JAPONYA

04 Aralık 2012 21:47 / 4074 kez okundu!

 


En son söylemem gerekeni en başta söyleyeyim!

Çok zor oldu Japonya'dan ayrılmak. Bir kez daha ön yargılarım çöpte ve ben yepyeni kültürün nazik ve rahat kimonosu içinde az çokturla yetinemeyerek dönüyorum memleketime... Biraz eksiklik duygusu ile büyülenmiş, ezber bozan muskalara fazlası ile maruz kalmış…

 

****

 

JAPONYA

 

En son söylemem gerekeni en başta söyleyeyim!

Çok zor oldu Japonya'dan ayrılmak. Bir kez daha ön yargılarım çöpte ve ben yepyeni kültürün nazik ve rahat kimonosu içinde az çokturla yetinemeyerek dönüyorum memleketime... Biraz eksiklik duygusu ile büyülenmiş, ezber bozan muskalara fazlası ile maruz kalmış…

Çekik Düzen Japonya

Her seyahatin bekareti ve esaretinin farklılığı ile sarsılmış, teslimiyetlerimizi ve alışkanlık nöbetlerimizi başka biçimlere dönüştürürken burada bıraktığımız huylarımızı ya da huysuzluklarımızı eksik ya da fazlası ile üzerimize geçirmemiz biraz zaman alır merak etmeyin... Bilirsiniz işte gezilerden dönerken önce yenileri yerleştirirsiniz valizinize... Eskiye rağbet yoktur... Kıymetliler hep son sahip olduğunuz güzellikler, özelliklerdir ya(!)... Tıpkı bavuldaki kirlilerin işgali gibidir zihnimizdeki modası geçmiş fikirler de. Vedalaştığınız önceki yalan yanlış bilgilerinize yenilerden de eksik, abartılı, hayali ve hatta ön yargılı deneyimler eklense de bilginin değiştirdiği, geliştirdiği yepyeni insanlar dağılır dünyanın dört bir yanına...

HER GEZEN BAŞKA BİR DENEYİM KAZANIR

Gezen insanın öyküsü, görgüsü ve bilgisi de başka başkadır... Hiç biri birbirine benzemez. Büyüyen her ağaç ya da her çiçek, her çocuk gibi benzersizdir ve çok renklidir bu deneyimler... Elbette acılı, tatsız, tuzsuz, renksiz olan seyahatleri hariç tutuyorum.

JAPON TUVALETLERİ FAVORİM OLDU

En son söylemem gerekeni en başta söylemek için bu önsözü gereksiz bulanlara kısaca demem o ki; buradaki sıcak ve temiz tuvaletlerin yerini tutacak şeyler ilk aşkların mutlak sevincini, hayalini kurduğunuz eve giren ilk eşyayı tuttuğunuz anı, sonunda en çok istediğiniz otomobile ilk oturduğunuz zamanı aklınıza getirin... Hepsi ile yarışır bu Japon tuvaletleri...

Siz bazı ölümlüler belki de bu konfora çoktan sahipsiniz ya da bizden önce böylesi bir lüksün keyfini sürdüyseniz bilemem ama ben ciddi şok dalgaları yaşadım onca gündür... Buradaki hayatta, yaşayan mekanlar ister küçük ister büyük olsun en baş köşe insanın. En önce insan koyulmuş... Ve insan yaşamına ait ince, küçük detaylarda büyük kolaylıklar yaratılmış. Küçük derken yanlış anlaşılmasın; basit gözüken tuvalet ihtiyacı insanı seyahatte vezir de eder, rezil de! Yediğin içtiğin senin olsun sen gördüklerini anlat derler ya, küçüğü, büyüğü fark etmez o derdi aşamadın mı, ne gördüğün ne de diğer yaşadıkların o engelin önünde duramaz... Haaa bu tür hassasiyetleri aşmış insanlar beni ayıplamasınlar sözüm bu tür kıllıkları yüzünden her anı bir tür eziyete çevirebilen meziyetsizler için zaten... Hünerli, her ülkenin adamı, her yeri kendi dünyasından sayan "ermiş" kişiler zaten benim bu hoppalık ve şımarıklık dolu gözüken yazılarıma bakmazlar bile ki haklılardır da... Bütün dünya onların evidir ve onlar her yerde, her şeyde duruma ayak uydurabilirler zaten... Benim sözüm ben gibi hem dünyalı hem hülyalı olup, suni tıkanıklıklar yaşayanlara... Bu bilgiler her yerde olmaz çünkü tuvalet kültürü "ulvi " sayılmaz.

TUVALETLERDEN ALMAK LAZIM

Tuvalet başlı başına ayrı bir konu bizdeki gibi alaturka ve alafranga olarak da fark yaratıyor. Alaturkaları bizdeki gibi ayakkabınıza, bacaklarınıza çişemenizi gerektirmiyor. Çişin ulaşacağı son noktaya yuvarlak, bombeli bir fayans yapmışlar. Böylece hem eski usul devam ediyor hem de daha derli toplu ihtiyaç gideriyorsunuz. Bu en basit gibi görünen Japon mucizelerinden. Yanlış hatırlamıyorsam bir genel tuvalette kadınlar için de pisivuar vardı galiba.

Çocuklu kadınlar için yaptıkları tuvaletlerin aynısından çocuklu erkekler için de varmış ne mutlu ki! Sonradan Yavuz'dan öğrendim ve takdir ettim Japonları.

Kutu kadar tuvaletlerde; çocuklara ayrı bir oturma yeri koyulmuş, alt değiştirme yeri ayrıca düşünülmüş, bebek banyosu, dezenfektan kutusu, kurutma ve çöp sepeti, klozet üzerinde tahrat musluğu (ısısı şahane), bide, müzik (su sesi) butonu azalan çoğalan düğmeleri ile asıl en mühimmatlı olanı oturak yerini ısıtan kablosu çok ciddi bir rahatlığa davet ediyor sizi... Kendinizi o koşuşturmalar içinde öyle bir yere sığınıp "ohhhh" derken düşünsenize... Tek kelime ile muhteşem!!! Temiz, sıcak ve konforlu... O tuvaletlerden satın almak yeni en b..tan hayallerimden...

OHAYO, ARİGATO, SUMİMASEN

Başa dönersek; yaklaşık 11.5 saat uçarak (THY) ile Osaka'ya vardığımızda batıdan uzak doğu Asya'ya sabahımızı getirdik tabii... İlk saatler günaydın dedik iyi akşamlar yerine... Ertesi sabah "Ohayo" ile tanıştık... Böyle nazik insanlar karşısında, teşekkür anlamına gelen “Arigato” demeyi öğrendik hemen. Hafifçe eğilmeyi ve yine ellerimizi birbirine kavuşturmayı komik olsak da uyguladık... Mecburen “lütfen”lerimiz çoğaldı. “Sumimasen”... Çok güzel geliyor kulağa ayrıca...

