Kadınlar artık 'KOCAM BİLİR' demiyor!..

08 Mart 2012 12:47 / 2028 kez okundu!

 


Kadınlar gününe biz de bu söyleşiyle dahil olalım... Laikliğe, Atatürkçülüğe bakışta farklı da düşünsek; "dindar nesiller yetiştirme" konusundaki yanıtından tam tatmin olmasak da, İzmir milletvekili Sayın Nesrin Ulema oldukça önemli şeylere de değindi bu söyleşide. Kimi "ezber bozan" yanları da olan bu konuşma, yeni yasa çıkmadan yapılmıştı.

"Ailenin korunması" adı altında da olsa artık bir yasa var. Kadınlar, "baba, ağabey ve koca"dan oluşan "şeytan üçgeni"ne karşı biraz daha donanımlı olacaklar. Kadınlar açısından "Yetmez ama Evet" niteliğinde bir yasanın çıkması için bu kadar kan dökülmesi gerekli miydi, o ayrı konu... Aşağıda okuyacağınız bu söyleşi, nelere "Evet" ama nelere de "Yetmez" denebileceğinin güzel bir örneğidir.

(AK Parti İzmir Milletvekili Nesrin Ulema ve Pervin Mısırlıoğlu’nun 8 Mart Kadınlar Günü öncesi İzmirizmir.Net için gerçekleştirdikleri söyleşi)

Pervin Mısırlıoğlu: 1934 yılında kadın "hak"larına "kavuşmuş" bir ülke olmakla övünürüz çoğu zaman... Oysa kadınların eğitim düzeylerine, kadın haklarındaki gerçek geriliğe, yeni doğan bebek ölümlerindeki yüksek miktara ve parlamentodaki ya da yönetici konumlardaki kadın oranındaki çok düşük rakamlara baktığımızda durum o kadar parlak değil. Size göre de gerçekten övünecek durumda mıyız?

Nesrin Ulema: Tabii ki kadın konusunda, kadının hem siyasette hem de sosyal alanda katılımı ve mevcudiyeti ile ilgili övünülecek bir durumda değiliz.
Bu bir kadın olarak tüm kadınların hatta birçok erkeğin de kabul ettiği bir gerçek. 1934 yılından sonra işte parlamentodaki dağılımları siz biliyorsunuz. Biz 2007 yılına kadar bunun üzerine herhangi bir katma değer maalesef koyamamışız. Hep yüzde 4’ler, daha aşağılara, gerilere düşmüş, belli zamanlarda yüzde 4.4’lere kadar çıkabilmişiz.

2007 seçimlerinde nihayet yüzde 9’lar seviyesine, 2011 seçimlerinde de yüzde 14.2’ler seviyesine çıkmışız. Aslında, kadının sosyal hayattaki etkinliğinin artırılması önce siyasetteki yani karar alma mekanizmalarındaki kadın sayısının artmasına da bağlı gibi görünüyor. Belki de bugüne kadar bu alanda istediğimiz ilerlemeyi sağlayamayışımızın en büyük nedenlerinden bir tanesi. Ama kadınla ilgili konuda ben bunu 4 başlıkta değerlendiriyorum.

Bizim ülke olarak, bugün eğer cumhuriyetin 100. yılını hedeflemiş yani 2023 yılını hedeflemiş bir Türkiye tablosunu hep birlikte çizeceksek, burada iktidar partisi, muhalefeti, sivil toplumu, üniversiteleri topyekûn, 75 milyon eğer bu hedefte ve kararlılıktaysa bunun için kadın konusunda herkesin çok kolay bir araya gelmesi gerektiğine inanıyorum. Yani kadın politikalarının üretilmesinde ve kadınla ilgili sorunlara yönelik çalışmalarda iktidarı ve muhalefeti herkesin el ele ve kol kola vermesi gerekiyor.

Şimdi 4 başlık altında eğer biz bunu sıralarsak, birincisi “eğitim”.

Eğer biz kız çocuklarımızı ve daha sonrasında genç kızlarımıza eğitim desteğini tam olarak sağlayamazsak, biraz önce bahsettiğimiz çıta ya da seviyeye gelmemiz mümkün değil. Eğitimle beraber onları güçlendirmek ve daha sonrasında da sosyal hayatı siyasal hayatın içerisine katabilmek.

Şimdi eğitimle ilgili neler yaptık, neler yapılıyor?

