KENYA VE TANZANYA

25 Ocak 2010 11:55 / 4710 kez okundu!

 


Yeni Afrika, sahip-köle ilişkisinin başka bir biçiminin geleneğini sürdürüyor. Şimdi onlar gönüllü köle. Ama sadece ülkelerine gelen turistlere… Servislerinde cömert ve nazikler Afrikalılar. Sıcaklık ve içtenliği ise atalarından devraldıklarını açıkça sergiliyorlar. Bugün, hepimiz dünyanın her yerinde paranın kölesi değil miyiz zaten? Para nerede biz onun peşinde…

BENİM AFRİKA’M, ŞİMDİ HEPSİNDEN GÜZEL

——————

“Sahip” gitti ama para nasıl olsa her zamanki tek “sahip.”

THY ile Kenya’ya gitmek hiç zor değil. İzm-İst-Nairobi uçmak için bir 12 saatiniz varsa tabii. Öğleden sonra 18.45 ‘te İstanbul’dan havalandık. Önümüzde 6.5 saatlik bir uçuş süresi vardı. Bazen böyle uçuşlar için millerle “sınıf atlamak” son derece faydalı oluyor. Mis gibi huzurlu, temiz bir seyahat olması için…

Jomo Kenyatta İnternational Havalanın’da vize işlerimizi tamamladık. (Uçakta bazı formlar doldurmalısınız ve 20 Euro vize parası ödemelisiniz.)

02.00’de kendi bavullarımızı kendimiz yükleyerek, ilk kez “cambo” dedik Kenya’ya.

Günümüz koşullarında daha modern bir araç ya da “nakliye” edilme olabilirdi ama bize nostalji yaşamak düştü bu gezide. Birlikte gittiğimiz grupla birlikte toplam 36 kişi idik. Eziyeti meziyete nasıl dönüştürdük hep birlikte siz de anlayacaksınız.

Bu arada Kenya ve Tanzanya’ya gitmeye nasıl karar verdiğimizi bilmek isterseniz söyleyeyim;

Geçen yıl Hindistan’ın Kerala Bölgesi’ne gittiğimizde, beraber seyahat ettiğimiz ve dost olduğumuz Dr. Erdal Akgün evlenmek için Nairobi’yi seçiyor. Bizi de büyükelçilikte yapılacak nikâh için şahit. Eeee hiç düşünmeden “evet” dedik. Bizim “evet”imiz mi, onların “evet”i mi daha zordu siz düşünün artık.

Nikâhtan sonra bir de Masai Mara’da kabile düğünü olacaktı. Ismarlasanız, düşünseniz yine denk gelmez böyle bir fırsat. Üstelik kabile düğününün “best women” ve “best man”i de bizlermişiz, bunu da ancak düğünün göbeğinde olduğumuzda anladık.

Nairobi’nin trafik lambasının pek de olmadığı, gecenin nispeten sessiz ve karanlık sokaklarında 40-45 dakika kadar yol alarak şehrin zengin bölgesine doğru, otelimiz Tribe‘ye ulaştık. Şoför de yeni geldiği için oteli bulmakta zorluk çekmişti ama biz burnumuzla ona da rehberlik ettik. Otele yerleşip, uyumaya çalıştığımızda saat sabahın dördü olmuştu artık.

Gecenin romantik ışıklarında modern, şık ve butik bir otele girmiştik. Amerikan Büyükelçiliğinin de bulunduğu kalantor bir bölgenin turistleriydik...

Tribe otel farklı bir mimariye sahipti ilk bakışta. Sanatsal heykellerin olduğu ve yaratıcı bir dokuya sahip mekân hem huzurlu hem de davetkârdı. İnsanlar güler yüzlü ve turizmden fazlasıyla haberdardı.

Odalara gelince;

Küçük olmalarına rağmen genişlik hissi için epeyi uğraşmış mimar. Bizim odamızda banyo ve lavabolar ayrı bölümlerdeydi. Banyo bölümü saydam buzlu camlardan yapıldığı için genişlik hissi veriyordu. Işıklandırma da aynı şekilde fakat yatakla televizyon duvarı arasında sıkışıp kalıyordunuz. Odadaki gidiş gelişler için bu durum biraz bunaltıcı. Önce çok pırıltılı ve hoş gözüken oda ilk kullanım ve açılan bavullarla birlikte eski konforunu biraz kaybediyor.

Sabahleyin erkenden kalktık ve Afrika’da geçireceğimiz zamanlarla ilgili genel bir toplantıya katıldık. Tur operatörü Pakistan kökenli Muhammed Bey’le tanıştık. TAS tur Afrika Safari şirketinin dağıttığı program dosyaları ve şapkalarımızı alarak tur otobüslerimize bindik.

İlk gezi durağımız Nairobi National Museum oldu.

Sonradan benim için daha anlamlı gelse de, kimilerinin hoşuna gitmedi bu cansız varlıklar. Afrika’da yaşayan, nesli devam eden ya da tükenmiş tüm canlıların içleri doldurulmuş, müzede sergilenmekte. Olağanüstü insan portreleri ve Afrika tarihine ilişkin fotoğraf ve enstelâsyonlar zengin bir çeşitlilik ve sunuş açısından beni pek bir memnun etti beni.