Atatürk de Japonca dersleri almış bilir miydiniz? Belki de Ural-Altay dil ailesinden olan Türkçe ve Japonca'nın yazıldığı gibi okunma kolaylığından dolayı Osmanlıca'dan vazgeçildi. Tarihçilere buradan bir soru Japonca öğrenen Atatürk daha sonra Türkçe harflere geçmeyi mi tercih etti? Kaligrafik yazı biçimlerini saymazsanız Latin harfleri ile Japon dili bana göre çok zor da sayılmaz gibi...

KILAVUZUNUZ İYİYSE HER ÜLKE CENNET

Hülya Akal ilk dakikalardan itibaren kalbimizi çaldı, dönerken yerine koydu ama aklımız onda kaldı. Bir rehberin aklı, fikri, zaman yönetimi, duygusal zekası, espritüelliği, zarif otoriterliği (ışıklı karizması) hepimizin ellerini ve dillerini arkadan bağlayan bir sevgi ve saygı, itaatkar ve çözümcü yapabilir mi insanı? Yapar. Esas akıl o. Kalplerini çal ve yönet bunun adı, gerisi hülyalı bir yolculuk zaten. Bir de gezenlerin nezaketi ve sıcaklığı çimento etkisi yaratınca şikayet etmenin kusurluluğuna kimse yanaşmadı valla! İnsan bu, zordur memnuniyeti sonuçta ama işte dönüş uçağındayım ve iki yıldan sonra bir heves size bu Japonya seyahatimizi anlatmak istiyorum. Türkiye'deki saat değişimi ile 30 Ekim 2012'yi 31 saat olarak yaşayacağız. Batıya doğru hep de gün ışığında uçacağız. Ve tam 13.5 saat havada kalacağız bu sefer. Dönüşü anlatmadan önce tekrar başa dönersek;

OSAKA VE KOBE

Osaka ilk durağımızdı dedim ya, sabah kalkıp Kobe'ye hareket ettik erkenden. Hani 5000 kişinin ölümüne yol açan 1995 yılındaki depremi bilmeseniz hiç Kobe'de bunun farkına varamazsınız. Yeni baştan inşa edilen şehir o acıları unutmadan sağlam ve doğa ile uyumlu yaşamanın sırlarına ermiş gözükmekte. Kobe Limanı'nı ve kulesini, Akaşi Oaşi Köprüsü'ndeki yürüyüşümüzü yaparken henüz Japon mucizelerinin tam farkına varamıyorduk elbette! Ünlü Fransız empresyonist ressam C. Monet, Japon bahçelerine ve köprülerine neden bu kadar hayranlık duymuş şimdi daha çok anlıyorsunuz. Işıklı göller ve nilüferler, kutsal lotus çiçekleri ve zen bahçeleri ve pastoral hayatlar, tapınaklar ve onların yaydığı sükunet duygusu... Benim yeni ülkem Japonya arkadaşlar...

SUŞİ, ANJİNSAN, NİNJA, SUMO

Her Türkiyeli gibi her şeye bir kulp takma becerisi gösteren ve ön yargılı ve başkalarına yukarıdan bakma heveslileri olarak Japonları nedense son sistem makinelerle her şeyin fotoğrafını çeken, uzun kuyruklarda Louis Vitton alan, yakuza yani mafya “anjinsan”ların her gün “Ninja”cılık ve "sumocu"luk yaptığı, fokları öldüren, sadece suşi yiyen, yeşil çay içen çekik gözlü uzaylılar olacağını içten içe ve sinsice düşündüğümden olsa gerek, gerçekleri ile karşılaşmak çok heyecanlandırdı ve düşündürdü beni. Üstelik bu kokuşmuş fikirlerimden arınabilmek çok da zamanımı almadı. Yüzleşme yüzsüzlüğüm yerini Japonları yakından tanıma ve doğru anlama hevesine dönüştü.

MEŞHUR KOBE BİFTEĞİ

Eh... Meşhur Kobe bifteği de o sıralarda önümüze geldi zaten. Ömer Madra duymasın, hem bira ile beslenmiş hayvancıklar hem de özel masajlar yapıldıktan sonra kesilmiş olan, hepimizin önünde pişirilen (az pişmiş makbul) biftekler (leziz, yumuşak) biz hevesli turistleri mest etmeye yetmişti. (ayıp yahu!..)

Kobe'deki öğle yemeğimizden sonra Osaka'ya dönerek bir şehir turu attık. Osaka Kalesi'ni tanıdık. Dotonbori ve Şitennoji Tapınakları'nı gezdikten sonra yorgun savaşçılar olarak otelimize döndük.

Buraya kadar normal bir halimiz var henüz öyle çok mütehassız olunacak kadar bir şey yok gördüklerimizde...

KURŞUN TRENLER MÜTHİŞ

Sonra kurşun gibi geldi trenler ve bizi saniyesinde alıp dakikasında bıraktı Hiroşima'ya. Nozomi Kurşun Tren tek kelime ile mükemmeldi. Geniş, rahat harika koltuklar, her tür konfora sahip olduğu kadar dakiklikleri ile haklı bir fark yaratıyorlar. Bu trenlerden olsa her yere onlarla giderim. Zaten FEST'in gezi programında, dünyanın bu en hızlı kurşun treni saati 8.21'de kalkacak 9.42'de Hiroşima'da olacak diye belirtildiğinde epeyi garipsemiştim ama aynen öyle oldu. Ve hem de en konforlusundan. Japonya'da trenle yolculuk mükemmel.

NİÇİN HİROŞİMA?

Öyle bir bomba patlamıştı ki bir gün bütün dünyada çığlıkları duyulmuştu Hiroşimalıların...

Hiroşima'da atom bombası kurbanlarının hazin durumlarını ölümsüz şiirleri ile anlatan Nazım Hikmet, Barış Anıtsal Parkı ve Müzesi'ni gezseydi ne düşünürdü acaba? "7 yaşımda bir kızım, büyümez ölü çocuklar" derdim pek çok solcu akşamında, her seferinde savaşın acı çığlığını içimde hissederdim.