Ben şunu bütün samimiyetimle söylemek istiyorum; AK Parti’yle ilgili maalesef 9-10 yıldır kadınlar ve kız çocukları üzerinden yürütülen haksız bir eleştiri var. Bakın, nerdeyse 9 yıldır partinin içerisindeyim, başlangıcından bu yana değişik kademelerinde görev aldım ve şu anda da AK Parti İzmir milletvekiliyim, bir kadın milletvekiliyim. Sayın Başbakanımız başta olmak üzere AK Parti’nin bütün kadrolarında iletmiş olduğu bütün politikaların içerisinde her zaman kadının yeri mevcut olmuştur. Yani bir düzenleme ve planlama yapılırken kadınlarla ilgili ayrı bir pencere her zaman açılmıştır. Bu ne anlamda, kadını güçlendirmek anlamında, kadının istihdamdaki oranını biraz daha yükseltmek anlamında, kadının eğitim konusu ile ilgili önündeki engellerin biraz daha azaltılmasıyla ilgili konularda… Yani bizim, 2012 yılındayız, işte 1923’ten bu yana bu tarihe kadar geçirdiğimiz bir cumhuriyet dönemi var. Atatürk’ün kurduğu, temellerini attığı bir kavramımız var, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti anlayışımız var. Bunu benimsemiş bir parti olarak bu eleştiriler beni bir kadın olarak çok incitmiştir; “AK Parti kadınlara ikinci bir insan olarak bakıyor, AK parti kadınları eve kapatmak istiyor, AK Parti kadınların önündeki eğitim imkanlarını kaldırmak istiyor”. Bu eleştiriler gerçekten bu yüzyılda çok acımasızca. Üstelik 10 yıldır iktidarda olan bir partiye, yaptıkları ortada olan, kendisini kanıtlamış bir partiye yapılan çok acımasızca bir eleştiri. Bunu aslında bu eleştiriyi yapanlar şunun da farkında mı bilmiyorum, aslında kadınlara çok büyük zarar veriyorlar. Çünkü kadın üzerinden siyaset gütmek yapıcı değil, eleştirel anlamda siyaset gütmek en çok kadınları yıpratıyor aslında. Çünkü bugün biz eğer, bu korku siyasetini diyelim pompalayanlar- İzmir’de bunu çok yaşıyoruz- bunu yapmak yerine kadınla ilgili yapılan uygulamalar ve projelere katkı sağlamak için bir şeyler ortaya koysak, el ele verebilsek kadınlar için bu çok daha farklı yerlere kısa sürede geliriz diye düşünüyorum ben. Bu beni çok üzüyor, incitiyor. Bir kadın olarak bakın siyaseti bir kenara bırakayım, bugün inancından dolayı başını kapatan kadınlarımıza yönelik ya da yine inancından dolayı başını kapatmak istemeyen kadınlarımıza yönelik yani şeklen eleştiri yapılması, bir kadının bir kadına eleştiri yapması belki de kendi kendimize yaptığımız en büyük kötülük.

Biz şunu kabul ediyoruz, şu anlayıştayız AK Parti olarak; her ne inançta, her ne düşüncede olursa olsun, önce insanı insan olarak kabul ediyoruz. Yani bizim için öncelik onun insan olması. Görüş farklılığı, etnik kökeni, dini inancı inanın bunlar çok son aşamada, son kademede belki aklımızdan geçirebileceğimiz değerlendirmeler ama hiçbir zaman yürütmüş olduğumuz projelerin ve politikaların içersinde etkin değil.

> Yani politika buradan çıkmıyor sonuçta; genelden çıkıp daha başka bir yol izliyor...

Bizde etnik ayrımcılık yok, dinsel ayrımcılık yok, bölgesel ayrımcılık yok. Yani bunu ben herkesin bilmesini istiyorum ve dile getiriyorum.

> Aslında 2. sorumla ilgili yanıt geldi gibi zaten… Başka vesayet sistemleri sarsıldı, sarsılıyor ama kadınları yönetmeye yarayan vesayet sistemi ne zaman değişecek? Kadınlar; abi, koca ve babanın vesayet üçgeninde yitip gitmeye devam mı edecekler?

Evet, tabii ki vesayet sistemi, kadın üzerindeki vesayet sistemi aslında dünden bugüne ya da birkaç yıl içerisinde kolay kolay değiştirilecek bir yapı değil. Bunu hepimiz kabul ediyoruz. Çünkü uzun yıllar boyunca toplum kadını belli bir yere yerleştirmiş ve kadın da bir takım nedenlerden dolayı bunu kabullenmek zorunda kalmış, yani bunun farklı yollarının olabileceğini, farklı şeyler yapabileceğini ona gösteren, o çıkışları ona veren bir anlayış maalesef olmamış. Tabi dünden bugüne, yarına böyle köklü bir değişimin olması mümkün değil. Ama bu değişimin olması ile ilgili bir takım alt yapı ve imkanları milletvekili olarak bizlerin, sayın başbakanımızın, bakanlarımız, icranın başında bulunan kişilerin hazırlaması gerekir ve 10 yıldır da bu hazırlanıyor. Şimdi artık biz bir mahallede, 15 yaşında evlenmiş, daha kendisi çocukken kucağına çocuk almış kadınlarla konuşurken şunu görüyorum; yani artık “kocam bilir” dememeye başladılar. Ve onların çocukları da artık bu iletişimin çok yaygın olduğu bu dünyada, her şeye çok kolay ulaşılabildiği bu dünyada artık annemin kaderi benim kaderimdir demiyorlar. Yani bunun farklı yönlerini, yapabilecekleri alternatiflerin de olduğunun farkındalar.

Şimdi bize düşen, bu açılan yolların çok iyi devamının getirilmesi. Kadını destekleyerek bu yollardan onun geçmesini sağlamak.

Bakın eğitim dedim, bugün okul açma oranında çok önemli bir artış gerçekleştirdi Türkiye. Yüzde 91 oranından şu anda yüzde 98 oranına çıktı ülkemizdeki okul açma oranı. Bu aslında, bundan önceki hükümetlerin de, yöneticilerin de politikaları vardı ama bunun üzerine konulmuş önemli bir artı. Yüzde 98 bizim için çok sevindirici amacımız yüzde yüze ulaştırmak.

Peki kız çocuklarımız için ne yapıldı? Kız çocuklarımız için de farklı destekleyici politikalar ortaya sunuldu. Bir takım kampanyalar başlattık. Yani buradaki sorun, eğer siz kız çocuğuna eğitimi veremezseniz, onu eğitim içerisine dahil edemezseniz daha sonra ona ulaşmanız mümkün değil. Orada kopuyorsunuz zaten. “Haydi kızlar Okula” kampanyası başlatıldı. “Ana-Kız Okuldayız” kampanyası başlatıldı. “Haydi Kızlarla” beraber 350 bin kız çocuğu okulla buluşturuldu. “Ana-Kız Okuldayız” kampanyasıyla yine aynı oranda hem anne hem kız kol kola girip okula gittiler

Ben bunu kısmen yaşayan birisi olarak söylüyorum ve bunun da çok büyük bir devrim olduğunu her konuşmamda dile getiriyorum. Bakın bugün artık her ilimizde bir üniversite var. Şimdi genelde bizim aile yapımızda, geleneklerimizde, göreneklerimizde kız ve erkek farklı yerlerdedir. Yani erkek çocuğunu çok rahat şehir dışına okumaya gönderebilir aileler ama kız söz konusu olduğunda 2 kez daha düşünür. Yani maalesef böyle. İşte her ilde bir üniversitenin oluşu bile aslında bu engeli ortadan kaldırmış oluyor. Yani üniversite eğitimine göndermemekle ilgili önemli bir engeli ortadan kaldırmış oluyor.