Homosapienslerden, 13 milyon yıl öncesinden kalma maymun kafataslarına ve ilk insanların iskeletlerine birer mücevher muamelesi yaptık. Müzenin girişi bir renkli aslan heykeli (Simba) ve mozaik sütunlarla çok güzeldi. Bana ünlü mimar Gaudi’yi hatırlatıyordu bu görüntüler…

Müzede; gerçekten de Afrika’nın bin bir çeşit canlı türünü yakından tanıyabilirsiniz. Akbabalar, şahinler, pelikanlar, flamingolar, papağanlar, hayatınızda hiç düşünemeyeceğiniz farklılık ve görüntülere sahip daha yüzlerce, o topraklara özgü hayvan türleri ve bunları sunuş biçimleri gerçekten kutlanacak kadar iyiydi. Ama içlerinde bir tane kuş türü vardı ki, o benim burnumu sızlattı. Afrika Jako papağanım Sultan’ımın doldurulmuş hali. İnanın, kaçan kuşum, kaçmadan önce de büyüktü. Onun ana vatanına gelmiştim. Kırmızı kuyruklu gri renkli, sevgi bakışlı, tırsak kuşum…

Görevliler sempatikti. Müzenin içi, gezginlerin aklını başından alacak kadar fotoğraf çekimine elverişliydi.

Müzenin, güzel mozaiklerle süslü kapısından dışarı çıktığımızda, etraf yine yüksek elektrikli tel örgülerle çevriliydi. Begonviller renk renk ve zaman zaman büyük ağaçlara dönüşmüş. Kimi zaman başka ağaçların dallarına tırmanmış ve bazen de çit bitkisi olmuşlar. Yer yer Afrika’ya özgü sedir ağaçları da birer şemsiye gibi dekoru tamamlıyorlar çevrede. Mor salkımlı ağaçlarsa tam bir romantizm serpiştiriyor Afrika topraklarına.

Dikenli ve elektrikli tellerin verdiği tedirginliği ağaçlar ve gülen yüzlü siyahi incilerin ışıltıları ile unutuyorduk buralarda.

Aklımdan hiç çıkmayan “Out of Afrika” ve “Benim Afrika’m” filminin de etkisi ile bu güneş yüzlü topraklar, doğu Afrika, görmek için can attığım, hayalimdeki yerlerdi…

O büyülü Afrika şimdi Benim Afrika’m da oldu mu, bakın bakalım?..

İlk günümüze dönersek;
.
Nairobi’nin sır sokaklarından “Out Of Afrika”nın ünlü yazarı Karen Von Blixen’in Nairobi’deki evine geldik. Filmin çekildiği ev başka imiş ama dış mekânların burası olduğunu öğreniyoruz onlardan. Karen’in yaşadığı esas ev bizim gördüğümüzdü yani. Karen bir yazar ama aynı zamanda iyi de bir ressam. Gerçek bir yaşam öyküsünden arta kalan izler çok etkileyici elbette; buram buram yaşanmışlık kokan banyosu, ahşap tuvaleti, küveti bizi onun hüzünlü, zorlu ve belki de fazlası ile romantik geçmişi ile buluşturdu. Mutfağı çok enteresan, tel dolapları, kuzine sobası, o döneme ait su arıtma cihazları Karen’in entelektüel mekânının belirgin hatları. Her şey çok güzel korunmuş ve aynı sadelik içerisinde sunuluyor ziyaretçilere.

O, bizlere Afrika’yı sevdiren kadın bence.

“Afrika’da bir çiftliğim vardı” diyen Karen Von Blixen cesaret, zarafet, sanat ve aşk konusunda ne çok iz bırakmış Afrika’nın ortasına.

Üstelik hepimizin hemfikir olacağını sandığım bütün zamanların en dramatik sinema oyuncusu Merly Streep’i de kutlamamız gerekir her defasında. Ne çok yakışmıştı o rol ona. Bu toprakların cefasını çekmiş, sefasına kavuşmuş Karen’i aklımıza kazıyan o muhteşem kadın hepimizin gönlünde beyaz bir Afrikalı olarak yaşar her daim.

Her şey süratle değişiyordu gittiğimiz yollar boyunca.

Yüzler, gözler, yollar… Ağaçlar, kuşlar, kırmızı topraklar… Toprağın kırmızılığı...
Yol boyunca gördüklerimiz arasında en çok ağaç heykeller bizi şaşırtıyor. Bir de düzlüklerde birdenbire beliriveren karınca tepeleri, termit dağları yani. Çok ilginçtiler. Daha sonradan öğrendiğime göre bu termitler olmasa aslanlar da olamazmış. Onlar, besin zincirinin en kilit ve stratejik canlıları imiş meğer. Ot ve yiyecek toplayan termitler taşıdıklarını işte bu iş kulelerine yığıyorlar. Yeni işçi, yeni çiftçi, yeni askerler giderek büyüyen bir ordu ve lojistik destekle de termit kraliçesini koruyorlar. Mantarlar üretiyorlar. Termit kaleleri ile ciddi bir besin zincirinin devamına katkıda bulunuyorlar. Ancak tek bir yaban domuzunun hayatta kalabilmek için her gece 10.000 termit yemek zorunda olduğu düşünülürse diğerlerinin da hayatta kalmak için gece gündüz çok çalışmaları lazım.

