticaret ağırlıklı. Tabi hepsinde gündem aslında –Brüksel’de belki çok daha ağırlıklı olmak üzere- Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği olacak.Tam, ilerleme raporundan evvel ben böyle bir programın iyi olacağını düşünüyorum; çünkü, mahalli ve sivil toplum örgütleriyle ortak çalışıyoruz hem de her şehirde iki veya üç tane kültür ve sanat etkinliğimiz var. Açılışlar 3-5 ekim arasında yapılacak fakat tabi sergiler daha uzun sürecek. Mesela Brüksel’de Ara Güler’in parlamento içinde sergisini açıyoruz. Sergi 1ay boyunca devam edecek. Akşam Borusan’ın senfoni orkestrasının konseri var. Ve mümkün olduğu kadar da davetiyeler Brüksel halkına gidiyor.Önemli olan da oradaki halka ulaşabilmek. Paris’te enteresan bir kültür faaliyetimiz var, Piyale Madra ve Fransa’nın çok önemli karikatüristlerinden bir tanesi olan Jan Soykok ile ortak bir karikatür sergisi açıyorlar. Akşam da Teksen’in filarmoni orkestrasının bir konseri var. Berlin’de de seramik sanatçımız Mehmet Demirel’in seramik sergisini açıyoruz. Mesela bu da enteresan yani dikkat ettiyseniz; lokumdan, tekstilden ziyade burada bambaşka bir boyuta geçiyoruz: Karikatür, fotoğraf ve seramik. Fransızları fethetmemiz için, Fransızlarla eşit bir diyalog kurabilmemiz için sanatın gerekli olduğunu ifade ettiniz. Diğer taraftan adam adama bir şey anlatmak iğneyle kuyu kazmak gibi bir şey. Hükümetler birbirlerine kendilerini anlatmaya çalışıyorlar, iş dünyası kendini anlatmaya çalışıyor. Halkın da kendisini anlatacağı bir platform olması gerekiyor. Onlara “Bizden ürktüğünüz kadar biz de aslında sizden ürküyoruz.” mesajını vermeye çalışıyorsunuz. Doğulu kimliğimizle hep suçluluk ve eksiklik hissiyle davranmanın bize olumlu katkısı olamayacağını anlatıyorsunuz.

Fransızları fethetmemiz için, Fransızlarla eşit bir diyalog kurabilmemiz için sanatın gerekli olduğunu ifade ettiniz. Diğer taraftan adam adama bir şey anlatmak iğneyle kuyu kazmak gibi bir şey. Hükümetler birbirlerine kendilerini anlatmaya çalışıyorlar, iş dünyası kendini anlatmaya çalışıyor. Halkın da kendisini anlatacağı bir platform olması gerekiyor. Onlara “Bizden ürktüğünüz kadar biz de aslında sizden ürküyoruz.” mesajını vermeye çalışıyorsunuz. Doğulu kimliğimizle hep suçluluk ve eksiklik hissiyle davranmanın bize olumlu katkısı olamayacağını anlatıyorsunuz. Peki o zaman kendimizi bölgesel olarak tanıtmamız için ne yapmamız gerekiyor? Örneğin İzmirliler ne yapsın? Örneğin Antalya’da, Bursa’da yani diğer şehirlerde de belirli insanları muhatap almak TÜSİAD çalışmalarınıza dahil edilebilir mi?