> Üniversite istiyorsan buyur oku diyoruz da kız çocukları için ayrıca bir endişe duyuyoruz hala değil mi?

Yani çok doğal bir şey bu; çocuklarınız için yaşıyorsunuz, onların başına bir şey gelmesin o sizin için yeterli. Güzel bir insan olması için, topluma yararlı bir insan olması için mücadele veriyorsunuz ama bunu yanında da 75 milyonun içine salıyorsunuz, tek başına...

Şimdi, bu farklı bir yüzü. Biz 4 kardeşiz. Aslen Çankırı doğumluyum ama Çankırı’dan İzmir’e neden geldiğimizi size anlatmak isterim. Benim bir büyüğüm-ben en küçükleriyim- ablam çok başarılıydı, lise birincisiydi. Ve o zaman üniversite sınavlarına girdi, Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliğini kazandı. Çankırı’nın çok yerli, köklü ailelerinden birisi babam. Bütün çevresi, arkadaşları, işi gücü her şeyi orada. O zaman çok iyi hatırlıyorum; 18 yaşında Anadolu’da görücüler gelmeye başlar. İstemeye. Ya okula da göndermeyin, hayırlı bir kısmet değerlendirin derler. Ama Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliğini kazandı ve bir ikilem yaşandı o anda. Yani dedi ki; evlendirip onu da baş göz edip farklı bir sorumluluğa mı yönelteyim, yoksa tek başına İzmir’e gönderemem, burada var olan her şeyi bırakıp onunla beraber okuması için yanına mı gideyim? Benim babam 2. tercihi yaptı.

> Çok önemli…

Çok önemli evet, ama bu tercihi yapmasaydı hem ablam hem de devamında ben belki okuyamayacaktık. Ama Çankırı’da bir üniversite olsaydı böyle bir engelimiz olmayacaktı.

Şu anda var; 81 ilimizde üniversite var. Bakın çok küçük şeyler gibi ama bunların her birinin eğitime kattığı, bu politikaların içerisinde var olan şey, bakın 2002 yılına kadar ülkemizde sadece 65 tane üniversite vardı ve bunların büyük bir kısmı büyük şehirlerdeydi. Ama 89 tane yeni üniversite dahil edildi sisteme.

> Yaşayan üniversiteler mi hepsi, yoksa bir biçimde açıldı mı?

Bizim öncelikle eğitim sistemine güvenmemiz lazım. Belki hepsi ilk açıldığında yaşayan üniversite olmayabilir ama süreç içersinde mutlaka olacaktır. Bunu ispat eden üniversitelerimiz de var. Ama bu önemli pencereyi gerçekleştirelim.

Kadın için önemsediğimiz 2. konu da “sağlık”. Biz nesilleri yetiştiren kadın olarak bakıyoruz. Ama sağlık anlamında kadınlarımıza bizim her türlü desteği vermemiz lazım.

Çocuğunu yetiştiren o kadınlara bu desteği vermemiz lazım. Bir takım imkanları sağlamamız lazım. Sağlıklı nesiller sağlıklı gelecekleri yetiştirebilir. Şimdi burada biraz da anneye görevi düşüyor. Sonuçta erkek olsun kız olsun o çocukları yetiştiren ana temel. Rutin kontrollerini sağlaması, çocuğunu hastaneye götürmesi, aşılarını yaptırması, işte aşılama oranındaki yüzde yüze yaklaşan değerler, birçok yerde özel hastane, devlet hastanesi olsun olmasın her yerden sağlık imkanını alabiliyor olması da, demir preparatlarının devlet tarafından ücretsiz veriliyor olması çok önemli... Bunların her biri sağlıklı nesillerin yetişmesi ile ilgili bir bağ.

> Tabi sonuçta siz de sağlık sektöründesiniz…

Evet… Şuraya gelmek istiyorum; eğer kadın çocuğunu yetiştirirken, ya işte doğdu bir şekilde büyür, mantığıyla değil de çocuğumun gelişmesi için neler gerekli diye düşünerek yetişmelerini sağlarsak bizim gelecekle ilgili bir kademe daha ileri atlamamıza sebep olur. Mesela bebek ölümleri… Bugün bebek ölümleriyle ilgili, anne ölümleriyle ilgili çok ciddi anlamda ilerleme kaydetti ülkemiz. Artık binde 1’ler seviyesine düştü. Bu önemli bir oran. Ben şunu hatırlıyorum, siz de mutlaka hatırlarsınız bu haberleri. Bundan önceki yıllarda bir kadın doğum yapmak için ilçeye kızakla taşınırken ya yolda ölürdü ya da bir şeyler olurdu mutlaka… Yine taşınıyor, yetiştiriyorlar. Ama bakın neredeyse yılda bir olay. O da çok olumsuz hava koşulları nedeniyle. Ama bugün ambulanstan bahsediyoruz, helikopter ambulanstan bahsediyoruz, uçak ambulanstan bahsediyoruz. Kaldı ki, coğrafi şartları zor olan bölgelerde yaşayan kadınlar için şöyle bir uygulamamız da var. Hamileliğin son bir ayında yani son ayına girdiği anda o kadınlar hastanede misafir ediliyorlar bir ay boyunca. Doğumunu yapıyor, bir ay daha kalma hakkı var. İyileşip, sağlığına kavuştuktan sonra kendi evine gönderiliyor.