Neyse aman bu besin zincirinin son halkası biz olmayalım da Afrika’da.

Karen Road’da ilerlerken Karen Hospital’ı görüyoruz dışarıdan. Buralara hakim olan bir isim ne de olsa. Kenya’da tek bir devlet hastanesi varmış gerisi hep özelmiş. (Bu çok değerli bir bilgi kıtlıkta cımbızla çıktı ama siz yine de benim yalancısı olduğum bu bilgilere sakın inanmayın ben rehberin yalancısıyım.)

Başlangıçta, gittiğimiz yolun asfaltı biraz bozuktu ama yine de makul ölçülerdeydi.

Bu arada yollar iyice bozulmaya başladı. Midemiz nefes borumuzda sallana sallana gidiyoruz.

Karen’in evinden sonra Kenya ve Afrika işi çok mükemmel el sanatlarının satıldığı bir yere gittik. The Veranda, düzlüğün ortasında ağaçlar ve çiçeklerle süslü güzel bir mekan. En güzel Kenya hatıralarını oradan satın aldık. Masklar, takılar, tablolar vs.

Her baktığımıza neredeyse hayran olmuştuk. Buradaki el işleri ve antikaları görünce bir kez daha anlıyorsun ki, sanat, dünyadaki en değerli anlatım biçimi.

Epey bekledikten sonra yemeğimizi de The Veranda’nın bahçesinde yedik. Taser birası ile tanıştık. The Veranda restoranda, körili tavuk yanında lavaş gibi çıtırık yufkalar yedik. Biraz da karidesli cipslerden. Bayıldım lezzetine. Laf aramızda ben bu uzak doğu, Hindistan, Afrika gibi yerlerde baharatların metabolizmamı çalıştırdığını artık çok iyi biliyorum. Özellikle köri bir mucize. Deneyin göreceksiniz.

Barack Obama Kenya’lı bir balıkçı ailenin oğlu biliyorsunuz. Büyük Viktorya Gölü’nün kıyısındaki Kuli köyünden. Amerikan başkanının kendi köklerinden olması ayrı bir sevinç onlar için. Haklı da bir mutluluk. Bunu onlarla tanıştıkça daha iyi anlıyorsunuz.

Bu arada yol boyu “küçük yangınlara” rastlıyorsunuz, uzaklarda dumanlar görüyorsunuz. Sakın bunları haberleşme işaretleri olarak algılamayın. Kenya’da kendi kendimize anladığımız kadarı ile çöpleri toplayıp yakıyorlar. Yanılıp da bellerinde birer cep telefonları yok sanmayın.

Nairobi Türkiye Büyükelçiliği’ndeki görevli kişi Elçiliğin çok küçük olmasından dolayı kaldığımız otel Tribe’de nikah kıymayı daha uygun bulmuşlardı. Sade bir nikah töreninin ardından hep beraber dünyaca ünlü Carnivore restorana gittik. Restoranda dev bir ocak var. Carnivore’de çok çeşitli etlerin ızgara edilişi gerçekten görkemli. Upuzun şişlerde ızgara edilmiş etlerin, masalarda tabaklara döner gibi kesilip koyuluşu da bir özellik.

Timsah, zebra, zürafa etlerinin restoranda artık yasaklandığını bilmeyen acentemiz bir kez de bu yüzden hayal kırıklığına uğrattı bizi. Kendimi timsah yerken hatırlayamayacağım maalesef. Devekuşu köfteleri fena değildi. Kenyalılar artık zebra, timsah gibi hayvanların restoranlarında yenmesini yasaklamışlar. İyi ki de…

Afrika şarkıları ve ritimleri ile gecemiz renklendi ve otelimize döndük.

Ertesi gün sabah erkenden Masai Mara’ya hareket ettik. Yol üzerinde alabildiğine sonsuz gözüken Rift vadisine geldik. Masai Mara’ya hareketimizden 2-3 saat sonra, Rift vadisinde, bir manzara terasında alışveriş ve fotoğrafla geçirdiğimiz bir mola verdik. Seyir terasında Afrika’yı seyrettik. Ağaçlarını, düzlüklerini göllerini, yol boyunca impalalarını, öküzlerini, bufalolarını, bizonlarını…

Bizim için reva görülen arabalar, yük taşımada kullanılan, Kenya halkı için özel olarak üstü kesilerek yeni bir icat panelvan minibüslerdi. Yolların fatihi idi adeta bu çelimsiz minibüsler... Ayamama deresinin susuz halinde ilerliyoruz gerçekten de. Rift vadisinden sonra 4-5 saat de taşlı, kayalı, ”Naiomama” deresinden ölmeden geçtik ama her tarafımız siyah, mor, ezik, çürük, kafamız gözümüz burun deliklerimiz kumla dolmuş, organlarımız yer değiştirmiş şekilde, 7.5 saat çile çekerek Masai Mara’ ya geldik. Buraya gelmek kolay iş değil dayanıklılığımız test edildi. Bakılıyor en kötü koşullarda hala gezgin, safarici olabiliyor muyuz diye sanırım.

