Mardin, Midyat, Hasankeyf ve Nusaybin

04 Eylül 2018 13:13 / 8138 kez okundu!

 


Sanki ortaçağda bir şehre asılı kalmıştık. Cercis'in taş mekanında ve o otantik tatlarında şarap içtik ve saatler boyunca gördüğümüz güzellikleri birbirimizle paylaştık. Bizimkisi gerçek bir kültür şoku idi. İlk temas, ilk aşk, ilk koşulsuzluğumuz, önyargısızlığımız...

--------------------------------------------------------------

FOTOĞRAFLARI GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

26 Nisan 2010 Pazartesi günü, saat 10.00-11.30 arasında TRT Turizm Belgesel kanalında Abdullah Manas’ın TURKUAZ programında Pervin Mısırlıoğlu E., fotoğraflarla “Mardin, Midyat, Hasankeyf ve Nusaybin”’i anlatıyor. Kaçırmayın!..

Programın tekrarı: 19.00-20.30


TRT Turizm Belgesel kanalı için TIKLAYIN.

--------------------------------------------------------------

20 Mart 2010 cumartesi günü İzmir Adnan Menderes havalimanından Pegasus havayolları ile Mardin'e hareket ettik. Saat 10.30 uçağı ile İzmir'den Mardin'e direkt uçmak büyük bir şans diye düşündüm. 1.5 saatlik bir uçuşla, Harran Ovası'ndan geçerek, Mardin'e indik. Tek bir uçak vardı o da bizimki idi. İndiğimiz yerden hemen kapıya yürüdük ve bizi bekleyen transfer şoförümüz Ahmet ile otelimiz Erdoba Konağına gitmek üzere yola çıktık. Işıl ışıl bir güneş vardı. Rüzgar kıştan kalma ama baharın da ilk günlerini hatırlatan bir kıvamdaydı.

Otelimiz Erdoba Konakları (Babil bölümü) Mardin'in tam merkezinde 1. caddede. Şehidiye Medresesi'nin hemen yanında. Caminin dibinde ise çay bahçeleri Mardin ovasına bakmakta. Odaya girdiğimde küçük penceremizin ikiye ayrılmış perdesinde manzaramız Şehidiye Minaresi, Minareyi Sarkis Lole veya daha yaygın bilinen adıyla Lole Mimarbaşı yapmış. Ve sanki bu oda çok mistik, çok başka bir dünyanın sırlarına ortak ediyordu bizi. Odada kalış süremiz 15 dakika oldu.

Dinler, diller, insani haller üzerine konuştuk ve bir kez daha anladık ki onlar gerçek hayatları ile demokrasinin bile sınırlarını aşmışlar.

İlk gün için bir program koymamamıza rağmen biz dayanamayıp görülmesi gereken yerleri bir an önce ziyaret etmeye karar verdik. Ve önce Deyrulzafaran Kilisesi ve Kasımiye Medresesi'ni görmek için Ahmet ile sözleştik.

Önce bir şeyler yemeliydik. Otelin dibindeki kocaman un kurabiyelerini iştahla yuttuk ama öğle yemeği için Ahmet yol üzerinde bir yer tavsiye etti. Ebrar Restoran Fuat Yağcı Camii karşısında, Yenişehir'de “mahalli yemekler”in ailece hazırlanıp sunulduğu çok güzel bir yer. Kaburga dolması, ırok, kibe ve sembusek ile ilk orada tanıştık. Güney doğunun hem güler yüzlü, cömert yüzüyle tanıştık hem de ünlü yemekleri ile karnımızı tıka basa doyurduk. Bir tek benim durumum değişikti kuzu, koyun eti yemeyince mahalli tatlardan mahrum kalıyordum ama yine de yemeklerin bana uygun olan lezzetlerinin farkına varıyordum. Üç tür içli köfte var buralarda, çoğu dana kıyması kullanıyor. Ayrıca bumbar da mekanın sahibinin eşi tarafından yapılıyor özenle. İçli köfteler de, bumbar da görsellerimizin içinde. Lokanta da değil de misafirliğe gitmişiz de özenle ağırlanıyoruz hissindeydik. Dinler, diller, insani haller üzerine konuştuk ve bir kez daha anladık ki onlar gerçek hayatları ile demokrasinin bile sınırlarını aşmışlar. Bir yanları Süryani, öbür yanları Arap ya da -şimdi ortadan kaldırılmış da olsa- Ermeni başka tarafları Kürt ve sonunda hepsi ayrı dillerde birlikteler. Biz kardeşiz ve kardeşçe yaşamalıyız demenin erdemiyle yaşıyorlar...

Mardin'de bahar uyanmış, Newroz zamanı zaten. Mardin Ovaları‘nda kiraz ağaçlarının, badem ağaçlarının çiçekleri patlamış. Yolumuzun üzerinde Marsoy kuru yemişçiye uğradık ve mavi bademler, nemli karpuz çekirdekleri, leblebinin harika halleri ile tanıştık. Şekerlisi, kırıklısı, kavrulmuşu ile leblebinin Mardinlisine bayıldık. Meğer leblebinin önemi ve üretimi çok önemliymiş. Ben sadece Çorum'a mal etmişim bu işi. Ayrıca Marsoy'un arkasında leblebi işliğini de sizler için görüntüledim. Fındık da fıstık da başka görüntülerde çuvallardaki yerini almıştı. Yolluklarımızı alıp devam ettik yolumuza.