YAŞAYANLARIN ÖLÜLERİ KISKANDIĞI AN

Kurbanlara ağıt ya da Amerikalılara intikam duyguları hissetmiyorsunuz orada, müzede. Böyle bir tarzı da yok anlatımlarının. 4-5000 derecelere varan o mantar görüntülü alev topu Atom bombası dünyayı altüst eden bir bombaydı. Sonradan devam eden toplamda 200.000 ölüm ve onarılamaz acıların yaşandığı yer burası. Bu acıyı tariflemenin en dehşetli sözleriydi duyduğum. Yaşayanların ölenleri kıskanacağı kadar vahim bir tanıklığa zorluyordu insanı burada gördüklerimiz... O nasıl bir felaket ki sağ kalan o doktorun söylediği gibi yaşadığına ve sağ kalmaya mahkum olmaya isyan ettirir insanı? Bir kaç metre şaşmıştı yalnızca bomba. Planlanan yer köprünün üzeriydi oysa. Niçin Hiroşima diye sorduk? Etrafı dağlarla çevrili ve ortası geniş, düz bir ovalık olan bir yere bomba atmak uygun bulunmuştu çünkü... Amerika Pearl Harbour olmasa yine de bir gün bir yerde deneyecekti belki de atom bombasını. Dünyayı yönetenler bir sahnede bir silah gösteriyorlarsa o patlayacak; illaki filmlerdeki kurgular gibi. Mesele bu silahları hiç yapmamak. Japon Silahlı Kuvvetleri işte bu nedenle silahsızlanmaya çok önem veriyor... muş. Müzedeki fotoğraflar o günlerden kalan kurbanlara ait giysiler, şişeler, demirler vb her şey o cehennem zamanları hakkında şok edici bilgiyi gözler önüne sermekte. Atom Bombası Kubbesi, O eski kilise ile erimiş, hatta buharlaşmış bir insanın banka merdivenlerindeki izi akılda kalanlardan. Diğer bomba mağduru Nagazaki'ye gidemedik. Kyoto şehri savaşa kurban gitmemiş bereket. Neden mi? Cevap tamamen turistik! Daha önce Kyoto'da tatil yapan ve orayı çok seven Amerikalı general sayesinde Kyoto sağlam kalmış. Kyoto çok yeşil ve nezih bir şehir.



Sonuçta savaşın tek suçlusu savaştı. Ve bence de o gün ölenler kalanlardan daha şanslıydı...

MİYAJiMA ADASI'NDA JAPON OLDUK

Hiroşima' dan bir feribotla Miyajama Adası'na geçtik. İç açıcı manzaralar ve yeşillik ve Şinto tapınaklarının kapılarında ve sokaklarında sürpriz ev sahipleri ile karşılaşınca yavaş yavaş barışın nimetlerini tekrar hatırladık. Ev sahipleri esasında bu dünyanın bizlerle ortak sahipleri geyiklerdi. Onlar kedi, köpek ya da kaz ve hatta maymun haline gelmiş, çok sıcacık ve evcil hayvanlardı. Sürekli peşinizde, gözleri çantanızda mama bekliyorlardı. Ellerinizden beslediğiniz geyikler doğayla, insanla ve ada ile uyum içinde yaşayıp gidiyorlardı. Miyajimalılar onlara özel “kuki”ler üretmişlerdi. Satın alıp ikram edebiliyor insanlar... Erkeklerin boynuzu kesilmiş ne yazık ki! Yoksa iyi mi? :)))



JAPON NİMETLERİ

İlk siyah fasulye (azuki) ve kestaneli şık tatlıları ile de orada tanıştık Japonların. Sonra yeşil çaylı kekleri, dondurmaları, cadılar bayramı olduğu için bu sıralarda elbette bal kabaklı pek çok kurabiye çeşitleri yeni tatlarımız arasında yer aldı. Ha bu arada ızgara yapılmış kocaman istridyelerin tadına da bakmamazlık etmedik. Bazıları tutkunu olacağımız, bazıları da ilk ve son kez tadacaklarımız oldu. Korkmadan ve yılmadan, kasmadan ve çekinmeden Japon nimetlerinden faydalandık. Sonradan bir şey çok net anlaşılacaktı. Bu memlekette içeride ya da sokakta rahatlıkla ister atıştırmalık isterseniz de mükellef bir yemek yiyebilirsiniz. Gönlünüzü ferah tutun yeterli. Her yer, herşey çok temiz, yiyecekler de çok taze ve leziz...

HER DERDE DEVA MUSKALAR

Geleneklerin ve yerel değerlerin korunması ve kuşaktan kuşağa aktarılabilmesi için büyük çoğunluğun iş birliği yaptığı bu toplumda sizin de bir turist olarak sonsuza kadar değişmemesini isteyeceğiniz çok özel ve güzel ritüeller var elbette. Bu farklı misafirperver ve nazik yapının gönüllü "kurban"ı olmak için sizler de ve eminim başka ülkelerin insanları da bu sihirli dünyanın geçici de olsa doğal bir parçası olmayı seve seve kabullenirler. Başlarsınız bereket dualarına, sağlık, trafik, uzun ömür, evlilik ve mutluluk, başarı ve şans için çanlar çalmaya, muskalar almaya, Şintocu, Budacı tapınaklarda kutsanmaya ve duaya ve hatta toplu ayinlere katılmaya çok çabuk alışırsınız.

Hele bir “AŞK TAŞI” vardı bekarlar başına... Kiyomizudera. Bir uçtan bir uca 18 metreyi gözü kapalı yürüyebilir, öbür taşa dokunabilirseniz ver elini yeni aşkına gitsin. Tavsiye ederim sırf bunun için bile gidilir. Bazılarından aldık tabii ki bu muskaların hatta etrafta dağıttığımız konusunda dedikodular da var.

Onlar size bir çeki-k düzen verirler

Onlar gibi evlenmek, onlar gibi dua etmek, onlar gibi selamlaşmak, helalleşmek kimseyi rahatsız etmez. Bu garip bir uyumlu olma isteğidir. Sadeliklerinden, bahçelerinden, suyundan, adetlerinden o kadar etkilenirsiniz ki bir de bakmışsınız “sakura”, “kimono”, “zen” bahçesinin bahçıvanı olup çıkmışsınız. Çekik gözlerin büyüsüne çoktan kapılmış olursunuz. Onlar size bir çeki-k düzen verirler az bir zamanda yani.

Kamikaze konusuna gelince; hepimiz biliriz ki milliyetçilik, vatancılık, fanatiklik insanlığın önüne geçtiği zaman göz, kalp, vicdan körelir ve ölüme gidersin güle oynaya! Elbette bu da Japonya'nın başka bir gerçeği. Ninjalar, samuraylar, geyşalar, yakuzalar Japonları tarif eden özelliklerse de "tahrif" ettiği de bir başka gerçektir. Amerika ile yarışan, çatışan, savaşan Japonya aynı zamanda bugünkü süper güç oluşunda da başrolü Amerika'ya kaptırmış elbette... Dünyevi paradoks bunun adı. Yine de Japonların Pear Harbour yanlışı ile yüzleşebiliyor olmaları savaş karşıtlığı konusundaki terbiyelerini gösteriyor demek hiç de yanlış olmaz kanımca.

ÇIPLAKLIK ADETTEN VE HİJYENDENDİ

Suyun içinden çıkmış gibi gözüken portakal renkli Şinto Tapınağı ile ilk kez karşılaştık ve çok etkilendik. Zaman zaman gel-gitler (med-cezir) esnasında, sular çekildiğinde yürüyerek ve altından geçerek de bu portakal renkli tapınak kapısı ile kutsanmak da mümkün adada. Güneş ışıkları altında, suların içinde ve portakal rengiyle yeni bir din, inanç ve kutsal alemle tanışmıştık...



Şintocu Japonların her daim uğradığı bu tapınak adası çok şirin aile fotoğrafları da sunuyordu bize....