Bu testi geçenler, Lake Nakuru’ya ve Zanzibar’a gitme hakkına sahip olabileceklerdi. Bu daha işin baraj bölümü. Ya barajı geçersin ya ölümü seçersin. İkisi de aynı dereye çıkıyor. Bu dere taşlı dere, bu dere başlı başına bela bir dere. Ama eğer bu yollar için yapılmış jeeplere, araçlara binmezseniz. Ve de daha önemlisi bize rehber olarak münasip görülen arkadaşlar 36 kişiye Kenya’ya safari için sadece bu araçların kullanıldığını ve hatta bunun dışında başka bir araç tipi de olmadığını belirttiler, açıkladıkları yine mucize bilgilerden bir tanesi idi. Arada sırada bilgi veriyordu bizim rehber ama o da yanlış genellikle. O sırada henüz otelin internetinden Vikipedia bilgilerini de çıkaramamıştı bizim harika rehber. Evde dersini çalışmamıştı, uçakta da uyumayı ve yemek yemeği daha uygun bulmuştu. Diğer kalan saatlerde de genellikle kendine Kenya kariyeri yapmak için fotoğraf ve film çekme hobisini geliştirmekte idi. Arada da bize haddimizi bildirip, uslu çocuklar, baş eğen ve dert çeken olmamız için emir ve komuta vermekle meşguldü. Yani sonuçta çok işi vardı. Bize bilgi verilmesini gereksiz buluyordu. Çünkü biz kaplan avına gelmiş aslan parçası müşterilerdik. Üstelik el aleme 1000 liraya satılan tura çok daha yüksek lira verebilen salaklardık. İşin içinde bir de Masai düğünü vardı sanki orada bulunan herkes her çağrılan düğüne, davetsiz konuk olurmuş gibi, onlara da ayrıntılı bilgi vermeyip aynı küçümseme ve aşağılama diliyle herkese emrivakilerle dolu yaptırımları dayattılar. Biz de anladık ki; 7-8 günlük seyahat boyunca Kenya’da Kenyalılar dışında bir tek bize verilmiş olan naiomama tipi minibüsler dışında her tür lüks ve kocaman safari jeepleri var. Sadece turistlere ama “çok önemli kişilere “değil sadece “çok para verenlere” nasip edilirmiş. Bizim yaşadığımız çok ödeyip az almak. Ki, burada verilen parayla alınan düşük hizmet arasındaki fark acenteye kalsın diye. Kurnazlık işin püf noktası…

İsyan ettiğimde, acenteyi yana yakıla aradığımızda bize yine aynı hikaye uyduruldu. Bunlar vardı sadece Kenya’da. Eşim bu minibüsleri gördüğünde bunlar bizim seyahat boyunca safari araçlarımız demişti de inanmamıştım.

Bu arada safari seyahat demek. Swahili dilinde Hakuna matata problem değil demek VIP bize hakuna matata demeyi minibüs ve kötü organizasyon başarısı ile öğretti.

Bir gram bal için 8 olduk hep birlikte. Sekiz koca gün sekiz yerimizden ezildik. Nairobi’ye iki kez gidip iki yer göremeden döndük. Şehir merkezi olmayan sokaklarda dolaşmanın tehlikelerini abartarak kendilerine bir de pasaportunu, parasını kaybetmiş turist istemeyen rehberlerin yüzde doksan dokuzu işin kolayını bulmuş artık. Aşırı korkutup sözüm ona güzel olduklarını söyledikleri otellere insanları kapatıp, konserve turizmi yapmaktalar. Her şeyin dahil olduğunu söyledikleri otelde filtre kahve bedava ama capuccino parayla satılır ya… Bu garip turizm anlayışı da aynen böyle; yaz yaz şehirleri bol keseden ama suya sabuna dokundurmadan hatta doğru dürüst şehir turu bile yaptırmadan, onu bırakın, 6-7 saat neredeyse tuvaletinizi de altınıza yaptırtarak bir safari tecrübesi edinmek mümkün. Haa şu da var tabii, her tür tehlikeyi ucuz bir macera olarak görürsün o da zaten zorla yaptırılan ve hiç de kolay ve zevkli olmayan askerlik gibi ballandırarak anlatacağın bir geyik hikayesi olabilir. Ama o ucuz geyik hikâyeleri için saatlerce uçmaya ve paran ile rezil olmaya hiç ihtiyaç yok ki. Bir m2 çöplüğünde de onca rezillik yaşabilirsin. Benim korkum bizim insanımızın garip de bir affediciliği ve unutkanlığı var. Balık hafızası demeye dilim varmıyor ama bizim merhametimiz insan ve iş kalitesini bozacaksa ben sayfalarca yazmayı, anlatmayı, açıklamayı daha değerli buluyorum. Birileri uzman olmadıkları parkurlarda, uzman olmayan ve yeteneksiz insanlarla yol alıyor ve fahiş fiyatlarla bizleri kandırıyorlarsa buna dur demeliyiz. Birbirimizle ve diğer masum insanlarla paylaşmalıyız kötü deneyimlerimizi. Farkına vardığınız gibi elim, kalemim aklım gitmiyor orada “bir damla bal”ı anlatmaya. Eziyetin üzerinden günler geçti ve ben hala gezimizin, kötü izlerini silebilmek için önce eteğimdeki taşları atmaya çalışıyorum.