Bir yanda ezan öte yanda çan

Deyrulzafaran (Deyr-ül Zaferan) ilk durağımız olacaktı. Tüm Mardin ile çevresi Turabdin bölgesinde. Kilise Rışmıl veya Yeşilli'ye bağlı bu yerler de merkezin yaklaşık 4 km kuzeydoğusunda olan Deyrulzafaran kilisesine vardığımızda, orada Kermo adlı bir rehbere teslim olduk. Süryani kiliselerinde bir görevli sizi kapıda karşılıyor ve tüm kiliseyi gezdiriyor. O, bizi ve diğer tüm ziyaretçileri bir arada tutarak Süryanilerin ilk yaşadıkları zamanlara götürdü herkesi. Hayatımızda daha önce hiç bilmediğimiz bir dinin öz kültürü ile tanıştırdı. Kendisi de orada nesli tükenmiş son Süryanilerden olan Kermo, derin bilgisi ve hoşgörü kültürüyle bizlere entelektüel bir tarih dersi verdi.

Bu ruhani merkezde pek çok rahip, şair, filozof ve metropolit yetişmiş olması buranın önemini daha iyi vurguluyor. Bizleri 5. yüzyılın etkisine sokuyor. 1932'ye kadar Süryanilerin Ortodoks merkezi olan bu manastır daha sonra Türkiye devletinin yanlış politikaları sonucunda Şam'a kaptırmış ruhani liderliğini.

600 yıla yakın Süryanilerin yani İsa'ya ilk inanan Hristiyanların merkezi olan Deyrulzafaran'ın üç tarafı dağlarla süslü. Etraftaki safran bitkisinin sarılığının ya da taşların kalkerli dokusundan ötürü ve açık toprak renklerinden dolayı güneş ışığı ile birlikte hepimiz çok gerilere doğru aktık.

Etraftaki dağlarda 3. yüzyıla tarihlenen Mor İzozoel, Mor Yakup ve Meryem Ana manastırları var. Mesut Alp'in başında bulunduğu bir ekiple 2 yıl önce o manastırlar temizlenip, turizme hazır hale getirildiği için görme şansına sahip olmuştuk. Din çeşitliliğinin mistik ruhunu tattık. Bizans etkilerinin vurgulandığı bilgiler içinde içimizi en ferahlatanı ise buranın korunmaya alınmış oluşu ve bu dine mensup Süryanilerce buranın ibadete açık tutulması elbette. İnzivaların, konuk yatakhanelerinin, mezarların, okul ve kiliselerin olduğu bölümlerin yaşaması herkes için bir hazine. M.S. 5. yüzyıl ilk adı Mor Hananyo olan kilise sonradan Deyrulzafaran adını alıyor. Romalıların kurduğu bu muazzam eser safran ışıltıları ile hepimizin gözdesi oldu. Ahmet, pek çok yakın şehirden öğrenciler ve onlarla birlikte gelen Erasmus sisteminin Avrupalı gençleri ile Safran Kilisesini büyük bir hayranlıkla dolaştık. Her ışık, her karanlık, her taş, her avlu, her duvar baş döndürücü zengin bir geçmişi anlatıyordu. Ve biz geçmiş zamanların büyüleyici hikayelerinde kayboluyorduk.

Bizi uyandıran ve tekrar yolumuzu bulduran ise elbette Ahmet'ti. Gün batımını Kasımiye Medresesi'nde yapmamız gerektiğini ve Mardin'in deniz gibi ovalarına o tepeden bakmamızı söyledi. Biz de Kasımiye medresesinin hayat havuzunu kafes pencerelerini ve o ruhani aydınlığın tadını çıkardık yukarıda. Yaşantımızın oradaki felsefeden ne kadar uzaklara düştüğünü hüzünle gördüm. Dışarıda dünya güzeli Mardinli çocuklarla tanıştık. Kızlardan boncuklu bilezik aldık. İsmini unuttuğum bir oğlan çocuğunu ise hiç gülümsetemeden oradan ayrıldık.

Ahmet'in dediği gibi; Mardin gündüzleri seyranlık geceleri gerdanlık. Eskiden gündüzleri mezarlık derlermiş ama şimdilerde haklı olarak değişmişse de gerçekte ölülerle, yaşayanların mekanları uzak değil birbirinden. Mezarlıklarla dipdibe ve sükunetle giden bir yaşam var orada. Oralıların dediği gibi “bir yanda ezan öte yanda çan” içiçe. Türkiye'de ve belki de dünyada dinler arasında bu kadar benzersiz yakınlık az görülür cinsten. Türkiye'de Mardin'de en az duyduğun dil Türkçe aslında, sen olduğun için Türkçe uçuşur ortalıkta ama normalde ya Arapça ya Aramice (Süryanice) ya da Kürtçe gibi kendi ana dillerini konuşuyorlar. Başka iklim başka diyardayız ve aynı candan türküyü söylüyoruz. “Mardin kapısından hoplayamadım” amma bir şey daha öğrendik ki, o da, bizim bildiğimiz bu türkü esasında Diyarbekir türküsü ve oradaki kapının adı. Oysa Mardin'de de Diyarbakır kapısı var. İşte geze geze öğreniyoruz, dokuna dokuna seviyoruz farklılıklarımızı.

Mardin gündüzleri seyranlık geceleri gerdanlık

Akşam yemeği için Cercis Konağı'ndaki restoranda yer ayırtmıştık. Sanki ortaçağda bir şehre asılı kalmıştık. Cercis'in taş mekanında ve o otantik tatlarında şarap içtik ve saatler boyunca gördüğümüz güzellikleri birbirimizle paylaştık. Bizimkisi gerçek bir kültür şoku idi. İlk temas, ilk aşk, ilk koşulsuzluğumuz, önyargısızlığımız... Bakır taslarda içtiğimiz şarap, bakırdan büyük bir tabağın üstünde küçük mezelerin içinde durduğu kepçeler ve alıştığımızın dışındaki tatlar ve objelerle Mardin'den başka hiç bir yerde olmayı düşlemezdik gerçekten. Herkes memnun, herkes şaşkın, memleket tanımanın hüzünlü telaşındayız. Kakuleli kahvemizi içtik... Mırra ile ilk defa tanıştık böylece (bir kaç yudum mırra içmek için 7-8 saat kahvenin ağır ateşlerde pişirilmesi gerekirmiş, mangalda, közde).