Şimdi neden sağlığı bu işin içersine soktum? Belki bu tip detaylar önemli de değil. Bu bir bütünün parçası diye düşünüyorum. Bu anlamda da önemli mesafeler kaydedildi.

Üçüncü kriterimiz ne? Eğitim ve sağlıktan sonra yapmamız gereken bir konu da kadının iş gücüne, istihdama katılımını artırmak. Asıl problemimiz burada. Kadına yönelik davranışta, kadının bireysel hak ve özgürlüklerden kadın olduğu için değil de, insan olduğu için faydalanmasını sağlamak. İstihdama katılımla ile ilgili ben 2008 yılında sosyal güvenlik reformunu hatırlıyorum. 2008 yılında şu reformu gerçekleştirdik biz. Eğer iş yerinize kadın alıyorsanız, çalıştırmak üzere kadın tercih ediyorsanız, devlet sigorta priminizi karşılamayı üstendi. Yani bakın bu 5 yıl boyunca üstelik.

> Nasıl yani? Herhangi bir iş yerinde, herhangi bir konuda mı, yoksa belli spesifik şeyler mi?

İlk defa çalışma hayatına giren bir kadını iş yerinizde istihdam ettiğiniz zaman 5 yıl boyunca onun sigorta primini devlet karşılıyor. İlk yıl tamamını karşılıyor. 2. yıl yüzde 80’ini, 3. yıl yüzde 60, kademeli olarak bunu aşağıya düşürüyor ve şunu da yapıyor yani 1 yıl çalıştırdı mesela 1 yılla sınırlı tutsaydı sanıyorum 2. yılda bir değişiklik düşünebilirdi işveren. 5 yıl kademeli olarak ödüyor. Yani bu bile sadece aslında farklı bir reform.

> Ev işçileri de mi öyle mesela?

Sigortalı her alanda. Sigortaya bildirdiğiniz zaman-yalnız ilk defa iş hayatına başlayan kadınlarda biz bunun için yaş sınırı koymadık. Bu işlem şu anda da devam ediyor. Yani 2008 yılında çıkartıldı ama 2012 yılındayız, bu hak, bu uygulama böyle sürüyor.

> İyi olmuş.

Evet. Şu anda istihdamdaki kadın oranını yüzde 30’a çıkardık biz.

> Kaçtaydı?

Yüzde 20’ler seviyesindeydi. Yüzde 30’a çıkardık. Yeterli mi? Değil elbette. Hedef yüzde 35’ler, 40’lar seviyesine çıkarmak. Ama çok basit bir uygulama, bu bile ne kadar bir artışın gerçekleştiğini rakamlarla ortaya koyuyor.

Bir de şu yönü var. Bizde kadın istihdamına kadınlarımızı yönlendireceksek bir mevcutlar var, bir de bugüne kadar birikmiş olanlar var. Eğitim almamış, liseyi bitirmemiş, üniversiteye gidememiş olan kısım var. Bu çalışmaları 2 aşamada değerlendirmek lazım; yani bugün üniversite eğitimini alanlarla ilgili belli bir yol çizilmiş ama onun öncesindekilerle ilgili ne yapılabilir, bu katma değerin içersine katılması nasıl sağlanabilir? Biz şunu gördük. Hani eğitim almamış kısım var ya, “her işi yaparım” diyen mantık bizim elimizi çok zayıflatıyor. Oysa ki bizim ülkemizde “her işi yaparım” değil, “şu işi yaparım”ı diyenlere istihdama katma anlamında daha çok ihtiyaç var. Bununla ilgili de İş-Kur’la, sivil toplum örgütleriyle beraber yürütülen bir takım çalışmalar var. Yani meslek edindirme programları var. ben bu şekilde yani umutsuzluğa düşmüş olan kadınlara her yerde bu yolu gösteriyorum. Yani bir sanatın elinde olması lazım ve bunu veren bir kurum var. Bu kurumda kurslara katılıp, devamlılık gerçekleştirdiğiniz zaman size günlük harçlık da veriyor. Yani maddi imkansızlıklardan gidemedim bahanesinin ortadan kalkması için. O da kalkıyor ve kurslara katılıp sertifikanızı aldıktan sonra da sizi bir işe yerleştirme garantisi sunuyor. Şimdi bizim bunu mutlaka yaygınlaştırmamız lazım.

> Önemli olan bu kanunu bilmeleri ve buna koşmaları. Sigortasızlıktan ölen, sigorta diye çırpınan insanlar var, mesela onlara bu büyük bir imkan.

Bu kursların bu anlamda duyurulmasında size yani basın yayın organlarına görev düşüyor. Ben mesela şunu görüyorum sahada, evet bu kurslar var ama bana bir yerde bir kadın kardeşim dedi ki, “bana çok uzak, eşim oraya gitmeme izin vermiyor”. O zaman bizim ne yapmamız gerekiyor? Her bölgede bu kursları yaygınlaştırmamız gerekiyor.

Yine girişimci kadınlara bir takım destekler var… Bunlar gerçekten kullanılmıyor. Mesela kaymakamlıklarımız, benim bir projem var diyen 4-5 kadın bir araya gelip projesini ortaya koyup sunduğunda, 25-30 bin TL'ye yakın destek veriyor. Yani bunları bizim alanda, sahada sizlerle beraber anlatıp, yaygınlaştırmamız lazım.

> Yani kanun simsarlığı falan yapmak lazım, yani broker gibi, borsacı gibi…

Şimdi tam da bu noktada sorayım; kadına yönelik şiddetin kökenine inmeden artarak süren bu şiddete çözüm bulunabilir mi? Ak Parti'deki erkek milletvekilleri, erkek egemen zihniyetle yüzleşmeye gerçekten hazırlar mı? Değillerse onları ittirecek parti içi ve parti dışı güç var mıdır? Orada kendi içimizde ne yapıyoruz?