Şimdi zaten gelen gazeteciler sadece İstanbul’a gelmiyorlar. Şöyle bir varsayım da var İstanbul gelişmiş İstanbul Avrupa birliğine girebilir; ama Türkiye’nin gerisi girecek durumda değil. Aslında biz İstanbul dışındaki şehirlere gitmelerini de teşvik etmeye çalışıyoruz. Onun içindir ki İzmir’e götürdük kaç kere. Aynı şekilde Gaziantep, Bursa, Mardin , Kayseri, Konya, Antalya, Adana…. Ve nitekim gittikleri zaman şaşırıyorlar, beklediklerinin çok ötesinde bir enerji ve pozitif bir yaklaşımla karşılaşıyorlar. Tabi ki Türkiye’nin bölgeleri arasında farklılıkları var; daha muhafazakar yörelerimiz var. Ama yani bu Avrupa’da da böyle. Bir Paris ile Lion aynı değil. Onun için biz bu dediğinizi zaten yapıyoruz. Şimdi her yerde -bizim seçtiğimiz değil ama- basınla konuşan temsilcilerimiz var, elçilerimiz var. Ekonomi konusunda mesela otomotiv endüstrisiyle ilgili Almanlar geldi ve o zaman otomotiv sektörünün ileri gelen değişik fabrikalarının destekçilerini seçtik, görüştük. Kültür sanatla ilgili Figaro geldi mesela görüşmek üzere. Orada çok değişik sanatçılarla bir araya getirildik. Yani bunların hepsi bizim temsilcilerimizdi.Bir de daha farklı bir yaklaşımımız var özellikle televizyon yayınlarında. Çünkü en büyük eksiklerimizden birisi, Türkiye’nin tartışıldığı tartışma programlarıdır.3 Ekim öncesi, hatırlarsanız,Türkiye ile görüşme başlasın mı başlamasın mı diye kıyamet kopuyordu. Avrupa’daki televizyonları izlediğimde tüylerim diken diken oluyordu; çünkü Türkiye adına konuşacak kimse yoktu. Açıkçası hükümet de burada proaktif bir şey yapmıyordu. Biz aramızda yine konulara bölerek Türkiye’nin tartışılacağı platformlarda temsilciler seçtik. Bunlar akademisyenler, sanatçılar, iş insanları, müze yöneticileri, küratörler, tarihçiler… Bu insanlar Fransa’da bir programa çıkacaklarsa Fransızca konuşuyorlar, Almanya’da olacaklarsa Almanca konuşuyorlar ve öncesinde de ayrıca bir eğitimden geçiyorlar. Bu eğitimi biz sağlıyoruz. Çünkü medyada konuşmak farklı bir şey, özellikle televizyon programlarında. Böyle bir hazırlığımız da var ve bunu birkaç kere yaptıktan sonra çok etkili oldu. Televizyon çok önemli bir mecra. Herkes televizyonda konuşamıyor aslında. Çok iyi bir iletişimci ve konuya çok iyi hakim olmanız gerekiyor. Ve iyi bir birikim gerektiriyor. Öyle bir seçimimiz de var.Yani nereden bakarsanız bakın hiç olmazsa TÜSİAD üyesi olan, TÜSİAD profesyoneli olan yada olmayan en azından bir 500 kişi bu işin içinde.

TÜSİAD’ ın bünyesindeki bu yaptığınız çalışmada sizi destekleyecek öbür şehirlerle güç birliğini yaratıyor musunuz? Yani İzmir kendi markasını, Mardin kendi markasını Türkiye’nin markalaşması ile birleştirebilecek mi? Fas’ı 1987’de Hassan diye 9 dil bilen garip bir insanla sevmiştim ben. O adam halkla ilişkiler yapıyordu, eski bir aktördü.

Peki bilmedikleri bir yeri bilmemek isteyenler çoğunlukta mı? Bizi istemeyenler çok daha fazla, değil mi?