Gece odamızda bizi bekleyen Şehidiye Medrese Minaresi'nin ışıklı gövdesine hayran, uyuyakaldık. Mardin, gündüzleri hayranlık verici geceleri gerdanlık bir inci.

Hem Mardinli hem de İzmirli

Sabah Erdoba Konağı'nda kahvaltı salonu için diğer tarafa geçtik, taş merdivenlerden indik. Bu arada inanamayacaksınız ama oteli şakır şakır hortum elde yıkıyorlardı. Çok tozlanıyor her sabah yıkıyoruz dediler. Çok hoşuma gitti. Ooohhh buz gibi ortalık, tertemiz. Kahvaltı salonunda çeşit çeşit peksimetler ve kornet kaplara koyduğumuz tahan pekmez unutulmazlarımız arasında. İnsanlar zarif ve sessiz. Akşamları kahvemizi içtiğimiz şark salonu ise halı ve kilimler ile, çıkardığımız ayakkabılarımız ile sıcak ve neşeli. Onca yorgunluktan sonra “ayakkabısızlığın eşitliğinde” bir sohbet ise oldukça manalı, demokrasi harcında...

Erdoba'daki ikinci günümüzde kahvaltı salonuna alnına dökülen kömür karası saçları, sürmeli ve de gözkapaklarının üstü gri far sürülmüş gibi duran bir delikanlı ile giren şoförümüz Ahmet, “rehberiniz “dedi. Hepimiz merhabalaştık kendisi ile. Adı Mesut soyadı Alp en azından Türkçesi böyle, Kürtçe söylenmesi gerekiyorsa Welat'la tanıştık biz. Başka bir dünya ile... O andan itibaren Şahmeran'ın erkek hali gibi bize yaşanmış hikayeler, fıkra gibi anekdotlar ve kendi hayatından gerçekten çok çarpıcı anılar aktaran Mesut'a hayran olduk hepimiz. Diz kapaklarımıza kadar gülüp, ciğerimizin en ücra köşelerine kadar sızlamalarımız hep onunla oldu. O Mardinli bir arkeolog. Ege Üniversitesi'den mezun ve İzmir aşığı bir insan. Hem MARDİNLİ hem de İZMİRLİ. “Mardinizm” ekolü ile süratle kopuyorduk eski dünyamızdan. Bilginin ve seyahat etmenin uzak diyarlarını yakın eden bu duygu çoktandır beklenen bir kavuşma gibi. Biten bir hasretlik gibi...

Mesut'la hep mesuttuk Mardin'de. Neden mi? O, hem kendi özünün ve özelliklerinin farkında bir güney doğulu hem de batıda kendisi gibi düşünenlerin dünyası ile iç içe ve en önemlisi hepsinden haberdar. Kendi kültürel zenginliğinin ve yüzyıllarca öncesine gidebilen özgün tarihinin ilmini, bilimini öğrenip, bunlar üzerine de kendi aklı ve zekası ile geliştirdiği entelektüel birikimi onu Mardin'in gerçek sahibi yapmış. Mardin'de 2006'dan beri müzeci, arkeolog olarak kendilerine has, yerel tatlarını evrensel ve Türkiye'ye ait özel dokusuyla sunmayı bilen bir dost Mesut.

Daha 30 günlük olmuştu oğlu Roni'si doğalı. Karısı Fasla Hanım (Anter Alp) Mardin'de kadın kooperatifi kurmuştu. Paris'te kalmayı reddedip, kadın kooperatifini kurarak orada şiddet, eziyet gören ya da kocası öldüğü için çaresiz kalmış, yoksul kadınlara iş sağlayarak büyük bir projeyi hayata geçiren bir kadınla evli olduğu için onunla haklı olarak gurur duyan Mesut sayesinde CnnTürk'ün “Fark Yaratanlar”ını seyrederek Mardin'de ki kadın kahramanlarımızı da tanıdık. Fasla hanım da çok yakışıyor Mardin'e.

Buralara, bu ovalara “verimli hilal” denmiş geçmişte. Kuzey Mezopotamya denilen Mardin yöresine Arapça'da “ada” anlamına gelen “El Cezire” de deniyor. Üstelik bu yaylalarının son durağının Bağdat'a uzanan ve “Allahın Kullarının Dağı” yani Tur Abdin gibi çeşitli tarihsel dokuların adıyla anılması da kültürel zenginliğin ve anlamların çeşitliliğini yansıtıyor... Dicle'si ile, Karacadağ'ı ile, Diyarbakır'a olan kadim yakınlığı ile Mazı Dağı'nın eteklerinde bir Ortaçağ soluyoruz.

Camilerin ve kiliselerin ibadet seccadeleri aynı yere serili buralarda çok şükür ki...

Kahvaltı sonrası Midyat'a hareket ettik. Midyat'a, Asur medeniyetinin merkezine gidiyoruz. Tur Abdin'e... Asurca adı Matiyatu (Yatuların ülkesi anlamına gelmekte) yani “Mağara Kent”in sokaklarına vardığımızda ilçenin tarihi dokusunun bugünlere kadar bir şekilde gelebilmiş olmasına çok sevindik. Kapı süsleri, pencerelerin kenarlarından geçen taş işlemeleri, sütunların ihtişamı, çocukların “rehber” olma aşkları bize küçük Mardin'i anlatıyordu. Evlerin mimarisi ve karanfilli, laleli ve helozonik motiflerle taçlandırılmış yapıların arasında “telkari” işlerinin de ne anlama geldiğini ve hangi dünyanın işleri olduğunu anlamış olduk. Gerçekten de telkari denilen, dantelin, gümüşten, altından takılara dönüştürüldüğü yerin ana vatanındaydık.