Kafanıza taşlardan biri düşerse affedin.

Nairobi’de yolda yine paldır küldür giderken, bir ara masal kitabının içine düşmüş gibi şaşırdım. İnanılmaz bir yapının uzaklarından geçiyorduk. Ünlü Mimar Gaudi buralara da mı gelmişti? Kumdan yapılmış kocaman bir Sagrada Familia ya da Sagrada camii gibi bir şeydi. Çırpındım ama kanatlanamadım. Orayı yakından göremedim, hadi beni bırakın, objektiflerimiz de o sır gibi kalan binayı size tam olarak belirleyemedi.

Nairobi’de bir kum camim var ama bu bir efsane de olabilir.

Masai Mara’ya geldik sonunda bir kez lastik patlaması birkaç kez yolu bitirememe korkusu derken…

Kichwa Tembo olağanüstü bir Masai’nin Ulusal Park Resort’ larından. Yarı tente yarı bungalow olarak yapılmış odalarımız büyük bir ağaçlık orman içinde serpiştirilmiş haldeydi. Herkes kendini Afrika’da yalnız ve memnun hissetsin diye.

Masai Mara’da biz balon turu almıyoruz. 350 avro çok yüksekti çünkü.

O gün akşamüzeri safariye çıkıldı. Az da olsa aslan, zebra, buffalo, zürafa ve impala görüldü. Enfes Lodge’larımıza çekildik. Ve evimizin çatısında maymunlar oynaşırken, karşımızda zürafalar ve bizonların unutulmaz görüntüleri ile bize özel verandalarımızda içkimizi yudumladık. Evet, vahşi doğada hem yalnızdık hem de güvende idik.

Ne kapımız kilitli ne penceremiz. Ne telefon var içerde ne televizyon ne elektronik başka bir alet. Kavanozlar dolusu şekerlemeler. Banyo bir tarafta tuvalet öte tarafta, ortada lavabolar var. Perdeler bambudan. Sazlıklar doğal mahremiyet örtülerimizden. Rahatsız edici hiçbir şey yok çevrede. Garip kuş ötüşleri ve gecenin vahşi sessizliği içinde, huzurla uyuduk.

Kapınızda lütfen rahatsız etmeyin yazmıyor.

Uyandırma insan sesi ile.

Uyandırma ile birlikte sıcak süt ve çay, kuki de hizmetin içinde.

İnsanlar, hayvanlar ve doğa ile birlikte sükunet ve biz Afrika’da yeni bir öyküye uyanıyoruz sabahları.

Safari saat 05.00’te olacaktı. Yine ilkel safari minibüsleri ile yola çıkmıştık. Bu minibüslerde ne pencere açılıyordu ne de yağmurda tepesini açık tutabiliyorduk. Üstelik kapılardan içeri girmek için de öndekilerin kalkmasını beklemek gerekiyordu.

Biz aslanları göreceğimize bari onlar bizi görseydi o da mümkün değildi.

Sabah kahvaltıdan sonra Bir Masai Mara Köyünde yapılacak olan Kabile düğününe hazırlanıyoruz.

Biz gelin ve damadın nikah şahitleri olarak bu geleneksel Masai düğününde en iyi erkek arkadaş ve en iyi kadın arkadaş olarak baş rollerdeydik. Ben düğün için masaili olmak arzusunda idim. Onlardan bu konuda yardım istedim. İki masaili kadın ve çocukları beni tam bir “masai kadını” yaptılar. Geleneksel kıyafetlerini giydirdiler. Üstlerinde ne kadar takı varsa tümünü bana taktılar. Yüzüme boyalar sürdüler. Süslediler de süslediler. Yanımdaki güzel kızlar Elizabeth ve Kızımni (küçük şeytan) ile beraber gelin hanım Gamze ve kadın şoförümüz dünya tatlısı Christina, balonlarla süslenmiş kocaman bir safari jeep ile bizi köye götürmek üzere yola çıkardılar. Bir yanımda bir küçük kız öbür yanımda başka bir küçük kız ve onun yanında gelinimiz Gamze köyün yolunu tuttuk... Arkada da düğünü organize eden kızların annesi ve diğer masaili kadın.