Çok fazla. Bir kısmı bilmediği için istemiyor, bir kısmı kendi iç problemlerinden dolayı istemiyor. Mesela şimdi Fransa kendi içinde ciddi bir kimlik çatışması yaşıyor kendi içinde ekonomik problemleri var; işsizlik vs. Almanya biraz toparladı geçen seneye kadar Merkel’i istemedik Türkiye karşıtı diye ama hakikaten çok da iyi şeyler yaptı. Şimdi bir işini kaybetmekten korkan almanın, Fransa gibi gittikçe yaşlanan bir ülkenin birden bire karşısına yaş ortalaması 26 olan 70 milyon insan getiriliyor. Adam işini kaybetmekten korkuyor yani bunu illa bir Türkiye düşmanlığı olarak görmemek lazım. Açıkçası Türkiye içinde de çok fazla Avrupa birliği karşıtları var. Türkiye’nin çok daha kapalı bir ekonomi olmasını isteyen, çok daha kapalı, kendi bölgesinde küçük bir ülke olmasını isteyen bir grup da Türkiye’de var. Yani Türkiye de bir takım milliyetçi söylemlerin oyununa gelerek zaman zaman Avrupalılara karşı kışkırtılıyor. Aslında milliyetçilik çok kolay. Milliyetçilik, Türkiye’yi anlatabilmek, sevdirebilmek. Yoksa, “Bizi zaten seven kimse yok, biz kendimizle baş başa kalalım.” gibi söylemlerin milliyetçilikle bağdaştırılması söz konusu olamaz. Böyle bir dünyada yaşamıyoruz artık. İmkanı yok; Türkiye’ye yatırım lazım, iş lazım. Yaş ortalaması 26 olan bir ülkenin eğitim sorununu çözmesi lazım, bu coğrafyada ne olacağına karar vermesi lazım. Yani tüm bunlardan aslında “Dağ dağa küsmüş, dağın haberi yok.” sözünü çıkarmak da mümkün.

Cem Bey’in geçmişte söylediği ve savunduğu fikirler çok önemliydi. Benim de partili olmamı sağlayan çok ileride fikirlerdi. Bence harika bir desteğe de sahipken Dünya tanıtımımız içinde hem islami görüntümüz, hem Kıbrıs sorunu, hem Ermeni meselesi… Arap mıyız? Asyalı mıyız? Avrupalı mıyız? Bütün bunlarla ilgili olumlu mu, olumsuz mu, ümitli misiniz ümitsiz mi? halkla ilişkilerin en üst noktasını yapıyorsunuz şu anda.

Ben biraz gerçekçi olmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye bir Müslüman ülke. Türk halkının %99’u Müslüman ve aslında bence Türkiye çoğunlukla da dindar bir ülke. Dünyadaki islamiyete yaklaşım maalesef terör olaylarıyla çok farklı bir yere gitmiştir. Bunu anlatmak lazım. Bana soruyorlar: “Sen müslüman mısın?”,”Evet, müslümanım.”, “Peki inanıyor musun?”, “İnanıyorum.”, “Nasıl olur?” diyorlar. Şimdi Müslümanlığı öyle bir yere koymuşlar ki; Müslüman kadının başı mutlaka kapalı olur, kadın ikinci bir konumda kalır gibi görüşler var. Biz burada bir örnek oluşturuyoruz.Bunu anlatmak da bize düşüyor. Biz Müslüman değiliz diyemeyeceğimize göre müslümanız ve bununla da gurur duyuyoruz demeliyiz, diyebilmeliyiz. Bence burada bu konuyu bu gerçeğiyle geçmek lazım tabi çok derin bir konu bu. İslam’da acaba reform olmalı mıydı olmamalı mıydı, böyle tartışmalar var, biliyorsunuz...

Demokrasi var ve İslam ve demokrasinin esasında belirli bir uyum içinde yürümesi ve hatta diğer ülkelere örnek oluşturması lazım ama hepimiz çok rahatsız oluyoruz çağdaş olması gereken bir Türkiye görüntüsü mü yansıtıyoruz yoksa iktidarın islami kimliği mi öne çıkarılıyor?