1478‘den sonra Süryanilerin Metropolitlik merkezi olan Midyat, pek çok kilisesi ile 5. yüzyıldan günümüze ışık tutan önemli eserleri şimdi koruma altında. Buraya ışıklar, Gölcük, Akçakaya ve Cumhuriyet mahallerinde rehberimiz Mesut ve çocuk rehberlerimizle birlikte dolaştık. Fırat adlı kravatlı ve özgüvenli Midyatlı küçük rehber kendini bize kabul ettirdi. Ben zaten fotoğraf çekebilme telaşımdan hep arkada kalıyordum. Böylece de eksik kalan bilgilerimi Fırat tamamlıyordu. Kapı tokmaklarının çalınma şeklindeki anlamları, eski yıkık evdeki taştan yapılmış dolabı, telkari işçiliğini, dizi çekilen evleri ve daha araya serpiştirdiği bir çok duygusunu ve düşüncesini bana büyük bir sükunetle aktarıyordu. Bu arada da çocukların fazlaca ilgisine maruz kalırsam onları kibarca uzaklaştırma görevini de çok iyi yapıyordu. Dicle'nin yakınlarında Fırat'la tanışmak çok güzel bir duyguydu. İyi bir bahşişi ihmal etmedik...

Konuk evi çok geçmiş zamanlı dekorasyonu ve ayrı ayrı kalmış birimlerin birleştirilerek orijinali gibi restore edilmesi o yapının ihtişamını benzersiz kılıyordu. Ziyaretçisi boldu. Hele öyle bir ince ve dar taş merdiveni ile terasa çıkılıyordu ki, trafik lambası konsa yeridir. Bir dizi insan inerken bir dizi insan çıkmak için bekleşiyordu. Terasta bol bol fotoğraf çektik. Hem kendimizi hem Midyat'ı keşfettik. Çekül desteği ile restore edilmiş olan Devlet Konuk Evi'nin eski sahibi İshak Şabo'nun devlete hediye ettiği bu ev, TV dizisi yüzünden oldukça popüler.

Bütün dinsel mekanlar kadar ruhani 'olan bu manastırda hepimiz ermedik ama eridik...

Mor Gabriel Manastırı, Mardin Eşiği'nden Kartmin'e doğru birkaç kilometre sonra küçük bir dağın üzerinde. Bu arada “mor” aziz demek, “mort” azize Süryanice'de. Devlet destekli, hukuk dışı ama kitabına uydurulmaya çalışılan girişimlerle hala sahiplerinin ellerinden almak için uğraş verilen Mor Gabriel de bir metropolitin adıyla anılıyor. Manastırların iç avlularının sadeliği ve dingin kokusu Mor Gabriel'in daha dışından başlıyor. Tepenin üzerinde çok geniş bir alandan kapısına geldiğimizde görevliler tarafından karşılandık. Mesut'la beraber kilise görevlisi saygın bir rehber olan Kuryakos eşliğinde içeriye adımımızı attık. Bütün dinsel mekanlar kadar ruhani 'olan bu manastırda hepimiz ermedik ama eridik... Yeni eklenen misafirhaneleri, çilehaneleri, mezarları (bu arada azizler öldüklerinde üstündekilerle ve oturur halde dikine olarak gömülürlermiş. Yeniden dünyaya geldiklerinde diğerlerini karşılamak ve takdis etmek için bir hazır duruş) o yüzden mezarlar diğerlerine göre daha tümsek yapıda. Mor Gabriel'in son derece mütevazı ve ayak altına yapılan mezarının, toprakla birleşen yerinden biraz toprak aldım. Ne yalan söyleyeyim, bunca çilenin ve Tanrı aşkının birazı bulaşsa kârdır dedim. Sunakların detayı, ibadet biçimleri ve hatta orada açık duran en eski Süryanice İncillerinden kimi duaların okunuş ve tercümesi hepimizin hayli ilgisini çekti. Zindan gibi daracık ve basık yerde keşişlerin kendilerini saçlarından tavana asarak uyku bile uyumayı kendilerine yasaklamış olmaları, Tanrı ile buluşmanın ezasını çekerek yapılan ibadetin zorluk dereceleri bizim ufkumuzu genişletti.

İkonalar, vaftiz töreninin yapıldığı yerler, sütunlar… Birçok inancın bu sarı taşların yapısına işlediğini fark ediyorsun Mardin ve çevresinde.

Dönüş yolunda Mahsum Usta'da yemek yedik. Midyat Devlet Hastanesi'nin karşısında tertemiz, yine özel lezzetleri olan iskender ve döner salonunda keyifle ağırlandık.

Midyat'ı bıraktık Mardin'den olmamak için!.. Akşamın alacasında Mesut'un hüzün dolu kahkahaları ile tepeleri, höyükleri arkada bırakarak oteldeki şark köşemizde kahvelerimizi yudumladık.

Orası savaşmaya, ölünmeye gidilen yer buralar sefaya, hayata açılan “medeniyet” avluları

Her gece aynı şaşkınlık, aynı hayranlık aynı kavuşma anı, heyecanı... Mardin'de pencerimizde başlıyor sabah. Sabah ezanıyla uyanıyoruz yine... Sufi müzikleri tadında bahar yürüyüşleri...