Zarif hediyelik eşya dükkanlarının içinden kıvrıla kıvrıla yukarıdaki geleneksel Japon evi biçiminde hazırlanmış otelimize girdiğimizde hayal kırıklığı yaşadığımı söyleyebilirim. Beklentim ve bulduğum şekil ve mimari şaşırtmıştı beni. Hayalimde kağıttan kapı ve seperatörleri olan, beyaz kolalı, sakuralı işlemelerin ve bezemelerin siyah lakeli mobilyalarla çevrelenmiş bir oda vardı. Tuvaletteki klozete yine diyecek bir şey yok ama oraya bir terlik koyulmuş, hem plastik, hem parmak arası değil. Eskiden bizlerde de olan dolap yüklüklerde, yer yatakları var ama onlar da sıradan döşekler. (Safranbolu evlerinde banyo dolabı ve döşek dolabına bir de tahta takunya eklerseniz) Bu arada banyo gerçekten küçük. Az çoktur da bu otelde otantiklik lüks ve konforla birleştirilmemiş belli ki. Sevgili rehberimiz Hülya Akal başında belirtmişti gerçi, adada otel bulma zorluğunu! Bir de büyük grup olursanız tabii o butik otellerden yararlanamıyorsunuz. Sahici bir Japon evinin tıpkısının aynısı ise tabii bilemiyorum o zaman ciddi ve hoş bir deneyim olarak hoş görebilirim bu konaklamayı da. Aşağıda termal suyun olduğu kadın ve erkek hamamları kimilerimiz için şifa gibi geldi biliyorum onca yorgunluk arasında. Çıplak girmek adetten ve hijyendendi. Utangaçlığımı aşamadım ve bu deneyimden mahrum kaldım elbette.

KİMONOLU TÜRKİYELİLER

Akşam yemek salonuna indiğimde herkesin hali görülmeye değerdi. İki uzun ve paralel masada tek tip kimonolu Türkiyeli turistler adeta hapishane yemekhanesinde gibiydiler. Çok güldüm. Tabii benim halim de onlardan farksızdı. Yemekler yine Japon sanatçı aşçılarının elinden çıkma küçük küçük zarif kaplarda zencefilli, vasabili, turp ve tatlı kırmızı patateslerin değişik tat ve aromaları ile hazırlanmıştı. Sirkeleri çeşit çeşit , hem hafif hem lezzetli... O akşam yemekler “waww” değildi ama kötü de değildi. Sake içildi yemekte ve sonra yer minderli ve masaj koltuklarının olduğu salonda turistik "geyik muhabbeti"miz devam etti ama bu kez hayvancıklar dışarıda idi.

Tapınak adası olarak da tanımlanan Miyajima'da "geyik muhabbeti"miz oradan ayrılana kadar sürdü.

Ertesi sabah otel Benten-No-Yado İtsukushima'da damardan balıklı kahvaltılar önümüzdeydi.

İtsukişima Tapınağı'nı gezdik. Geyiklerimizle birlikte şansı, sağlığı, geleceği, mutluluğu garanti altına almak için tapınaklardan ve kutsal alanlardan bir kez daha geçerek feribotumuza yetiştik.

YE, İÇ, DUA ET VE SEV

Hiroşima'ya döndük. Tren istasyonuna girdik. Oradan bu kez kurşun tren Nozomi ile Kyoto'ya hareket ettik. Yine hareket saatimiz saniyelerle belirtilmiş. (10.42-12.32) Kyoto'ya vardığımız İstasyon binası devasa ve çok farklı bir mimariye sahipti. Hem mimarisi hem de çok fonksiyonlu oluşu kentin ana damarı olduğunu hissettiriyordu. Onun içinde yükselen bir otelin 15. katında muhteşem bir restoranda tam bir keyif yaptık diyebilirim.

Zaten Kyoto'yu imzalamışız madem, bir öğle yemeğini hak ediyorduk, hak ettiğinizden fazlasını bulunca insan başka türlü seviniyor. Yemek de, Kyoto'da daha da güzel gözüküyordu bize.

Gezimizde ye, iç, dua et ve sev kuralı işliyordu. Kiyomizu Tapınağı'nı da gezerken kutsal sularla arınmayı bir tür abdest almayı Japon usulüyle öğrendik ve uyguladık. Bambu kepçelerle önce bir elinle sonra diğer elinden geçirdikten sonra bir yudumla ağzını da çalkaladığın bu gelenekle de tanışmak, hepimizi biraz daha bu ülkeye alıştırdı.

Kyoto'daki Kyoto Tokyu Oteli'mize yerleştik. Yemekler kaliteli, lezzetli, servis ve ağırlama güzeldi.

İŞADAMI OLMAK İÇİN ÖNCE “TİLKİ” TAPINAĞINA GİTMELİSİNİZ

4 gündür Japonya'dayız. İlk çekingenlikleriniz geçtikten sonra “tilki” günleriniz başladı. Eskiden Japonya'da ziraatcıların tanrısı, temsilcisi olan İnari Fushimi yani Tilki Tanrı şimdilerde tüccarlara hizmet veren bir bereket tanrısı olmuş. Görüntü almanın yasak olduğu bir töreni izledik burada. Senke Çay Okulu. Bu arada Japonlar para, şans konularında tilkilere başka hiç bir ülkede verilmeyen önem ve kıymeti veriyorlar. Hele turna kuşu ve kaplumbağalar uzun ömrün temsilcileri olarak başrolleri paylaşıyorlar. Hiroşima'daki atom bombası sırasında günlerce sonra dahi ölememiş olan kız çocuğunun origami turna kuşu çalışmasını 1000 adete tamamlayamadan ölmesi buralarda anlatılan gerçek hikayelerden. Sadako adlı küçük kız 600 tane turna kuşunda bırakmış hayatı. Savaşın en hüzünlü sembollerinden olan Sadako'nun heykeli çok zarif ve anlamlıydı herkes için.

Torii Turuncu kapıların sonsuzluk koridorunda kaybolduğumuz gündü. Turuncu ahşap kapılardan yanyana yüzlerce olduğunu düşünsenize. Geliş-gidiş yönünü karıştırırsanız vay halinize. Gezi fotoğrafçıları için şaka gibi bu görüntüler. Doğru perspektifi ve insansız turuncu kapıyı yakalayana kadar buhran geçirirsiniz valla.

TİLKİ burada tanrı ama BİLGİ de başka bir tanrı olarak kabul görüyor buralarda. Önce bilgilenin sonra da tilkilik edin diyorlar belli ki. Yok siz benim adım “naz” kurnaz olamam derseniz siz en iyisi çay demleyin ve sohbet edin demek de var...

Kyoto'daki o akşam çok heyecanlıydım. Ertesi sabah Japonya'nın ilk başkenti ve UNESCO dünya mirası ilan edilen Nara vardı sırada. Ama ben "Çay Seramonisi" için hazırlanıyordum. Japonya'da bir çay okuluna gitmek çok önemliydi benim için.

UJİ'DE ÇAY OKULU

Huzurla akan bir nehir kıyısında, Kyoto'dan 20 km. mesafede Uji'de bir çay okulunu hayal bile etmemiştim.

Tek katlı küçük villaların bahçesinden geçip Çay Okulu'na girdiğimizde ruhum yine şenlenmişti. Yavuz'a rica ettim video çekmesini. Ben de her anının tadını çıkarmak istiyordum.