Ben hemen çok yakında yaşadığım bir olayı size aktararak yanıtlamaya başlayayım. O gün programda da bahsettiğim İstanbul Sözleşmesi’nin Meclis’te görüşülmesi ve kararın geçmesi aşamasında AK Parti’de bulunan bütün erkek milletvekillerimiz önderliğini sayın Başbakanımızın yaptığı bir imza kampanyası başlattı. İlk imzayı sayın Başbakanımız attı. Kadına yönelik şiddetle mücadelede kadınlarımızın yanındayız mesajını vermek için, “Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu”muzun başlattığı bir çalışmaydı. Sayın Başbakanımız da, komisyondaki arkadaşlarımız da, AK Partili erkek milletvekillerinin hepsi de bu imzayı severek attılar. Çünkü içgüdüsel olarak her ne kadar bu tip duygular var olsa bile kadına yönelik şiddetin kabul edilmeyeceğini, insanlık dışı bir olay olduğunu ben kendi grubumdaki milletvekilleri adına söylüyorum, hepsi kabul etmiş durumda, hemfikir durumda. Kadının bir aşama daha ilerleyebilmesi için uygulanacak bütün politikalarda her zaman destek olmuşlardır. Bu noktada bizim AK Parti olarak bir çalışmamız var ve destek de var.

Bütün AK Parti teşkilatlarındaki beyler de bunu bir kampanya havasına dönüştürüp, bu görüşün arkasında olduklarını net bir şekilde göstermiş oldular. Kadına yönelik şiddetle ilgili biz öncelikle çok samimiyiz. Yani bir kadına, bir insanın bir insana şiddet göstermesi hiçbir kişinin kadın olsun erkek olsun cinsiyet ayrımı yapmıyorum ama şiddet göstermesi kabul edilemez. Kadına yönelik şiddetle ilgili de özellikle son dönemlerde önemli ilerlemeler de kaydettik. İşte İstanbul Sözleşmesi ya da şiddetin önlenmesi ile ilgili-aile bireylerinin korunması ve şiddetin önlenmesiyle ilgili 22 maddelik bir kanun Bakanlar Kurulu’nda biliyorsunuz imzalandı. Komisyona inmesini bekliyoruz. Burada şunu hepimiz tespit ettik; bu kanun ve yasaları çıkarmamız yetmiyor. Çıkarmış olmakla sorunu çözmeniz mümkün değil. Bu hepimizin kabul ettiği bir gerçek. Uygulayıcılara bunu kabullendirmek, onları sistemin içine sokmak ve sorunu minimuma indirmek. Şimdi bunun için de bu konularla kadınların uğraşması ve kadınların konuşmasını da istemiyoruz. O yüzden imza kampanyası çok önemliydi. Yani erkeklerin buna olan duyarlılığını, gayretini göstermek gerekiyor. Şiddeti uygulayan erkekler üzerine bir takım çalışmalar yürütmemiz ve çıkarmamız lazım. İşte bu yapılmaya çalışılıyor. Bugün erkeklerin yoğun olarak bulunduğu alanlar tespit edildi mesela. İşte askerlik dönemi. Orada eğitimi gerçekleştirebileceğimiz inanılmaz bir alan var. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığımız, Genel Kurmayımızla beraber bir proje yapıyor. Daha önce de yapıldı ama şimdi daha detaylandırılarak yapılıyor. Er ve erbaşlara şiddetle ilgili eğitimler verilmeye başlandı.

> Orada da ciddi bir şiddet var. Askeriye, şiddetin ürediği, yayıldığı en önemli ortamlardan biri değil mi?

Orada da var ama erkeklerin yoğun olarak bulunduğu yerler askeri eğitim alanları.

2. alan olarak Diyanette bu başlatıldı. Yani dini değerler üzerinden sanki kadın ikinci plandaymış gibi gösteriliyor, yahut sözümü dinlemedi işte onun için böyle yaptım. Bunun dinimizde var olmadığını, doğru olmadığını anlatmak üzere Diyanette her Cuma hutbelerinde kadına yönelik şiddetle ilgili de şeyler yapılıyor.

Belki de biz hep işimize geleni kullanmış, gelmeyeni kullanmamışız. Bizim dinimizde şu da var; insanın insana eziyet etmesi en büyük günahlardan bir tanesi. Yani bizim dinimizin özünde bu vardır. İnsana saygı duymak var.

Belki de sorunun çözümü de burada. Yani büyük bir kesim için sorunun çözümü de burada. Buna dinimizin gereklerini, dinimizde kadına yaklaşımı, İslam dininin kadına bakışını bizim çok iyi anlatmamız lazım. Yani bu bir takım söylemler ve şeylerden ziyade, kulaktan duyma rivayetlerden ziyade asıl bunun kaynağı olan Kuran-ı Kerim’in Türkçesini belki okuyarak bulmamız lazım. Orada bizim dinimiz kadına şiddet uygula, senin sözünü dinlemediği zaman şiddet uygulayabilirsin, bu günah değildir demiyor.

> Feminizm ve özgürlükçülüğün yeni yerel sentezi ülkemizde ne zaman yapılacak? Örneğin Adalet ve Kalkınma Partisi'nin ideolojik çerçevesi buna elveriyor mu? Yoksa kadın haklarında yoğunlaşmayı tehlikeli bulan erkek zihniyeti buna da engel mi olacak? Bunun için gelenekler ve din kalkan olarak kullanılmaya devam mı edilecek?