Aslında mesela türban konusunda bizim kadar hassas değiller, kendi içlerinde de böyle bir sorun yaşadıkları için. Türkiye bununla nasıl baş edecek diye bakıyorlar. Çok önümüze gelen bir soru değil. Ama açıkçası bu cemaat olayları, linç olayı ve benzeri konuların, yaraların kaşınması tatsız. Burada hükümetin alacağı tavır ve duruş çok önemli; ama dediğim gibi Türkiye İslamla da, Müslümanlıkla da demokrasinin bir arada olabileceğini gösteren iyi bir örnek olabilir.Ve Türkiye de çarşaflı artıyor mu? Türbanlılar artıyor mu? Bunlar bence bizim için birer tartışma konusu olsa da Avrupalılar aslında bu konuları o kadar da önemsemiyorlar. Zaten demokrasiye çok inanıyorsanız, kimseyi görüntüsüyle değerlendirmiyor olursunuz. Ama İslam ne demektir’e kadar konu geldi mi özellikle Fransızlar biraz daha hassasiyet gösteriyorlar. Biz zaten hassasiyet gösteriyoruz çünkü hepimizin içinde bir korku var; asıl olandan, devletin laik olmasından Türkiye ödün verir mi? Yani bu soruyla karşılaşıyoruz. Benim bundan en ufak bir şüphem yok Türkiye laik bir devlettir, laik kalacaktır. İnsanlarımız artarak dindar olabilirler; ama dindarlık başka bir şey, devlet yönetimi başka bir şey. Ben Türkiye’deki çoğu insanın dindar olduğunu düşünüyorum ama çoğunun bir “din devleti” istediğine kesinlikle inanmıyorum.

Türkiye’yi karış karış geziyorsunuz ve bu gözle de bakarak değerlendiriyorsunuzdur. Sonuçta Türkiye nin her bir noktasını dışarıda nasıl anlatabiliriz, Avrupalıya nasıl nüfuz edebiliriz? Bütün plan bu mu esasında?

Evet, güzel bir araştırma var muhafazakarlıkla ilgili.Türkiye’de artan bir muhafazakarlıktan söz ediyoruz. Bu dünyada da böyle.Ama genel olarak baktığımız zaman en koyu muhafazakarlar neyi muhafaza etmek istiyorlar, neyden korkuyorlar? Aslında bir noktada dini kimlik denen şey İslamiyet değil, ailedir. Avrupalı olmak acaba aile anlayışını bozar mı kaygısı var esasında. Oralarda boşanma oranı, nikahsız yaşama ve çocuk sahibi olma daha yaygın. Biliyoruz ki, aile Türk toplumu için çok önemli bir kavram. “Müslümanlık elden gider mi?” sorusunun diğer bir açıklaması aslında “Türk aile yapısı bozulur mu?”.Çünkü Türklerle ilgili pozitif özellikleri sıralarken başta Türklerin aileye olan bağlılığını sayıyorlar.

Biliyoruz ki dünyanın en zengin insanlarının mal mülk edindiği, yaşadığı yerlerde 3000 tane Fransız ölmüştü alışılmadık sıcaklarda pek çoğu yalnız ve yaşlıydı. Bu hususta Türklerin aile tarzı gerçekten de kıskanılacak bir konu. Güzel özelliklerimizi yansıtamadığımız için, onları pazarlayamıyoruz da. Savunmada kaldığımız için kötü huylarımız konuşuluyor. Dışarıda medya bizim kötü özelliklerimizi öne çıkarıyor ama bizde de güzellikler öne çıkmıyor. Bizim kendi basınımızda da iyi şeyler iyi pazarlanamıyor. Bir de bir şeyi çok merak ediyorum sizin bu çalışmalarınızda mesela işte belirli sektörleri koydunuz onlar ışığında bu coğrafyadaki tüm zenginlikleri bir şekilde onlara yansıtmaya çalışıyorsunuz en büyük kozunuz en büyük planınız buradaki kültürel sanatsal güzellikler, özellikler ve gelişmeler… bunun dışında Avrupa Birliği kriterleri kapsamına giren sağlık konusuyla ilgili olarak Türkiye’yi dışarıda pazarlarken bu konuda gelen eleştirilere cevabınız ne oluyor yada bu konu hakkında neler yapıyorsunuz, yapmayı planlıyorsunuz?