Derken yerel giysileri içinde yaşlıca, tatlı suratlı bir hanımefendi çay üstadı girdi içeri. Bizler 13 kişi dizüstü çökmüştük. Bir yandan Hülya'mız bilgiler verdiği için o sessiz ve büyülü anları turistik bir etkinliğe çevirmiştik ama yine de geri kalanı bile bir fikir veriyordu bizlere. Bir köşede çay suyu fokurdamadan bekliyordu, kömürde. Çay sunumunun 20 dakika olması bana benim kendi çay konferanslarımı hatırlatmıştı. Ben bu degüstasyonlarımda ne çok çay tanıtıyordum. Talihsizlik mi pekiştirme mi tam bilemedim ama en son Londra'daki bir Japon Çay Evi'ne girmiştim, orada da aynı usül ve ritüel vardı, aynı çay örneği ile. Yeşil Japon çayı Matcha yapımı kolay ama ağır ağır ve sabırla, zarafetle sunulanından zevk almak mümkün. Bilgi ağız tadını en çabuk değiştiren etkenlerden ya da benim için öyle. Diğer türlü bir çoklarımız için yeşil, kekremsi, fazla bitki, fazla tuhaf bir lezzet Matcha çayı.

ACELEYE GELMEYEN TEK İŞ ÇAY İKRAMI

Japon yeşil çaylarının tamamı mı hiç fermente edilmeden piyasaya sürülüyor sanırım. Bilmiyorum ama bana rastlayanlar bunlar oldu. Yosun tadında ve yeşil pudra görüntüsünde, incecik bambu fırçası ile tıpkı capuccino yaparmış gibi köpürtülerek hazırlanan ve taslarla sunulan bu çaylar asla 100 derecede kaynamış suyla yapılmıyor elbette. Özel çaydanlığında belli derecelerde (80-85 derece) hazırlanmış suyu, bambu bir kepçe ile tasa ekleyen çay ustası zarif ve sabırla katlayıp açtığı, belinden alıp beline yerleştirdiği peçete veya mendille göz doyuruyordu, gönül açıyordu, kültür saçıyordu. Çin'de gittiğimiz çay okulu çok daha fazla çay çeşidi ve yöntem gösterdiyse de (ki onlar çayın gerçek kaşifleri) yeşil pudra çayının sade ve rafine sunumu etkileyici idi.

Çoook uzun bir eğitimdi bu... Çay ile ilgili çocukların yaptıkları resimler de bize japonların küçücük yaşlardan itibaren çay konusundaki hassasiyetlerini yeterince açıklıyordu zaten.

Japonların hayata gösterdikleri özen ve sağlam düzen anlayışının tüm ayrıntısı her attığımız adımda kendini belli ediyordu.

Çay Okulu'ndan çıktıktan sonra nehir kıyısında gördüğüm ressamların fotoğrafları da o coğrafyaya ait huzur ve sakinliğin şahitleri oldu sanki.

NARA HEPİMİZE KALMIŞ BİR MİRAS

Nara her noktası ile harikaydı ayrıca. Parkları ve bahçeleri hatta şahane tapınakları ile dünya mirası olmayı hak ediyordu.

Todaiji Tapınağı, Kasuga Taişa Tapınağı bize farklı inanışların tüm olanaklarını sunuyordu. Oradaki dua çanlarını sallayıp, dilek ve temennilerimizi iletecek yolları bulmuştuk. Mumlarımızı yakıyorduk, tapınaklara küçük bağışlarda bulunuyorduk, ellerimizi iki kez çırparak dünyalık veya ahiretlik sırlarımızı orada bırakıyorduk. Todaiji Tapınağı dünyanın en büyük ve yüksek ahşap tapınağı olarak kabul gören gerçekten görkemli bir kutsal mekan. Kasuga Taişa Tapınağı ise binlerce taş feneri ve mor salkım çiçekleri ile hatıralarımızda kalacak olan hoş bir diyar. 10.ve 11. yy. İmparatoruna gelin veren soylu Fucivara ailesinin adından kaynaklanan “mor salkımlar” buradaki rahibe kızlarında başlarını süslüyordu. Öğle yemeğimiz ve "alışveriş saniyelerimiz"den sonra otobüsümüzle Kyoto'ya döndük ve gezmeye devam ettik.

NİŞİKİ PAZARI'NA BAYILDIM

Kyoto'da kolay alışveriş etmenin en güzel örneği ile tanıştık. Ükenin her tür yiyecek, içecek, et, balık, yer yer el sanatları örneklerinin, giysi ve markalarının olduğu bir pazar bu. Üzeri kapalı, ızgara sistemi planı ile girip-çıkması kolay bir yer burası. ve hatta tüm Japon hayatından kesitleri seyretmek ve bol bol fotoğraf çekmek için tasarlanmış çok güzel bir örnek Nişiki Pazarı. Çok heyecanlandığım ve keyif aldım. Ve o zaman anladım ki Japonlarla ortak bir başka yanımız kedi manyaklığı... Evlerde besledikleri kedi sayısı çok mu bilmem ama kedofililer için olağanüstü kedi li el sanatları yapmışlar. Her yer “hello kitty” burada ve çooook güzeller.

Hele "kültür turu" içinde yer alıp da gerçek bir pazarda, sahici Japon ve Japonya ile tanışmak, kısa sohbetler yapmak, yiyecekleri yakından görmek, tatmak, koklamak, ellemek, incelemek ve satın alabilmek büyük ayrıcalık gezginler için.

Çünkü esas, pazarlar bir ülkeyi pazarlar

Nişiki Pazarı bizi Japonlara çok yakınlaştırdı. Ve anladım ki bir kez daha oraya ait benim için "paha biçilmez" ıvır zıvırın (çoğu insanın yüzüne bile bakmayacağı) anlamı çok büyük. Bir duyguyu, görgüyü, bilgiyi, rengi, dokuyu, kısaca kocaman kadim bir kültürü bir sırlar ülkesini sırtlanıp taşıyasım var. Bilmiyorum sonunda ne olacak dünyayı taşımak buna denir. Ödüm kopuyor onları unutucam diye. Görmeyenlerin hiç ruhuna ulaşamayacağı ufak tefek hediyelikleri illa ki verebilme isteğim ise onlarda o uzak diyarlara ait bir aşk yaratmak. Ön yargısız bir aşk. Siz de onlar gibi yapın bir hıdırellezde. Beyaz kağıtlara Japonya yazın. Kıvırın, düzgün bir şekilde katlayın, totem yapın. Gidin bu ülkeye göreceksiniz çekiklik size de yakışacak.

31 SAAT GÜNDÜZ YAŞADIĞIMIZ BİR GÜN

Bağdaş kurmuşum uçakta, aklımdakiler ve yüreğimdeki pırpırlar uçmadan yakalayayım diye yazıyorum. Bir yandan aşırı yorgunluk, az uyku ve iklim değişikliklerinden şıpır şıpır akan burnum ve halsizliğime rağmen buraları anlatmak, sıcağı sıcağına aktarmak ciddi bir sorumluluk benim için.