Dere tepe düz gittik. Yarım saat bir yol gittik. Ve bir de baktık ki müthiş bir renk cümbüşü ve şarkı söyleyen bir kalabalık kadın grubu bizi karşılamaya geliyor. Onlar bizi aldılar, etrafımızı sardılar ve hep beraber bu sefer şarkılar, türkülerle devam ettik yolumuza. Derken karşıda büyük bir erkek düğün alayı ellerinde asalar, sırtlarında kırmızlı örtüleri ile yine neşeli şarkılar eşliğinde bize doğru geliyorlar. Bu karşılamanın ardından bizi damadın beklemekte olduğu toprak kulübenin içine soktular. Ve böylece benim klostrofobi fantezim de sona ermiş oldu. Defter büyüklüğündeki penceresi, toprak tabanı büyük büyük haşerelerin kol gezdiği kulübede en az bir yarım saat kalarak 333’üncü gözümü de açtırdım mı, yoksa tamamen mi kapattırdım bilmiyorum?

Ama ben kendimce kendimi aştım diye düşünüyorum.

Erkekler önden gelmişti.

Erkekleri erkekler karşılamıştı.

Kadınlar arkadan gelmişti.

Kadınları kadınlar karşılamıştı.

Dans ede ede eve gidildi.

Erkeğin yanında erkek “best friend”, kadının yanında kadın “best friend”.

Kulübenin içinde şarkılar söyleyen yaşlı kadınlar.

Öğüt veren köyün en yaşlı kadınları.

Kadın için başlık vermiş (bilmem kaç öküz) damat (bizim damat öküz vermedi ama).

İşte sıkı durun en evrensel öğütlerden birini Masaili yaşlı kadınlar bir kez daha tekrarladılar.

Ayin sırasında bu bir klasik öğüt haa!

Kaç çocuk olursa olsun evlilikte unutulmaması gereken değişmeyen tek çocuk koca.

Siz bir çocuk sahibi oluyorsunuz evlenerek. (Yani kimse dövünmesin boş yere benim kocam neden çocuk kaldı diye?

Kulübelerin zeytin ağaçlarından olan çatısını erkekler yapıyor, çamurdan olan duvarlarını kadınlar örüyor.

Eğer erkek gelinden memnun kalmazsa, kadın 2. kadının eve gelebilmesi için kendisi bedel ödemek zorunda. Yani rakibinin başlığını mutsuz gelin veriyor.

Best friendler evlenen çiftin evlilik problemlerini çözmek ve onlara daima yardımcı olmakla da görevli aynı zamanda.

Alkollendirilmiş ballı su ile ayakların ve ellerin yıkanması, bir tür kutsanma, törenin bir başka ritüeli. Şarkılar, türküler eşliğinde başlayan ve biten bu evlilik töreninden ve ayininden sonra gelin ve damat kulübeden en iyi arkadaşları ile dışarı çıkıyorlar.

Ve kadınlı erkekli düğün alayı bundan sonra da neşeli danslar ve şarkılarla devam ediyor eğlencelerine.


Biz ise bu törenin ardından tepeye kurulmuş şık yemek büfeleri ve otelin bizler için hazırladığı düğün masalarına geçerek leziz yemekler ve şampanyalarla kutlamalarımıza devam ettik. Arkasından da aynı Masai köylülerinin yusyuvarlak oluşturdukları alışveriş çemberinde turlar attık ve güzel objeler, takılar aldık. Ama en önemlisi onlarla tanıştık ve güzel sohbetler ettik.

Çok güzeldi gerçek Afrikalılar. Yüreklerimizle konuştuk, ruhlarımızla anlaştık.
Kichwa Tembo harika bir resorttu her şeyi ile birlikte.

Sabah erkenden Lake Nakuru için yola çıktık. Lake Nakuru’ya gitme nedenimiz pembe flamingolar’ı görmekti. (Hani bizim İzmir kuş cennetindeki yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan pembe flamingolarımızdan) Bu doğal parka vardığımızda göz alabildiğine düzlük, ıslaklık, balçık ve sonsuz gözüken pembe ufuklar aklımızı başımızdan alıyordu. O pembe kubbenin altında pespembe dans eden uzun boyunlu, alımlı mı alımlı flamingolar diyarına, başka bir dünyanın içine dalmıştık. Doğal parkın etrafında yine vahşi doğanın izleri ile karşılaştık. Henüz yeni avlanmış bir buffalonun yerde duran gövdesi bize aslanların, kaplanların çok da uzağında olmadığımızı anlatıyordu. Hepimiz çıldırmış gibi pembe kuşların en pembesinin modellik edeceği anların ve mucize görsellerin peşindeydik. Süzüldük gölün en pembesinin kıyılarına… Çektik de çektik kendi penceremizin güllerini.

Gölü seyredeceğimiz manzara tepesine çıkmak için hepimiz minibüslere bindik.

Yolda avladıkları buffaloyu göz hapsine almış aslanları gördük, biz de onları gözledik, fotoğrafladık. Ağaçların, yaprakların, dalların arasından ne görebildiysek kar saydık.