Mardin'in, Türkiye'nin hayatına yeniden girmesinde Tarih Vakfı'nın rolü büyüktür. 600 sayfalık "Mardin: Aşiret Cemaat, Devlet" kitabı Mardin'in bilinmeyen öyküsüne tarafsız bir gözle açılan en önemli kitaptır. Bu diyara yapılan ilk önemli turu da 2000 yılında Tarih Vakfı yapmış ve Mezopotamya'nın kapısını aralamıştı. Ağabeyim İlhami Mısırlıoğlu'ndan duymuştum ilk, o diyarların unutulmaz hikayelerini. Kasımiye Medresesi'nin demir kafeslerindeki ışıkta çekmişti Yonca'sının en güzel fotoğraflarını. “Taşın ve İnancın Şiiri” Bünyad Dinç'in harika fotoğrafları ve Refik Durbaş'ın özel şiirlerinden oluşan harika bir albüm kitaptır. Tarih Vakfı'nda projeler üreten o zamanki Gen.Md. yardımcısı İlhami bey, o kitabın editörlüğünü üstlenmişti. Mardin'in en köklü ailelerinden olan Tahincioğulları ise sponsor olmuştu bu değerli çalışmaya, o dönem sahibi oldukları Kent adına... Defalarca gitmişti İlhami bey ve her defasında Mardin'i ayrı ayrı biriktirmişti anılarımda. İlk o kitap çıktığında özeni, görselleri, şiire yakışan taşları ile sarı bir ışık yakmıştı yüreğimde. Bir kaç baskı yaplılan o değerli kitap şu an ne yazık ki sahipsiz kaldı, ancak sahaflardan bulabilirsiniz, o da şanslıysanız... Biliyorum “mahrumiyetimiz” doğuda yaşayanlardan fazla, bizim ekmeğimiz var ama memleket aşkımız da aşımız da eksik edilmiş yüreklerimizden. Ayrı gayrı bırakılmışız. Orası savaşmaya, ölünmeye gidilen yer buralar sefaya, hayata açılan “medeniyet” avluları.

Hiç unutmuyorum; yeğenim Barış, askerliğini Mardin Dargeçit ‘de yapacak diye her yanı ağlama duvarı yapmıştık. Ondan bir ses alacağız diye kendimizi telefon tellerine sarmıştık. Foça'daki ön-askerlik bile dokunmuştu hepimize, Dargeçit‘e ellerimizle Barış'ı yolluyorduk. Gelir miydi ki o zamanlar şimdiki günümüze? Bundan tam bir düzine yıl önce, çok uzak değil o zamanlar işte. Barış, adına yakışır bir ders çıkarır mıydı kardeşlerin şehitliğinden? Anadolu'nun zengin kültüründen kendine göre bir ders çıkarır mıydı? Gözümüzde tutuyorduk endişelerimizi, yüreğimizde dualar okuyorduk. Hangi korku esir almıştı “barış” günlerini? Hangi kör kuyuda bekliyordu ışık? Müjdesi bahar kokan haberler hangi dağın ardında pusuda bekler... Bu sefer ben Nusaybin'den aradım Barış'ı. O İstanbul'da turizm sektöründe çalışan bir tarihçi şimdi. Öyle çok şaşırdı ki “tehlikeli yerlerde” dolandığımıza... “Ne arıyorsunuz oralarda?” dedi. Biz de yerli turist hallerimizi anlattık. Şaka gibi gelse de şimdi, “Şırnak”a, Diyarbakır'a, Urfa'ya gider levhalarını görmek bile yeni bir duyguydu bizler için. Garplının şark yolculuğu hep şark-ılı değildi çünkü. “Kayıp şarkılarımızı” Anadolu'dan toplayan bir tek Nezih Ünen, Sırrı Süreyya Önder ve benzerlerinin omuzlarına yük olmamalı, biz de kayıp anılarımızı, kaybolan yıllarımızı ve hepsinden önemlisi tüm kayıplarımızı beyaz türkülere sarmalı, pamuklara koymalıydık. Bahar geldi, “aşk”ı dağlara, ovalara dağıtmalı. Kurda, kuşa okutmalı... Eskiyi unutmak için safranlı sular, kakuleli kahveler, melengiçli sabunlarla yıkanmalı... Memleketin batısında da doğusunda da“yitirdiklerimiz bize bakıyor” çünkü...

Çölde serap görmek gibi Hasankeyf'le ilk karşılaşmamız.

Bir bahar zamanında badem ağaçlarının çiçek açtığı mevsimdeyiz ve Hasankeyf'e (Batman'ın ilçesi) hareket ediyoruz. Hasankeyf yani “dağşerif” diğer adıyla; tarih kitabını açar gibiyiz. Eyyübiler, Asurlular, Sümerler, Romalılar mağaraların mesken tutulduğu, Dicle'nin kıyısında bir vaha ile karşılaşıyoruz. Çölde su bulmak gibi. Ya da serap görmek gibi bu ilk karşılaşmamız. Mağara konforu yaratmışlar dağlarda. Mağara medeniyeti. Mağaraların çoğu boşaltılmış ama bir iki direnişçi sakini var hala bu diyarın. Televizyonda izlemiştim baraj geçmesin diye çoban Ahmet'in yakarışlarını dinlemiştim. O dağların çobanı iken şimdi Hasankeyf'e bekçilik ediyor. Hasankeyf'i Yaşatma Derneği başkanı olmuş Çoban Ahmet ve şimdi baraj kurtlarına kaptırmamaya çalışıyor Hasankeyf'in büyüleyici tarih kuzularını. O hala çoban ama üst düzeyde bir çoban. Koruyamadığımız dünyamıza çobanlık ederken cesurca ettiği sözler hala aklımda. “ Hasankeyf baraj olmasa da yok oluyor. Çünkü önce insan önemli burada. Çocuğuna bir baba bir bardak su götüremiyorsa... 5. yüzyıldan kalma minare, kilise kimin umurunda. Artistler, İstanbullular geliyor ama Hasankeyf ilçesine bakmadan karşı kıyıya geçmeden dönüp gidiyorlar. Batıda çalışan gençlerimiz var. Marmaris'e, Bodrum'a gidecekler önümüz yaz sezonu. Orada kazanıyorlar; kışın burada harcamak ve yaşayabilmek için. Baraj gelse de yok oluyoruz gelmese de” diyor bağrı yanık Çoban Ahmet. İnsan buralarda turist olmaya da utanıyor. Çocuklar sardı her yanımızı. Hepsi vaktinden önce büyümüş çocuklar. Hepsi su gibi yutmuş buraların tarihini. Taş taş üstüne koyar gibi lafları... Hasankeyf mutlaka her şekilde yaşatılmalı...Çünkü artık eminim, Hasankeyf'i suya gömmek cinayet olur!