31 saat gündüz yaşadığımız bir gün. Güneş doğudan batıya aktıkça biz yakalamaya çalıştık. Ve devam ettim aklımdakileri unutmadan yazmaya...

Öyle güzel bir bayram sabahı idi ki o gün.

Bayramlaşmak, bayramın kendisinden önemli. İnançlı, inançsız, başka dinden ya da dinsiz imansız olun, yurt dışında memleketinizden insanlarla harikadır bayramlaşmak. Sarılmak, kutlamak, kutlanmak, kutsanmak ne derseniz deyin işte hoş bir tören. Hergün herkes ikramlarda bulundu. Belki de dünyanın en asil ve güzel bir o kadar akıllı ve neşeli yazarı sevgili İpek Ongun ise ve sevgili eşi Alpaslan Bey bayram sabahı kimonolu kitap ayraçları hediye etti hepimize.

“Bizim” Japonlar, kestane kebabı pişirmede çok değişik çözüm ve yöntemler bulmuşlar yine, ister ateşte isterseniz haşlanmış kestane, isterseniz de krebimsi bir hamur içinde kestane pek yaygın burada. Kestanenin yanında bir de plastik kestane ayıklama aparatı veriyorlar. O da ayrı, basit bir buluş,denemeye değer. Ilgaz Halifeoğlu ve ailesinden gelen bu kestane ve aparatı da bilgimizi, görgümüzü artırdı. Sara ve Salvo Özsarfati'ler, Eti ve Jeki Mizrahi'ler ise bizleri her gün yeni meyveler ve tatlarla tanıştırmakta çok cömert ve ustaydılar. Ayşe Olgun ve İzzet Hatem en hızlı alışverişte yol göstericilerdi ve yine badem, fındık ara öğünlerimiz garantili idi onlar sayesinde.

Nanzenji Zen Bahçesi'nde telaş yok

Kyoto'da kalışımızın 3. gününde kent gezimizi yaptık. Nijo Kalesi, Altın Tapınak Kinkakuji, Nanzenji Zen Bahçesi bize yaşam ve ölüm arasında telaşla geçen ömrümüze sade, pür, huşu dolu saatlerin var olduğunu hatırlattı. Her taşa ayrı bir şekil vermek, taşlar bozulmasın diye düzenli aralıklarla taş rengi metalleri akıllıca yerleştirme fikri zen ve Japon ilişkisini bence yeterince açıklıyor. Kent gezisi derken yanıltmayalım kimseyi; biz kültürel ve tarihsel açıdan önemli olan yerlere ayırıyoruz bu kısacık saatleri. Yoksa kent merkezini adım adım gezecek lüksümüz yok neticede.

GEYŞA, NATAŞA, FAHİŞE...

Kyoto'daki son akşam yemeğimizi kimlerle yiyecektik hiç tahmin edemezsiniz. Aslında onların adını bizim söylediğimiz ve öğrendiğimiz biçimi ile tekrar etmemiz yasaklandı Hülya San tarafından ama ben yine de size ipucu vermeliyim. Bir kere şunu anladım ki “Ş” harfi başlı başına suç unsuru. GeyŞa, NataŞa, FahiŞe...şu “Ş”nin çilesine bakın!

Güzelim Rus ismi ne çok kirlendi. Geyko dememize izin verdi Hülya San ama gel bunu bizim Yavuz'a anlat. Yasaklandı ya hep “Ş”leyip “Geyşa”lıyor pardon şaşırıyor.

GEYŞA SAFARİ YAPTIK

Kyoto'daki o çok özel mahalleye gittik... Ellerimizde fotoğraf makinelerimiz, parmaklarımız deklanşörde geyko safari yapmaktayız adeta. Bu lafı da sevgili Demir Aytaç söylemişti galiba. Hava kararmaya yüz tutmuş, akşamın karanlık örtüsü en "sır" olayın üstünü örtmeye devam ediyordu. Derken bir uğultu bir kıpraşma başladı ortalıkta. Mayko mu, çakma mı, hostes mi, şeyşa mı diye bir karıştı ortalık. Karşı kaldırımdan pıtır pıtır hızla ve vakur bir ihtişamla geçmekte olan esrarengiz kadın göründü.

O kesinlikle en hakikisinden bir geyko idi.

Çoğumuz çekemedi bile heyecanından o anı. O kadar hızla gelip geçmişti ki... Ruh gibi... Neyse belki ben size bir-iki kare koklatırım az da olsa.

Unutmayalım ki Geyko olmak uzun ve meşakkatli bir . Her istediğinde kolaylıkla ayrılabildiğin ya da istifa edebildiğin bir kurum da değil bu. Yemin ederim bu böyle turistik bir gezi ile anlaşılacak bir olay da değil. Hülya San Japon kültürüne olan derin sevgi, saygısından dolayı sanki tüm Japonların üzerine yapışan bu “Ş”den onları kurtarmak ister gibi. Onlar üzerine çokça film ve kitap olmasına karşın hala sanki gizemi çözülmemiş bir konuyu müthiş bir çekince, sakınma, saklama duygusu ile yaklaşıyoruz. Biz turistler en eski "kadim" geleneği tam da kurcalamadan ve ortalığa döküp, saçmadan onları en "terbiyeli" "terbiyesizler" katında üst raflara koyarak , yeryüzünün bu “garip” adetlerine kendimizce payeler veriyoruz...

Neyi yüceltiyoruz? Karşılıklı bir susma ile erkeğin en üst düzeyde keyif alabilmesi için özel olarak sanat, dans, genel kültür, giyim kuşam, servis, hizmette kusursuzluk eğitimi alan geykoları usulca kabul mü etmeliyiz? "Ucundan" kadını aşağılayan bu en eski Japon geleneğinden nefret mi yoksa?

Bir evin önündeydik. Küçük iki katlı bir villa. Bambu panjurları inik. Duvarında listeler asılı. Nerede dans, hangi saatte, kimler var gibi Geyko programları yazılı. Bizdeki karşılığı nedir bu evlerin diye sorarsanız? Yemin ederim bilmiyorum. Tamam, bize çok bir otantiklik durum bu ama! Yine de içim içimi yiyor, kanım almıyor. Ha aynısını kadınlara yapan “erkŞa”lar olsa belki durum eşitlenir de daha az konuşurum, bilemiyorum. Şimdi bilenleriniz diyecek ki ilk geyşalar erkekti zaten, iyi de onlar da erkek eğlendirmek içindi. Yahu ne garip bir dünya Şu! Bu kadar yetenekli, zeki, espritüel erkekler kendi kendilerini neden eğleyemezler anlamadım gitti.

GEYŞALARIN DA SOYU TÜKENMEKTE

Evet, bu eğlenceler hala Japonya'da sürmekte. Bir geyşa ile tanışabilmek için mutlaka ciddi bir referansa ihtiyaç var o ayrı. Tokyo'da belki yerini farklı "modern" biçimlerine terk etmiş olsa da, Kyota'daki Kansai ve Kanto bölgesindeki Geyşa Evleri eski sayıları azalmış olsa da varlığını sürdürmekte. Eskiden 100.000 Geyşa varken bugün bu sayı 7-8000 civarında. Nuhun Gemisi'ne onlar da binse mi ne?