Şu anlayışı öncelikle net bir şekilde ortaya koymamız gerekiyor. AK Parti’nin kadına ve aileye bakışı şu: Öncelikle muhafazakar demokrat bir anlayışı benimsemiş bir parti. Burada kast edilen muhafazakarlık geçmişten gelen kültürel değerlere sahip çıkmak, bağlı kalmak ama gelişen dünyanın getirmiş olduğu yenilikleri de her ikisiyle uyum içerisinde sentezleyebilmek. AK Parti’nin muhafazakar demokrat anlayışı bu. Burada muhafazakarlıktan kast edilen hiçbir şekilde gerici, bağnaz, insan haklarını sınırlayan, sıkıştıran bir anlayış değil. Yani bizi biz yapan kültürel değerlerimize, ahlaki değerlerimize, manevi değerlerimize sahip çıkmak ve onları yaşatabilmek.

2. si bizim amacımız yani bu ülkenin belki de bel kemiği olan aile yapısını kurmak. Güçlü ailelerle güçlü toplumlara ulaşmak.

Şimdi güçlü aile derken kast edilen kadının geri planda olduğu, erkeklerin ön planda olduğu bir aile yapısı değil. Güçlü ailenin içerisinde siz erkeği de güçlü bir erkek olarak tutabilirsiniz, kadını da aynı şekilde birey olarak, insan olarak, güçlü kadın olarak tutabilirsiniz. Gencimizi de, yaşlımızı da güçlü bireyler olarak bu toplumun içerisine katabilirsiniz. Burada anlaşılmayan şey şu, şu olmayacak gibi geliyor bize sanki. Kadın güçlendiği zaman ya da bir takım haklar elde ettiği zaman aile bütünlüğü içerisinden kopup gidecek, ayrılacak anlayışı var yani biz 'güçlü erkek ve aile' demiyoruz güçlü topluma ulaşırken. Biz 'güçlü erkek, güçlü kadın, güçlü çocuklar, bireyler' diyoruz. Bu şekilde biz toplum olarak varlığımızı devam ettirebiliriz. Bakın kadın da güçlenecek, erkek de güçlenecek, aile kurumu içerisinde birbirini yönetebilecekler. Bu eğitimi bizim vermemiz gerekiyor. Bu anlayışı yerleştirmemiz gerekiyor. Birisi pasif, öbürü aktif bir yaşantı değil. Kadın için de, erkek için de bu böyle. Bu hiçbir zaman aile birliği ve bütünlüğü üzerinden politikalar üretilmesi, kadını hiçbir zaman geri planda tuttuğumuz anlamına gelmemeli.

> Egemen erkek bakışının doğal yaygınlığı nedeniyle kendinizi mecliste hiç çaresiz hissettiğiniz oluyor mu? "Erkek gibi kadın" olmadan çabanızı sürdürmenize imkan veriliyor mu? Çok açık ve net bir insansınız ama bu konuda her zamankinden çok daha açık ve net bir yanıt bir yanıt verebilir misiniz?

Aslında şöyle söyleyeyim. Milletvekili seçildikten sonra mecliste yaptığım çalışmalarda erkek gibi olmamı gerektirecek bir durumla karşılaşmadım. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Yani beni tanıyorsunuz. Ya, işte erkek gibi olayım da şu işin içerisine girip şunları şunları yaparım dediğim bir ortam yaşamadım. Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde komisyonlarda şunu gördüm. Siz eğer ülkeniz için, toplum için, çocuklarınızın geleceği için bir şeyler yapmak istiyorsanız erkek ya da kadın olmanız çok önemli de değil. Bu mücadelenin içerisinde -evet önemli bir mücadele var- erkek egemen bir alan ama sanıyorum erkeklerimiz de artık şunu görmeye başlamışlar; kadınlar siyasetin içine girdikleri zaman onların yani erkeklerin önünde bir engel değiller artık. Biz onların ne önünde ne de arkasında olmak istiyoruz. Biz onlarla yan yana omuz omuza çalışmak istiyoruz. Siyasetin de kalitesini arttırmak istiyoruz. Erkekler de, Meclis’teki kendi gurubumdaki bütün erkek milletvekillerimiz için bunu söyleyebilirim, hiçbir ortamda “erkek gibi olsaydım” diye içimden geçen bir şey yaşamadım.

> Şanslısınız demek ki... (gülüşmeler) İnternet çağında genç kuşaklara bir bitki gibi "yetiştirme" meselesi üzerinden bakmak doğru mudur? Nesrin Ulema gerçekten ne isterdi? Ülkemizde Kemalist, Atatürkçü bir nesil mi yetiştirilmeli yoksa modern dindar bir nesil mi?

1923’te Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyet değerlerine, bugün bu ülkede yaşayan herkesin öyle ya da böyle sahip olduğunu düşünüyorum. Tabi çok radikal kesimler dışında. Bu cumhuriyet o dönemde kurulmuş ve o dönemde yaşanılan zorluklar, daha doğrusu geçmiş tarihin bugünkü nesiller tarafından çok iyi bilinmesi gerekir. Yani bizim tarihimizi iyi analiz edebilmemiz lazım. Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyetin ve onun hedeflerinin çok iyi özümsenmesi lazım. İşimize gelen kısımları alıp, gelmeyenleri almıyorsak bu topluma en büyük zararı vermiş oluruz. Tabii ki cumhuriyetin ilkeleri, 2023 hedefleri diyoruz, cumhuriyetin 100. yıl hedefleri diyoruz, bunlar toplum olarak hepimizin kabul ettiği gerçekler. Ama siz 1900’lü yılların gerçekleriyle 2012 yılının gerçeklerini iyi sentezlemek zorundasınız. Bir takım yeniliklere, modernleşmeye açık olmak zorundasınız. Eğer siz o dönemin düşünceleri üzerinden mesela laiklik konusunda -yani o saplantı doğrultusunda bugünkü ilerlemeyi, dünyanın gelişmesini, ülkenin gelişmesini eğer özümseyemez, sentezleyemezseniz problemler buradan çıkar. Ama bunlar bizim toplumumuz için ne kadar yapıcı olur? Bana göre yapıcı olan hiçbir yanı olmaz. Bakın biz demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti anlayışını benimsemiş bir ülkeyiz. Bundan artık geriye dönüş yok. Ya da geri dönmek, döndürmek isteyen bir anlayış da yok. Bu ülkede 9 yıldır AK Parti hükümetleri döneminde yapılanlar ortada. İletişim teknolojisinden, yollarından, hastanelerinden, okullarından, bugün Fatih projesi başlatıldı. Avrupa ülkeleri artık şunu söylüyor. Eskiden bizim ülkemizde hep Avrupa’dan, Amerika’dan, Fransa’dan örnekler gösterilirdi ya şimdi genel sağlık sigortasını, sistemini ülkenizde nasıl gerçekleştirdiniz diye Amerikalı yöneticiler bizden bilgi alıyor. Bugün Fatih projesini nasıl başlattınız diye Avrupa bizden bilgi alıyor.