Alt katta TARİH oturuyor, üst katta HAYAT

Dara Harabeleri'ne doğru tuttuk yolumuzu. “Dara Sarnıcı sana kendini bir hiç hissettirecek ve sonsuzluk duygusunu tadacaksın” demişti ağabeyim İlhami. Ben kendimi her bilgi ile zaten kaybediyorum şimdi iyice bulunmaz oldum. Dev sarnıcın ya da buğday ambarının tavanına bakmaya boynumuz yetmiyordu. Baş döndürücü ve inanılmaz bir tarih sağanağı altında görünmez oldu dünya. Sanki içerde saklanıyor bu dünyanın sırları. Sessizliğin, sırların, acıların kapısını açmıştık sanki. Dışarı çıktığımızda tarihin üstüne kurulmuş bir yaşam var halbuki. Ne onlar tam farkında ne de o sonsuzluk sarnıcı. Ne birikiyordu içeride, hangi kokular, tatlar, hikayeler yığılıyordu üst üste? Bir ev, çamaşırlar serili iplerine. Alt komşuları tarih, yan komşuları taşlar... Taşların içinde taşa anlatılan hayatlar... İlerledik biraz yürüdükten sonra, Agora'yı gördük. Mesut anlattı Efes, Selçuk tarihi kalıntılarla olan benzerliklerini. Sütunlu çarşıyı hayal ettirdi bize. Her dönem gerçekten de hem kendi dokusuyla hem de kokusuyla kalıyor bence. Yine antik mağaraların olduğu ve arkeolojik kazıların devam ettiği yerde İsa ile tanıştık. İsa, Nasıralı değil ama Dara'nın saygın bir koruyucusu idi. Arazilerin ortasında bir şark kafesi yapmıştı. Sarışın olduğu için Finli dedikleri daralı bir ağa kızı ile evli olan İsa, eşi, çocuğu ve annesi ile yaşıyordu orada. Yakınlarda bir okuldan, öğretmenin ders veren sesi geliyordu onca suskunluk içinden. Kendini parçalayan bir öğretmen. Çıkış zili çaldı biz daha gitmeden. İlkokul çocukları çil yavrusu gibi dağıldı. Merak etmiştim, sordum öğrencilere “hangi dersten çıktınız” diye; hep bir ağızdan “Türkçe” dediler. Ne kadar ironikti bilemezsiniz. Anadillerini kitaptan öğrenmiyorlardı. Soramadım hangi dilde düşünüyorlardı? Türkçe mi, Kürtçe mi, Arapça mı, Aramice mi? Gerçi Mesut, dil konusunda noktayı güzel koymuştu. “Burada her çocuğun cebinde en az üç dil durur, biri Türkçe, biri Kürtçe diğeri Arapça” demişti...

Suriye sınırını da gördük ya...

Nusaybin Mesut'un ailesinin de yaşadığı yerler. Abileri, kardeşleri iş sahibi orada. Nusaybin, geçmişin en önemli şehirlerinden. İpek yolunun, baharat cennetlerinin kervan yolları buralar. Şimdi bile her tür uzak tatların buluştuğu yerler. İpekli, pamuklu puşiler, rengarenk örtüler, kahveler, çaylar ve hatta bulunmaz Hint kumaşları, bulmaca gibi Pakistan işleri, Dubai ganimetleri hep burada. Ve sudan ucuz gerçekten. Mayın tarlasının dikenli gölgesinin bir tarafında top oynayan çocuklar, öte tarafında Suriyeli piknik yapan kadınlar ve biz aynı karedeyiz... Fotoğrafta yer almak için top oynamayı bırakan çocuklardan bir tanesi hevesle sordu, "neredensiniz?" diye İzmir'den dediğimde yüz ifadesi değişti... Gaza bas çek git buradan dedi... İzmir uzaklığın ve sevilmezliğinin sebebi gibi onun gözlerinde. O sınır boylarında, mayın tarlasında top oynayan bir çocuk, biz deniz kıyısında rakı sofrasında "neyin" sohbetine hazırlanıyoruz? Birbirini duymayan insanların masasında hangi "huysuzluğumuzu" parlatıyoruz? O burada, biz orada taş atan çocuklarız belki... Ayrı bilinçlerde, ayrı amaçlar için... Çocuklar biriktiriyor uzaklıkları, çocuklar sürüyor ektiğimiz tarlayı... Hüzünlendim...

Öyle çok taş sandıklar vardı ki açılmayı bekleyen... Turizme açılmış ama hala restorasyonu bitmemiş bir kiliseye daha gittik son olarak. Mor Yakup Kilisesi'ni yine bir Süryani görevli Daniel anlattı ve gezdirdi. İşte o zaman düşündüm; 80-90 yıllık yerleri bile bize abartarak anlatan insanlar gelmeli buraya. Görsünler, yüzyıllar öncesine, 3. yüzyıla ışınlanmak nasıl olur diye... Baksınlar... Bir kilisenin çıkışı bir pembe camiye nasıl eşlik ediyor diye düşünsünler... Restorasyon vardı. İçimiz rahatladı.