Tam sakin ve doygun yolumuza devam edecekken yolda karşımıza kocaman bir buffalo çıktı. O bize biz ona bakakaldık. Kimse kıpırdamaya cesaret edemiyordu. Bu hayvanların gözleri çok da iyi göremediğinden koku ve harekete daha duyarlı olduklarını öğrenmek zorunda kaldık üzerinden çok geçmeden. O karşılaşma anını unutulmaz kılan ise karşı taraftan da gelen bir başka araç oldu. Kala kaldık hep beraber. Bizim minibüs şoförü Kenyalı arkadaşımız bir hareket yapıp yana kaçmak isteyince hayvan bütün ağırlığı ile bize yandan vurdu. Minibüsün yanı ezildi büzüldü. Biz içeride ezildik, büzüldük. Her tarafımız çürüdü ve çok korktuk. Biz son hızla yandan çarklı bir kaçış yaparken kızgın buffalo arkadaki kırmızı jeepe saldırdı ve onlara da büyük zarar verdi. Ancak yaralı, ölü vermeden talihimize şükredip, manzara tepesine kendimizi dar attık. Oranın sürprizi ise beyefendi maymunlar diyebileceğimiz babunlardı. Onlarca sevimli babun bize bakıyor ve eğleniyordu. Biz de onlara bakarak ve yiyecekler vererek eğleniyorduk. Terastan fotoğraflar çekmek ve çektirmek de işin diğer güzel yanıydı. Ve tabii illaki beş büyükleri görücem diye ısrar etmenin nasıl bir tehlikeli macera olabileceğinin hararetli, heyecanlı dedikodularını yapıyorduk.

Sonra Lake Nakuru’daki bungalowlarımıza geçtik. Flamingo Hills Camp, Lake Nakuru Milli park’ı içinde yer alıyor. Yine kapı yok, kilit yok, tente ve banyo kısmındaki kısmi yapı bölümlerinden oluşan konaklama çadırlarımızda, karanlığın ve vahşi doğanın kalp atışları ile uyuyakaldık. Garip, güzel bir güvende olma haliyle.

Sabah biraz daha az çilekeş yolla pır pır uçaklar için havaalanına doğru yola çıktık.

Komik olan dışarıda kurulan security ve pasaport desklerinden valizini veriyorsun, tekrar kendin eline alıp yürüyorsun. Her şey basit, her şey anlaşılır durumda. Uçak çok sevimli, pilot çok akıllı. Tanzanya’nın üzerinden geçerken ünlü Klimanjaro dağlarını bize yakından göstermesini rica edince keyifle kabul etti ve bize harika anlar yaşattı. Hepimiz bastık deklanşörümüze. Kim iyi silahşör ortaya çıktı.


Ve sonunda KARİBU (hoş geldiniz) Zanzibar!

Tanzanya’yı Vasco De Gama keşfetti.

İlk başta Zanzibar’a İranlılar geldi, sonra Araplar, sonra 16. yüzyılda Portekizliler, baharat yolu olarak kullandılar. Sonra da İngilizlerin hakimiyeti ile Büyük Britanya’nın en büyük limanı oldu. Ummanlılar İngilizler’i buradan kovdu. Müslümanlıkta esirlik yasaktı. O yüzden Ummanlılar Zanzibar’da esir pazarını kurarlar. Umman Krallığı içinde sonradan bölünmeler olur. Birisi Umman Krallığı diğeri ise Tanganikya olur. Her ikisinin birleşiminden de yani Tanganikya ve Zanzibar’dan Tanzanya çıkar ortaya.

Fildişi ve karanfiller ülkesi Tanzanya;

Ocak 1964’te çok yeni bir zamanda bağımsızlıklarını ilan ediyorlar.

990.000 kişi yaşıyor Zanzibar’da. Şehirde çok önemli bir taş bina var. Hindistan’dan, Afrika ana kıtasından ve Arabistan’dan gelenlerin dışında, Avrupalıların yaşadığı yer burası. Eskinin bir sarayı, şimdi ise müze olan “el acayip” ev. Taş şehir de birçok cami, katedral, saraylar, Portekizlilerden kalma kale ve gün batımı noktası mevcut. Kapıların tipine göre Hintli mi, Arap mı anlayabilirsiniz.

ZBC ise birbirinden eşsiz kelebeklerin süzüldüğü bahçelerinin adı; Zanzibar Butterfly Centre.

Baharat adası, otantik, tropik kumsallarında evlilik seremonilerine ve vahşi yaşam gezilerine ev sahipliği, su sporları ve dalış parkurlarının vazgeçilmez yeri bu topraklar. Coconattan yapılmış çeşitli eşya ve hediyelikler, tanzanit taşından yapılma mücevherler, takılar Zanzibar’ın diğer nimetlerinden elbette.

Swahili dili, birçok Afrika ülkesinde olduğu gibi Zanzibar’da da resmi dil. Kumsalda yaşayan insanların dili anlamına gelen Swahili bizim dilimize çok yatkın gözüküyor. Vantu dili.Uganda, Kenya,Tanzanya, Ruanda, Como adaları. En azından Japonca ve Çinceye göre öğrenilmesi ve telaffuzu çok kolay bana göre. Yazıldığı gibi okunuyor ve çok yalın. Henri Belofonte’nin de söylediği Malayka şarkısı ise bize tanıdık gelen bir kültürü hatırlatıyor. Malayka “melek” demek. (Malaika, nakupenda Malaika; seni seviyorum melek)

Bu arada ünlü Queen grubunun efsanevi solisti İranlı bir anne babadan doğan Fredy Mercury ise Zanzibar’ın gururu hala. O buralarda hiç ölmemiş gözüküyor. Müzikleri bizim Türk sanat müziğini anımsatan çalgı aletlerine ve benzer tınılara sahip. İslam ve Arap mimarisi de etkin elbette.