Avrupa birliği kriterleri çerçevesinde zaman içinde bunlara uyum sağlamak zorundayız ki hepimizin de bildiği gibi sürecin amacı bu. Hayatımızı değiştirecek o kadar şey var ki; atıkların nasıl değerlendirileceğinden, sağlık sektöründe kişisel hakların ne noktaya kadar korunacağına kadar zaten kurallar belli. Türkiye bir takım sorunlar yaşayacak bu çok doğal çünkü Avrupa Birliği’ne aday olan bütün ülkeler bu aşamalardan ve sıkıntılardan geçti. O yüzden sıkılmanın veya eleştiri yapmanın gereği yok.

Avrupa Birliği kriterleri içinden en önemli olanlardan biri Türkiye’deki adalet sistemi.Bu konuda doğru düzgün hizmet verilemiyor. Dünyanın neresinde olursa olsun adli işler için en azından bir adliye sarayına ihtiyaç vardır. Bu böyledir. Türkiye‘de ise bu yok yani adliye sarayı dediğimiz şey falanca isimli bir iş hanının falanca katına sıkıştırılmış bir kurum. Neyse ki şimdi bu tür şeyler değişecek. Açıkçası ben çok ümitliyim ama tabi arada siyasi çekişmeler, ekonomide dalgalanmalar olacaktır. Bunların olması da çok doğaldır.

Peki hükümetin size yaklaşımı nasıl? Sizi destekliyor mu, iş birliği yapabiliyor musunuz hükümetle?

İş birliği yapabiliyoruz. Mesela Türkiye haftasıyla ilgili hem hükümetten hem bürokratlardan katılım var. Yaptığımız bu çalışmayı çok destekliyorlar ve bu işin içine daha fazla ne kadar girebiliriz diye bakıyorlar. Ama tabi siyasetin çalışma mekanizmasıyla iş dünyasının alışkanlıkları çok farklı, biz de buluşabildiğimiz yerlerde buluşuyoruz, bir orta nokta bulmaya çalışıyoruz. Ben hükümeti çok eleştiriyorum, tanıtım hakkında yaptıklarını çok yanlış buluyorum, onları vizyonsuz olmakla suçluyorum ama gene de bir kötü niyet görmüyorum; en azından eleştiriye açıklar.

Endonezya’nın başkenti Jakarta’ya bir nedenle gitmek güzel. Hollywood yapımı olağanüstü bir tanıtım filmi, minyatür bir Endonezya takım adaları parkında bir sinemada daimi gösterimde. İstanbul için böyle bir proje düşünüyor musunuz?

Bu çok ciddi bir bütçe istiyor ve böyle bir şeyi tek başına TÜSİAD’ın gerçekleştirmesi zor. Şu anda Türkiye ile ilgili film yapmak üzere çalışanlar da var aslında. Yani böyle bir proje üzerinde çalışılıyor. Devlet de fon koymak konusunda çekingen değil. Yani böyle projeler geliyor önemli olan hayata geçirilmesi.

Bir de Turkey, hindi meselesi var. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye mi demeliyiz Turkey mi demeliyiz?

Hiç önemli değil. Bence bu tip şeylere takılmayalım.Hakikaten çok daha stratejik bir şekilde “Biz niye önemliyiz?” onu anlatmak lazım

Kadın fonunun başkanısınız ve KAGİDER de başkan yardımcısısınız. Nasıl yürüyor?

Kadın fonu, projelerimizden bir tanesi. Kadın fonunda, Türkiye’de kadının ekonomik olarak, sosyal olarak, kültürel olarak, siyasi olarak güçlenmesine ön ayak olacak projeler yapan başka sivil toplum örgütlerine destek oluyoruz. Yani bireysel bir yardım yapmıyoruz. Projeler doğrultusunda para dağıtan bir proje bu. Biz parayı topluyoruz, değerlendiriyor ve projelere fon kaynağı oluşturuyoruz. Aşağı yukarı 2 senedir bununla uğraşıyoruz ve şu ana kadar 200 bin Euro’luk bir fon aktardık, toplam 15 tane sivil toplum örgütüne.