Akşam oluyordu tekrar Mardin'e vardığımızda. Eski bir hanın içinde yemek yedik. Biraz daha dolaştık sokakları. Erdoba'ya döndüğümüzde yine yer minderlerinde güreş tuttuk sözlerimizle. Herkes aynı ışıkla parlıyordu. Gündüzün taş rengi yüzlerimizde...

Mardin sokaklarında her esnaf aynı terbiye ile selamladı bizi. Karşılık beklemeyen ve hiç “satıcı” olmayan tok gözlü, mert, hafif utangaç duruşları ile alışverişler yaptık. Biz aldık, onlar satmadı. Arsız, yüzsüz değiller, ısrarcı hiç...

Başım, gözüm üstüne / Wey li ser serê min li ser çavêmin

Sabah erkenden eksik kalan yerleri ya da tekrar görmek istediklerimizi sıraya koymuştuk. Mardin şehir merkezinde eski çarşı, revaklı çarşı, Latifiye Camii, Sakıp Sabancı Kent Müzesi, PTT binası, Şehidiye Medresesi ve elbette Mardin Müzesi fırsat buldukça gezip gördüğümüz yerler oldu. Sakıp Sabancı Müzesi'nde harika eserler vardı. Çağdaş ressamlardan enfes bir potpori sunuluyordu. Geçmiş hayatlardan ve etnografik sunumlardan çok büyük tat aldık. Müzenin hem kendisi hem de içindekiler çok özeldi. Üstelik henüz içinde bir müze görevlisi bile yoktu. Bu haliyle İskandinav ülkelerinin medeni duruşunu hatırlatıyordu. Orayı anlatan bir kitap ya da bir broşür de yoktu. Giden kazanır gitmeyen cahil kalır. :)) Mardin'de sokak, tabutu taşıyacak cemaate göre yapılırmış. Yılankavi sokaklarda, yokuş merdiven demeden dolaştık durduk.

Çarşıda “İstanbul Giyim”in sahibi Mehmet Nur Mungan (Murathan Mungan'ın amca oğlu) ile tanıştık. Puşilerimizi aldık. Bağlanmasını ondan öğrendik. Kuyumcu Serwet Bey'den telkariler aldık.

Sıcacık ve dostluk dolu alışverişler yaptık. Kırmızı şahmeran cam altı tablomuzu işin ustası Hasan beyden aldık. Kaplan gözünden kolye ise hatırası oldu bende. Mangalda yaptığı mırrasını içtik. Bakır taslar, meze tepsileri aldık. Sabun çantalarına bayıldık. Bıttım, badem, melengiç sabunlarını bavulumuza doldurduk.

Burada yerleşim birimine giden bütün yollara takıldı kaldı aklımız. Hangi eksik bilgi ile tamamlıyorduk gezimizi. Dargeçit'ten aşırsaydık ayağımızı, Kızıltepe'den geçirseydik yolumuzu, Yezidilerle (Ezidi) buluştursaydık yalan yanlış bilgilerimizi daha gelişmiş varlıklar olur muyduk dönüşte? Buraların kadim efsaneleri, renkleri, dokuları ile tanışmak için geç kalmışlığın ezikliğini atar mıydık üzerimizden? "Şeytana tapanlar" mı demeliydik yoksa "kötülük meleğine tapanlar" mı, Onlar gibi mi söylenmeli "Ezidiler" diyerek... Yoksa Y harfini "eşkiya, talancı, askere gitmeyen" bir cemaatin dini yaklaşımlarının toplam sembolü olarak, "yEzidiler" diye mi yorumlamalıydık bu farklı huyları... Neye yormalıydık, nereye koymalıydık bu kayıp hayatları? Gizliliğin gizlisi nelerdi? Nasıl bir coğrafyaydı bu her taşın altında bir servet barındıran? BİLMİYORUM... HİÇ BİR ŞEY bilmiyoruz birbirimizle ilgili...

Benim sözüm benim gözümle Mardin işte böyle.

Seyahatimiz boyunca bizlerle olan ve olmayan tüm barış dostlarına sesleniyorum;

İyi ki varsınız... Başım, gözüm üstüne... Mesut'un ve "Mezopotamyalıların" deyişi ile Wey li ser serê min li ser çavêmin

Geçmişte, bir anlamda Nuh'un Gemisi'nden hayata yeniden yayılmış farklılıklarıyla güzel insanlar; bir laneti doğrularcasına binlerce yıl bu topraklarda didişip durdular, öldüler öldürdüler. Bu toprağın insanı olan Ermenileri artık orada göremiyoruz... Yahudilerin tapınakları yok oldu olacak. Bugün Mardin'deki bu dostluğun ve hoşluğun altında aslında bu acı yaşanmışlıklar var. Tek çarenin birbirini anlamak, kabullenmek ve sevmek olduğunu bedeller ödeyerek öğrenmişler. Dilerim ki ülkemiz bu dinginliğe, bu kardeşliğe, daha fazla acı yaşamadan ulaşır. Mardin'in dününü değil bugünü örnek almalıyız... Çünkü Mardin artık hayatımızın kıyısında değil, tam ortasında.

''Bir kez girdi mi MARDİN hayatına, kader gibi takip eder ...'' (Murathan MUNGAN)


Pervin MISIRLIOĞLU E.