Hintlilerin de varlığı o kültürden de etkileşimleri artırmış. Hint evlerinin önünde taştan banklar var.

O banklara Baraza deniyor. Breez ise denizden gelen güzel meltem anlamında. Baraza ve breez yan yana geldiğinde ise; taştan bankların üzerine yatmış usul usul meltemin getirdiği deniz kokuları ve okyanus dalgalarının hışırtıları ile yarı uyur yarı uyanık bir rüyaya hazırlandığınızı düşünün. Zanzibar’da Hintliler genellikle balkonlu binaları yapmışlar. Birkaç katlı evlerin alt katları dükkan ya da işlik, diğer katlar oturmak için. Arap kökenli evler ise avlulu fakat balkonsuz. İklimsel özelliklerini korumak, serinlikleri yaratmak için iç avlular yaratmışlar.

Dolu dolu gezme işini kimselere bırakmadık. Kendimiz son anda kumandayı ele geçirdik. Ve Zanzibar’ın altını üstüne getirdik iki günde. Balık pazarında dolaştık. Sahilde en eski tekneleri seyrettik. Fredy Mercury adlı cafe barda soğuk bişeyler içtik. Harika hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlardan alışveriş yaptık. İnsanları ile az da olsa diyalog kurduk. Birçoğu çekingen yabancılara karşı, onu anladık. Çocukları yine çok sevimli. Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu topluluk farklı bir kültüre sahip.

Baharat turu da alamadık. Minibüsle gidilecek hiçbir şey cazip değildi çünkü. Blue Safari de yapmıyoruz. Bizim minibüslerde kaset çalar ya da radyo hiçbir şey yoktu. Taarad müziği Afrikalı Türk sanat müziği gibi. Kanun, ney… (sonradan satın aldık) Ama hiç duyamadık müzikleri. Bizim araçlarımızda safariye de çıkıldığı için yasakmış dediler de biz inanmadık.

Vanilyalı ve karanfilli yemekler, safranlı körili Arap, Afrika, Hint karışımı tatlar. Pemba adaya da gidemedik. Ama Zanzibar’daki köleliğin zalimliğini anlatan anıt heykelleri içimiz acıyarak ziyaret ettik. İçimizdeki bitmeyen ayırımcı ve ırkçı eğilimlerimize bir daha baktık. Kimisini o çukura attık. Kimisini de atmak için yanımızda getirdik. El acaip’Ev’in hikayesi ile ilgilendik. Afrika astrolojisinin simgelerinin bulunduğu deri bileziklerden satın aldık. Daha da önemlisi herkes bizim cezaevinde dizilen boncuk işlerini pek bir küçümser ya aslında onların ne kadar sabır isteyen ve harika aksesuarlar olabileceğini öğrendik. Kemerler, bilezikler, kolyeler, küpeler aldık aklımızda kalsın diye.

Bilesiniz ki, bu bitmeyen bir hikaye… Zaten üzerinden çok zaman geçti. Bu gezi yazıları yıllandıkça kıymetlenmiyor şaraplar gibi. Tüketin gitsin taze taze. Her şeyi bir çırpıda tükettiğimiz gibi.

Çünkü daha sırada çok gezi var, gidilmiş de hikaye edilmeyi bekleyen…

Sevgi ve Saygılarımla,


Pervin Mısırlıoğlu E.
24.01.2010




Kenya ve Tanzanya fotoğraflarının tümünü görmek için TIKLAYINIZ

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
04 Şubat 2010 08:47

sultan

Muammer Bey,
Teşekkür ederim ama benim bu ayrıntıları aktarma merakım zaten beni öldürüyor bırakın başka gezginler yaşasın.
Benim Afrika'ımı sonuna kadar okuyabilecek sabırda olanlara şükranlarımı sunarım ayrıca:)))
Gezi-YORUM bana ait bir markadır ama yorumlarım gerçekten gitme planları yapana ve hikaye meraklılarına!

Sevgiler,
Pervin

30 Ocak 2010 23:45

hurkus

İyi ki "Düğüne Geldik Yediler"i (Ada: Zombilerin Düğünü filmi) görmeden gitmişsiniz bu seyahate, yoksa "Düğüne gittik, yediler" olmamak için gitmekten vazgeçebilirdiniz ... :)))))))))))
24 Ocak 2010 23:08

msakaryalı

Keşke bu yazı birkaç bölüm olsaydı.
Ellerinize ve aklınıza sağlık.
Afrika'ya gitmiş ve sizin gezdiğiniz yerleri gezmiş gibi oldum.

Muammer Sakaryalı
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.