Peki kadın olmanın güzellikleri……

Bizde tabi çok kadın yönetici var. 6 şirketimizin 5’inde genel müdürler kadın, genel müdür yardımcılarının %70’i kadın. Ben de şimdiye kadar bankacılıkta, perakendede çalıştım. İkisinde de çok sayıda kadın yönetici vardı ve hiçbir şekilde ayrımcılıkla karşılaşmadık. Ama bu demek değildir ki ayrımcılık yok; ayrımcılık var. Bazı sektörlerde bu daha fazla. Türkiye geneline baktığımız zaman aynı işi yapan, aynı tecrübeye sahip bir kadınla bir erkeği yan yana koyduğunuzda, erkekler daha fazla para kazanıyor ki maalesef hala böyle bir gerçek var. Ama kadının iş dünyasında etkisiz olduğunu da söyleyemem. Türkiye’de kadın, iş dünyasında etkili. Ama Türkiye’nin kadına karşı fırsat eşitsizliği eğitimle başlıyor….. Kızların okula gönderilme oranı çok düşük, ailelerde erkek çocukla kız çocuğa bakış arasında çok fark var. Yani hala bizim geleneklerimiz, sosyal yapımız kadını “fırsat eşitliği” adına bir adım geride tutuyor. Bu konunun düzelebilmesi için sosyalleşme, aile içi eğitim, kadına karşı şiddetle ilgili eğitim, eğitimde kızların okuma oranının artırılması şart. Bu eşiği geçtikten sonra kapıdan içeri adımınızı attığınız zaman bence sorun yok ama bu noktaya gelene kadar fırsat eşitliğinin varlığından söz edilemez.

Teşekkür ederiz. Türkiye’nin artık bir Ümit’i var.


Pervin Mısırlıoğlu E.
13-Eylül-2006

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
21 Aralık 2009 12:13

hurkus

Umutlar Ümit’te - Taraf / PELİN CENGİZ - İstanbul - 20.12.2009

2010’da TÜSİAD’ın başkanlığını devralmaya hazırlanan Ümit Boyner Taraf’a konuştu: Türkiye’nin büyük meselelerine çözüm üreteceğiz


Patronlar Kulübü TÜSİAD’da (Türk Sanayici ve İşadamları Derneği) başkanlık koltuğuna 2010 itibariyle Ümit Boyner’in oturması, cuma günü Koç Holding’te yapılan TÜSİAD Başkanlar Konseyi’nin Boyner’e başkanlık için tavsiyede bulunacağının açıklanmasıyla kesinleşti. Böylece, TÜSİAD iki dönem üst üste bir kadın tarafından yönetilmiş olacak. Aslında, Başkanlar Konseyi’ne çok da fazla iş kalmamış gibiydi, zira TÜSİAD üyeleri arasında yapılan ankette, genel teamül Ferit Şahenk ve Ümit Boyner yönünde çıkmış, Yüksek İstişare Konseyi toplantısında TÜSİAD başkanlığı için adı geçen Doğuş Holding’in patronu Ferit Şahenk de, başkanlığa aday olmadığını açıklamıştı. Şahenk, gerekçe olarak da işlerinin yoğunluğunu göstermişti. Konuşulanlara göre, Şahenk’in, Genel Kurul’da TÜSİAD yönetimden de çekilmesi bekleniyormuş. Neden ise yine aynı, işlerinin yoğunluğu.

Geçen hafta, TÜSİAD üyelerinden Selçuk Yaşar’ın, “Cuma günü Koç Holding’de toplanıyoruz. Muharrem Kayhan’ın başkan olması düşünülüyor” demesi durumu biraz karıştırsa da, Boyner’in kafalardaki isim olduğu cuma günü netleşti. 21 Ocak 2010’da yapılacak seçimli Genel Kurul’da TÜSİAD sandığa son dakika bir sürpriz isim çıkmazsa, Boyner ile gidecek.