RUHLARIMIZA EMANET SÜKUNET

Zen bahçesinde gün ışığı tam bir tapınak ve meditasyon ortamıydı. Pek çok karışık algıyı tümüyle sadeleştirerek aynı yalın vurguyu insanda da yaratmayı amaçlayan bu "peyzaj" olayı bizim gösteriş, süs püs anlayışımıza uymasa da ruhumuzu geçici olarak emanet sükûnetle kandırdık.



Çakıl taşlarının küçükten büyüğe kullanımı en önce dikkatinizi çeker. Bitki ve ağaçların yeterince oluşu çok güzel. Birbirlerini ezmeden, boğmadan duruşları ve elbette yerdeki hep düzgün, taranmış çakıllar, pırıl pırıl, temiz ve buradaki hayatın hiç aksamayan özeni hakkında çok şey anlatıyor.

EVDE KÜÇÜK BİR JAPONYA YARATMAK PAHALI

Kyoto El Sanatları Merkezi'nde ipek kimonolar, geleneksel giysileri içinde zarif heykelcikler, rengarenk eşarplar, işlemeli mendiller, çaydanlıklar, tablolar, tabaklar sizi hünerli kişilerin dünyası Japonya ile tanıştırır. Yalnız tanıştırmakla kalmaz onlara alıştırır, yaklaştırır, sevdirir, imrendirir, özendirir. Aklınızda kalacağına yanınızda taşımak sonunda size oldukça pahalıya patlar ama hiç değilse artık evde küçük bir Japonya'nız olmuştur.



GÖRDÜĞÜNÜZ VE BEĞENDİĞİNİZ ŞEYİ HEMEN ALIN

Şinto Tapınağı, Ninja kılıcı, kimono, vazo, çay takımı, bebekler sizi kadim bir geleneğin parçası yapar ufaktan ve uzaktan da olsa.

GEYŞALARIN DANSI

Gelelim müzikli, danslı ve geykolu akşam yemeğimize. Yemekler yine çok güzeldi. Esrarengiz, beyaz pudralı, muazzam saçlı, şık ve zarif giysileri içindeki iki kadın ve onların maması şarkı söyleyen ve çalan hanımefendi ile bizler de eğlendik. İçimizdeki en utangaç erkeklerimiz onlarla el el üstünde oynadı. 13 yaşındaki delikanlımız Ilgaz bu oyunların tek galibi idi. Böylesi deneyim her gencin başına gelmez elbette. Bazı çocuklar doğuştan şanslı. Ayrıca öyle çok uzağa gitmemiz gerekmiyor Geyşa ruhlu kadınlar için. Bizdeki tüm ezik kadınları düşünün, aralarındaki en hünerli olanları seçin (hem kariyer yapar hem çocuk, hem yemek hem bulaşık, hem cam siler hem erkeğinin tüm aklından geçenleri şıppadanak anlayıp hemencecik yerine getirir. Onlar ne olacak? Hangi tarih yazacak onları? Kim mükâfatlandıracak bu yetenekli Ayşe-Fatmaları? Baş eğmeyi, şikayet etmemeyi, içi kan ağlasa da konu komşuya şirin görünmeyi becerebilen bu herkül kadınları kim anlatacak bu memlekete gelen turistlere? Onları bir giydirsek, süslesek. Geyko mu olur, Mayko mu? Bilmiyorum çıkamadım bu işin içinden.

KYOTO'DAN AYRILIŞ VE KURŞUN TREN MESELESİ

26 Ekim cuma günü otelimiz Kyoto Tokyu'dan ayrıldık. Atami Tren İstasyonu'ndan Hakone'ye hareket ettik. Kurşun Tren Hikari 08.56-11.01 arasında bizi mutlu turistler olarak Kyoto'dan Hakone'ye getirdi.

“Japonların Shinkansen (hızlı tren) hatlarında 3 tip tren var. En hızlısından yavaşına doğru sırasıyla Nozomi, Hikari ve Kodama... Nozomi sadece ana istasyonlarda duruyor, Kodama ise önüne gelen istasyonda duruyor. Hikari ikisinin arası, orta şekerli hızlı tren... Hepsi aynı hatta ve hepsi hızlı tren..”

FUJİ MASALLARI

Fuji Dağı benim gençlik masallarımın geçtiği yerdir. Aşigaraşimo Bölgesi'ndeki etkin volkanik dağ Fuji benim hiç bir zaman yanına gidemeyeceğim, görüp fotoğraflamayı hayal edemeyeceğim bir yerdi. Tekrar o kopya yaptığım resme bakmalıyım. Bir nehir kıyısından kırmızıya boyadığım yol ve salkım söğütlerle çevrili yolun sonunda ve en tepede benim Kaf Dağı'm Fuji vardı. En uzak ihtimalimdi!



Şimdi ise sisler arasından o beyaz kapşonlu sivri dağı çekmek için Hakone Parkı'nda köşe kapmaca oynuyorduk gezi dostlarımızla!!!

Ne küçüktü dünya büyük hayallerimiz için.

Fuji Dağı'nın eteklerindeki Ashi Gölü ise benim hayali "nehrimden" daha güzeldi. Tekne gezintisinde hem üşüdük hem de çok dingin, güzel fotoğraflar çektik.

Şansımız yaver gitmişti Fuji beyaz, karlı, şık ve parlak, ışıklı, yüksek tepesini sırf bizi gülümsetmek için göstermişti. Gövdesi ise sisler içinde adeta bir kimono gibi sarmıştı onu. Memnun döndük aşağılara. Tekne de, Hakone parkı da güzeldi.

Cilası da Komagatake Teleferiği ile yapıldı. Teleferikten etrafı görmek, bölgeyi anlamak için şart.

Öğle yemeğimizi unutamayacağımız bir yerde yemiştik o gün. Ashi Gölü kıyısında harika bir yerde yemiştik. Manzara güzel, yemekler harika, insanlar eğlenceli...

Şimdi akşam oluyordu ve biz Tokyo için artık hazırdık.

Tadım tadım Japonya...

EDO YANİ TOKYO

Akşam geldiğimiz Tokyo ışıklar, gökdelenler içindeydi. Shinjuku bölgesindeki Keio Plaza'da kaldık. Oteldeki en kötü şey yatağın duvara yaslanmış oluşu idi. Çok büyük bir kompleksin içinde yer alıyordu. Ünlü markaların lüks caddesi Ginza'ya oldukça uzaktı neyse ki. Oradan kaçsan bu sefer de mahallenin elektronikçilerine yakalanıyorsun ama ne yapalım artık olacak o kadar.

Eski adıyla Edo yani “Haliç”, bugünkü adı ile TOKYO doğunun başkenti.

Tokyo çok temiz, çok kalabalık, çok yüksek binalı, çok düzenli, tıkır tıkır çalışan bir saat gibi, bakımlı. Farklı tasarım binaların cenneti...