> Nedir Fatih projesi?

Akıllı, tablet bilgisayarların çocuklara verilmesi. Bakın bu da farklı bir alan yani ve bunun üzerine saatlerce konuşabiliriz. Eleştirilen yönleri var bunun da, konuşabiliriz ama bizim modernliğe, modernleşmeye, çağdaşlaşmayı, ülkemizi ilerletmeyi gerçek anlamda yapmamız lazım. Yani lafta değil. Ben cumhuriyetçiyim, Atatürkçüyüm, laikim… E tamam, biz de öyleyiz. Ama Atatürk demiş ki; muassır medeniyetler seviyesine çıkın. Peki bunu yapmak, buraya yükselmek için ne yapmışız? Bugüne kadar neler yapılmış? Mutlaka yapılan çok şey var. Onları küçümsemek anlamında söylemiyorum ama bu değerlere karşı olduğumuzu savunanlar, bizim yaptıklarımıza da gerçekten samimiyetle bakıp da öyle değerlendirsinler. Dindar bir nesil, dindar bir gençlik anlamında şunları söylemek isterim, bu çok önemli. Bizim, ülkesine, milletine, vatanına, değerlerine sahip ama dinine de sahip nesiller yetiştirmemiz lazım.

Bakın kadın cinayetlerini konuştuk, işte bu ülkede işlenen birçok suçları belki dünya genelinde insanlığın gerçekleştirmiş olduğu birçok suçların ana kaynağına indiğinizde bunları, dini değerleri ya da bu tip değerleri zayıf, manevi yönden zayıf olan insanların gerçekleştirdiğini görüyoruz. Yani burada kast edilen şu değil. Sadece bu ikilem içerisinde kalanlar yani öyle yetişip daha sonra farklı yöne kayıp çatışma yaşayanlar için söylenebilir. Bizim yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede dindar gençlik yetiştirmek istiyoruz deyiminin çok önemsenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu bir inancı olmayan, farklı dinlere inanan, Hıristiyanı, musevisi, ateisti, hepsi bu ülkede yaşıyor, değil mi? Yani haklar yönünden bir farkımız var mı? Ama dinini yaşamak isteyenlere de aynı eşitliği bizim sağlamamız lazım. Biz onu sağlayamıyoruz ülkemizde. Kast edilen bu manevi değerlerine, ahlaki değerlerine, dini değerlerine sahip bir gençlik. “Dindar bir nesil” sözünün zorla, baskıyla bir nesil yetiştirilecek olarak algılanmaması lazım.

Bakın biz çok zengin bir ülkeyiz. Kültürümüz, insanımız anlamında da çok değişik yelpazelere sahibiz. Dediniz ki, dinimizle ilgili bir takım yanlış söylemler, gelenekselleştirilmiş hatta bir takım bilgilerden dolayı kadın sanki 2. planda, kadının hakları dinimizde daha geride gibi bir algı var. Bu neredeyse büyük bir kesim bunu böyle algılıyor. Peki biz dinimizin gerçek değerlerini kulaktan dolma değil de, bunu bir sistem içersinde, dayatmayla demiyorum ama buna ulaşabilecek yolları, kaynakları açarak bu yol hakkını gelecek nesillere vermemiz ya da bunun gerçeklerini anlatıyor olmamız, sonrasında tercihini kendisine bırakmamız asıl demokrasi değil mi?

> Eğitim alanındaki yeni hamle yine bir bölünme yarattı toplumda? Hangi tarafta yer alalım? Süreç bir atılıma mı yoksa bir çöküşe mi işaret? "Genç kızların eğitimden yoksun kalma olasılığı" üzerinden tartışılan bu meselede, geçmişteki ulusalcı paranoyaların izini mi aramalıyız yoksa "dindar kuşak yetiştirme" gayretkeşliğinin ipuçlarını mı? Yani gerçekten de böyle belirli bir prototip yetiştirme merakı olmamalı. Tersi mi olacak şimdi peki?

Ama burada siz bu konuyu hep eğitim içerisinde algılıyorsunuz. Yani okullarda algılıyorsunuz. Biraz da yanıltan o sanıyorum.

Bizi biz yapan değerlerimiz de var. Bunların içinden kötü kısımlarını alıyoruz ama bizim temelimiz olan değerler de var. Bunların yaşatılması lazım.

1+4+4+4’le ilgili de yine ortalık ayağa kalktı. Ama ben sadece şunu söyleyeyim; İngitere’de, Fransa’da, Amerka’daki eğitim sistemine bir bakalım. Avrupa Birliği ülkelerinin büyük bir kısmında, ABD’de eğitim sistemi bu şekilde. Neden bu şekilde?