Çok gurur duydum
Dün, hem Ümit Hanım’ın düşüncelerini öğrenmek, hem de bundan sonra nasıl bir TÜSİAD göreceğimizin ipuçlarını bulmak için Ümit Boyner’i aradık. Ümit Boyner, “TÜSİAD Başkanlar Konseyi’nin kararı benim için çok büyük bir teveccüh, bu karardan çok büyük gurur duydum. 21 Ocak 2010 tarihine kadar önümde beş hafta gibi bir süre var ve çok kısa bir süre değil bu. İlk hedefim, etkin bir yönetim kurulu oluşturmak ve ardından bu yeni yönetim kurulunu genel kurula sunmak” diyor.

Ekibin desteği önemli
Ümit Hanım, başkanlığı döneminde mutlaka net, kararlı ve belki de biraz radikal bir başkan olacaktır. Çünkü, kendisinin bugüne kadar verdiği demeçlerdeki söylemlerinin ne kadar cesaret gerektiren söylemler olduğunu biliyoruz.

Boyner, bunlar ilgili olarak da, “Başkan olarak çalışmaya başlamadan önce birşey söylemek istemiyorum ama evet bir tavrım, bir tarzım var. Ancak, ilk olarak ekip üzerinde duruyorum. Etkin bir ekip oluşturarak, o desteği almak ve ekip çalışmasıyla etkili olmak istiyorum. Bu TÜSİAD’ın kurumsallaşması açısından çok önemli. Gerçi TÜSİAD kurumsallaşma anlamında belli bir noktaya geldi. Bunu daha ileriye götürmek istiyorum. Türkiye’nin her zaman çok büyük meseleleri oldu, hâlâ da var. Biz bu konuları her zaman yapıcı ve olumlu bir yaklaşımla değerlendireceğiz ve çözüm üreteceğiz, analitik olmaya çalışacağız. TÜSİAD olarak çözüm üreten bir sivil toplum kuruluşu olarak konumlanacağız” diyor.

Eşi Cem Boyner’in de 1989-1990 döneminde iki yıl TÜSİAD Başkanlığı yapan Ümit Boyner, eşinin de her zaman kendisine destek olduğunu, bundan sonra da yanında olacağını söylüyor.

20 yıl sonra ikinci Boyner
Halen TÜSİAD’da Başkan Yardımcısı olan Boyner, TÜSİAD’ın Avrupa Birliği’nde sürdürdüğü Tanıtım Komisyonu’nun da başkanı. Boyner, Başkan Yardımcılığı yaptığı dönemde başkanlığa da iyice ısındı. TÜSİAD’ın yanı sıra KAGİDER (Kadın Girişimcileri Derneği) ve Özel Sektör Gönüllüleri Derneği gibi örgütlerde görevleri var. İş hayatına bankacılıkla başlayan Ümit Hanım, kariyerine Cem Boyner’le yaptığı evlilikle birlikte Boyner Holding’te devam etti. Ne tesadüftür ki, Ümit Hanım’ın 21 Ocak 2010’da Genel Kurul’da devralacağı görevi, 20 yıl önce eşi Cem Boyner de üstlenmişti. Turgut Özal’lı yıllarda Cem Boyner, yaptığı radikal çıkışlarla ve açıklamalarıyla adından çokça söz ettirmişti. 1990’larda kurduğu siyasi parti Yeni Demokrasi Hareketi’nin ardından TÜSİAD başkanlığı döneminde liberal ve değişim sloganlı çıkışları yankı uyandırmıştı.

Ümit Hanım da, Türkiye meseleleriyle yakından ilgili, en az eşi kadar siyasi gündemle ilgili net öneri ve tavrını ortaya koyabilen bir tarza sahip. Ümit Boyner’li TÜSİAD, bundan sonra fazlasıyla konuşulacaktır. Ümit Hanım’ın bu görevi hakkıyla yerine getireceğine inanıyorum... Allah yolunu açık etsin...

Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.