28.03.2010

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
10 Mayıs 2010 19:36

serhat

biliyorum oraları bu kadar kısa yazılarla anlatmak hiç kolay değil ama siz çok güzel anlatmışsınız bu dört tarihi yeri. elinize emeğinize sağlık . newroz ve welat hassasiyetiniz içinde ayrıca teşekkür ederim.
03 Mayıs 2010 08:44

defonte

Sevgili Pervin,

Yazını bu sabah üçüncü kez okudum. Yine de doyamadım.. 70'li yılların başlarında, bir yıl kadar Diyarbakır'da kalmıştım... Sonraki yıllarda Maraş, Antep, Urfa derken, ancak Kahta'ya kadar gidebildim.. O coğrafyanın, ruhumu kuşatıp teslim alan tılsımlı güzelliği, beni kendine aşık etmişti.. Ama şairin de dediği gibi "ayrılık aşka dahildi.". Ah Pervin, yazdıklarınla, küllenmeye yüz tutmuş olan, içimdeki o kadim sevdayı yeniden canlandırdın, bana güzellikler yaşattın.. Bu yüzden, kendimi sana borçlu hissediyorum ve bu borcumu nasıl ödeyebilirim bilemiyorum.. Çok teşekkür ederim.. İyi ki varsın..

Cengiz
01 Mayıs 2010 00:58

Welat

Güneşin ülkesine Hoş gelmiş Sefa gelmişsin Pervin...
İnan oturup saatlerce yazası geliyor insanın senin yazdıklarına mükabil, ama hangi kelime ile anltılır ki Mezopotamyanın gecesi, hangi cümle ile söze gelir kızıla çalan gün batımları, hangi beste ile dile gelir Kaşiyari dağlarının her taşına işlemiş olan binyılların destanları, mitosları ve yaşanmışlıkları... Gelmek, rüzgarını dinlemek, yıldızlarına sığınmak gerek bu kadim toparakların. O kadar yüklü ki bu topraklar an geliyor adım atamaz oluyorsunuz, her adımda bir anısı ezilecek olur sanki insanlığın, Kral Gılgamış ile karşılaşırım diyorsunuz, bir bakıyosunuz Şamaş selamlıyor sizi, Marduk, İştar ve diğerleri... Tüm tanrılar ve onların kutsadığı o krallar daha dün doğmuş gibi avuçlarına bu toprakların... Dünü ve bugünü bir yaşar, inançların her rengine şahit olursunuz... Melekê Tavus ve 72 millet için güneşe fısıldanan dualar manastırlardan yükselen ilahilere karışır, ezan sesleriyle uğurlanır gün batımları... Özüyle KABESİ İNSANDIR BU TOPRAKLARIN...
Çok teşekkürler can, tekrar eline, yüreğine sağlık,
Sevgiler...
Welat
28 Nisan 2010 00:59

msakaryalı

İYİ Kİ GİTMİŞ PERVİN MARDİN'E ve İYİ Kİ ANLATMIŞ...

Bu kadar mı güzel anlatılır bir yer. Hem anlatan biliyor anlatmayı hem kendini anlattıran mekan. Pervin Mardin'e Mardin de Pervin'e fena halde yakışmış.

Şehvetle görme isteği uyandırdı anlatı bende. Bir de "Bu nasıl ŞAHANE bir anlatı böyle?" dedim kendi kendime. Tarihsellik de var güncellik de. Hem gezdiriyor bizi, hem tarihini kavratıyor mekanın, hem şiirsel gözlemler sunuyor ve hem de barış ve kardeşlik hakkıdır bu toprakların mesajını sunuyor. Ve benim bir yargım pekişiyor: Dünyanın her yerinde yapılsa bile ırkçılık- ırkçı milliyetçilik; Anadolu toprağında asla yapılamaz. Buna, dokusu-kokusu-havası vb izin vermez ! Anadolu'da yapılabilemez o.

Git, gez, gör duygusu yarattın Pervin! Teşekkür ederim. Coğrafya'nın "farkında olma bilinci" olduğunu, İnais'ten İnay'a çalışmamı yaparken anlamıştım, şimdi yeniden anımsadım.

Gezi yazılarını kitap yapman dileğimle. Sana yardım etmeye hazırım.
Ellerine ve aklına sağlık, "taş atan çocuk!"

Muammer
27 Nisan 2010 14:37

Mamoste

Sevgili Pervin, Mardin'i canıgönülden çok güzel yazmışsın, ji dil û can te pîroz dikim :)
24 Nisan 2010 20:38

padlock

Bir şehre orada yaşamadan aşık olmak mümkün mü? Evet. Gördüğünü en değerli mücevherini anlatır gibi anlatmak. Seni nerenden vurmuşsa döndüğün her yerde eksik kalmak. Aşk bir olmaksa bu aşk. Bir şehre orada yaşamadan aşık ölmek mümkün mü? Evet.

Pervin seninle sarı Marde taşlarına tekrar dokundum.
Sağ ol var ol.

Sevgiler

Yonca Buğdaycı M.

24 Nisan 2010 09:54

kil ve kül

bu yazının sonu murathan ile bitmeseydi yazık olmuş derdim... şimdi ne de çogalmış ...diyorum. elinize sağlık.
23 Nisan 2010 05:12

Sağolun Pervin...

Yıllarca bize kendi memleketimizin topraklarında neredeyse "mahpus" hayatı yaşattılar.

Kentlerimize, kültürlerimize yabancılaştırdılar.

Ayrılık, gayrılık tohumları ektiler fırsattan istifade.

Şimdi bu oyun bozulacaksa sizin gibi giden, gören, yaşayan ve yazanların emeğiyle bozulacak.

Götürdüğünüz, getirdiğiniz sevgiyi içimizde hissettik...

Sağolun...

Sevgilerimle.

Timur Ugan

Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.