Bir yıl okul öncesi eğitim hepimizin olmazsa olmazı. Yani burada yüzde 67’ler seviyesinden yüzde 81’lere çıkardık bu aranı da. Onun dışında 8 yıllık zorunlu eğitim getirildi. Şimdi bakın 8 yıllık zorunlu eğitimden sonra ben velilerle görüşüyorum ve şunu söylüyorlar: “8 yaşındaki kızımla 14 yaşındaki 8. sınıftaki erkek çocuk tenefüste aynı okul alanı içerisindeler”. Veliler bundan bir takım rahatsızlıklar duymaya başladı. Bu şikayetlerden bir tanesiydi ama burada asıl olan bir çocuğun çocukluk, ergenlik ve sonraki süreçte yetiştirilmesi ile ilgili eğitim temelleri. Bakın diyor ki eğitimciler; ilk 4 yıl temel eğitim, ondan sonraki dönemde bir meslekle ilgili ya da bir alanla ilgili çocuğun tercihleri oluşmaya başlıyor. Siz o yaştan sonra gelecekte ne olmak istediğini ya da ne yetenekte olduğunu tespit ediyorsunuz. Ondan sonraki süreçte evet alanı neyse, bugün herkesin doktor, mimar, mühendis olması mümkün değil. Bizim eğitimde yaptığımız en büyük yanlış buydu.

Şimdi ikinci 4 yılda biraz daha üst aşamada, daha ustalık anlamında eğitimlerin çocuklara verilmesi. Bizim ülkemizde yine 28 Şubat sürecinin İmam Hatiplerle beraber gelen o endişelerin maalesef en büyük sıkıntısını biz şimdi yaşıyoruz. İşçi arayan çok fazla. Bakın kendi iş yerinde çalıştıracak kalifiye eleman bulamıyor? Çünkü o eğitimi almış kişileri yani meslek eğitimini almış kişileri arıyor.

Burada kız çocuklarının okutulmaması, onların engel kurulması, vs vs… gibi bahaneler en başta konuştuğumuz anlayışların bir sonucu. Bunun bir ilerisi ne biliyor musunuz? Eğitim sistemi gerçekten önce tartışılacak ve ondan sonra eksik yanları, ilave edilmesi gerekenler, yanlış yanları, her neyse bir süzgeçten geçirildikten sonra zaten başlayacak.

Asıl amaç burada çocuklarımızı “yarış atı” gibi yetiştiriyoruz ya, belki de üniversite sınavlarının kaldırılması. Çünkü bunu gerçekleştirmediğimiz müddetçe, sınavsız üniversiteye geçişi sağlamamız mümkün değil.

Açıktan eğitim, açık öğrenim anlamında eğitim en fazla eleştirilen konu. Bu, mevcut sağlıklı bireyler için geçerli değil. Bakın engelli gençlerimiz, çocuklarımız var bizim. Öyle oldukları için eğitim içerisine katamıyoruz onları. Yani açıktan dışarıdan eğitim kapsamı bu çocuklar için, özel durumu olan çocuklar için.

> Ergenlikle çocukluk aynı yerde mi buluşuyor yani? Bu da düşünüldü mü?

Tabi, bu önemli bir sıkıntıydı. Şimdi 8 yıllık zorunlu eğitime geçtik ama bizim bununla ilgili okullarımızın durumu neydi? Şimdi ben gidip bakıyorum; bir okulda arada demir teller var, bir tarafta liseli öğrenciler var, diğer tarafta ilk öğretim öğrencileri. Bir arada bulunmaları da doğru değil zaten. Bunun çağdaşlıkla falan da bir ilgisi yok.

Bu eşit güç değil yani her anlamda her konuda öyle. Siz dışarı veriyorsunuz çocuğunuzu, sizin kontrolünüz dışında olan bir şey. Veliler; "ergenlik dönemindeki çocuklar farklı şeyler konuşurlar, benim kızım da, oğlum da bunu duymuş" diyorlar. Anne baba rahatsız oluyor. Ha, bu ayıptan, günahtan dolayı değil, onun sağlıklı gelişimi anlamında bir sıkıntı. Üstelik bu, nedenlerden en küçüğü. Aklıma geldiği için söyledim. Ben de alanımda çok karşılaştığım için söyledim.

> Siz milletvekilleri olarak bu 4+4+4 konusunu meclise gelmeden önce kendi aranızda tartışıp konuştunuz mu?

Tabii ki… Bir araya geldiğimizde eğitim sistemindeki uygulamadaki aksaklıklar bir anne olarak zaten en başta dile getirdiğim bir şey...

Evet ben, oğlumun doktor, avukat ya da mühendis olmasını isterim ama yeteneği ne yöndeyse, mutlu olacağı işi yapmasını daha çok isterim.

Ben bu sistemde kız çocuklarının daha çok eğitime dahil olacağını düşünüyorum.

> İzmirizmir.net hakkında ne düşünüyorsunuz? Bizden beklentileriniz nedir?

Ben, sizin hem izmirizmir.net’teki yazılarınız hem de İzmir küçük Millet Meclisi (İkMM) olarak yaptığınız çalışmalardaki objektifliğinizden dolayı teşekkür ederim. Bizim, olaylara bakış açısı önyargılı değil de, ön yargısız, kendi görüşlerini geride tutmasını becerebilen ve o doğrultuda da farklı görüşleri bir araya getiren, bunu da doğru bir şekilde yayımlayan kişilere çok fazlasıyla ihtiyacımız var bu ülkede. Bu anlayışta, bu duruşta olduğunuz için ben de çok teşekkür ediyorum. Keşke herkes sizin gibi olabilse diyorum. Başarılar diliyorum.

Bir kadın milletvekili olarak bizim üstümüze düşen her ne olursa, hem kadınlar adına, hem İzmir adına, ülkemiz adına her zaman ortak projelerde, ortak çalışmalarda doğru şeylerde yanınızda olduğumuzu bilmenizi isterim.


Pervin MISIRLIOĞLU

Şubat 2012, İzmir


Not: Katkıları için Hülya Uslu, Hürriyet ve İlhami Mısırlıoğlu'na teşekkürlerimle...

Son Güncelleme Tarihi: 09 Mart 2012 14:05

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.