Tokyo Kulesi her manzaranın arkasından çıkabiliyor çünkü dünyanın en yüksek kulesi unvanını taşımakta hâli hazırda. Sky Tree 634 metre. Ve her şehirde olan simgeler gibi zihninize yerleşen bir görüntü bu.

Imperial Palace Plaza Tokyo'nun çok geniş bir bölgesini kaplamakta. Yeşil ve ferah. İmparator ailesi artık devletin işlerine asla katılmasa da geçmişin bir simgesi olarak korunup, kollanmakta. Ucu bucağı görünmeyen bir zenginliğin başka bir simgesi olarak da oldukça görkemli.

Asakusa ve Meiji Jingu Tapınakları Japonya tarihi hakkında hemen her şeyi bizlere anlatır.

Meiji Jingu Tapınaklarını gezmek o yüzden çok önemli. Çok büyük bir alan, geniş ve kalabalık. Gelinlerin, damatların düğün için hazırlandıkları anları izledik. Düğün törenleri de bir tür resmi geçit gibi buralarda. Diğer şehirlerde görmediğimiz pek çok şeyi izleme olanağını bulduk. Uzun düzenli çarşısından alışveriş “yapabildik” üstelik. Japonların tarihteki imparatorluk mabetleri ve saraylarının finalini Tokyo'da yapacaktık. Çünkü onlar da artık ülkelerini Tokyo'dan yönetiyorlardı.

EDO MÜZESİ

Tokyo Edo Müzesi eksikleri tamamlayacağınız yerdir. Bilgilerinizi karşılaştıracağınız yerdir ve o günün sonunda yorgunluktan ölmüş olduğunuz yerdir. Tamam bu kadar bilmek istemiyorum diyeceğiniz...kadar yani:)

Ama işte bilgi arsızı ve de fotoğraf delisi olunca insan, ertesi sabah erkenden kalkıp bir de Nikko' ya gider.

UNESCO dünya mirası listesindeki Nikko hiç kaçırılır mı?

Hem de 48 virajlı yoldan tepelere çıktık, bir de inişi vardı. Kimilerimiz kaçmıştı ama!

İruha yani “Çengelli İğne” deniyor buralara...

Çuzengi Gölü, Kegon Çavlanı, Toşogu Tapınağı bizi bekler! Kırmızı sonbahar sadece orada vardı üstelik. Islak, taze, hüzünlü, kırmızı sonbahar...

Islak ve kırmızı idi yer yer ağaçlar...yapraklar dökülmüştü sarı sarı...Çuzengi Gölü'nün kıyısında “gurme olduk” sonradan. Sofra kültürümüz tavan yaptı.

Toşogu Tapınağı ise bu yörelerin neredeyse her tip tanrısına ev sahipliği yapıyor. Kötüyü, görme, söyleme ve duyma yani üç maymunu oynamanın tam yeri burasıydı. Üç maymun hem iyiye hem de kötüye uygulanabilir bence. Neresinden bakarsan dünyaya. 3 Maymun Tapınağını görmek çok sürpriz oldu benim için. Bunun sadece felsefesi var sanırdım meğer köklü bir inançtan geliyormuş kaynağı.

Kegon Çavlanı yağmur ve rüzgarın etkisi ile biraz zor seyredilebildi ama yine de iyiyidi.

Çok güzeldi, harikaydı. Heyecan verici olağanüstü bir finaldi bizim için. 48 virajı döndükçe döndük. Başımız döndü, sonbahar vurdu başımıza...

Bizim için çünkü bu son günümüzdü sadece. Ertesi günü Tokyo'da özgür saatlere ayırmıştık. Ölümlü bir dünya bu, kim öle kim kala? O yüzden de programdaki tarihi şehir Kamakura ve Japonya'nın en "Büyük Buda"sı devre dışı kaldı.

> Fotoğraf albümü için tıklayın


Aşağıdakiler bu yazıya sığmayan notlar:

- Geyşalar eskiden yüzlerinin beyazlığını sağlamak için bülbül pisliğinden yararlanıyorlarmış.

- İlk geyşalar erkekmiş.

- 6 yıllık insanlar (Aile terbiyesi almamış insanlara söylüyorlar).

- Kaba gidersin ince dönersin (Hem fiziksel hem de nezaket açısından).

- Yeme içme biçimleri ve porsiyonları küçük olduğundan şişman değiller.

- Kartvizit uzatma biçimleri zarif ve ve törensi.

- Para iadesi ya da kredi kartı kullanım alma teslim etme şekilleri görülmeye değer.

- Hayır demek konusunda utangaç doğulu halleri.

- Tempura sebze, karides kızartması güzel.

- Fuga zehirli balık (yalnızca ehli ellerin temizlemesi ile yenilen Japonya'ya özgü bir balık çeşidi).

- Kayıkta balık avlayan balıkçının üstünde can yeleği var.

- Rögar kapakları süslü.

- Akasya ağacı uzunluğu (mor salkım) Kasuga Tayşi Tapınağı.

- Yılda yaklaşık 30 bin Japon+un intiharı nasıl açıklanabilir?

- Patron gitmeden işyerinden çıkmıyor çalışan elemanlar.

- Muskalar Kabuki Tiyatrosu'nun geleneklerinden.

- Üç maymun tanrısı Nikko Toşogu'da acaba ilk kaynak neresi?

- Şintocu imparator ailesinin şimdiki hayatları.

- Şemsiye galoşları.

- Seyyar satıcıların temizliği.

- Tokyo daki Nakamisa çarşısı (deri şık çantaları aldığımız yer).

- Yeşil çaylı kek tarifi.

- Şintocuların turuncu tünelleri (Torii) İnari Fushimi (tilki tanrısı) bereket.

- Kaplumbağa ve Turnakuşu uzun yaşam.

- Japonlar üzerindeki Kore ve Çin etkileri.

- Şinto tapınaklarındaki su ile yapılan arınma yani "abdest alma" dua okuma.

- Kimi ahşap ev ve bina önlerine yapılan, “koktukça” değiştirilebilen bambu duvar (işeyen köpekler için).

- Din: Şinto, Budacı, Taocu ve Hıristiyan ve bunların karışımından ortaya çıkan yeni mezhepler, dinler de yaygın. Bunun yanısıra bir aile ya da birey hem Şintocu hem de Budacılığın bir mezhebine bağlı olabiliyor. Resmi din başlangıçta Şinto olarak kabul görmüşse de sonradan bu da bir kural olmaktan çıkarılmıştır.

- Topraklarının % 70'i dağlık olduğundan sınırlı ova ve düzlüklere yerleşmek zorunda kalan Japonlar.

- Anayasaya göre silahlı kuvvetler saldırı amaçlı bir ordu oluşturmazlar.

- Ancak öz savunma kuvvetleri (polislerden oluşan) vardır o da Kore savaşı yüzünden icat edilmiştir.

- Lise sonrası üniversite sınav çilesi bizdeki gibi.

- Konut sıkıntısı büyük tek odalı 20 m2 lik evler çoklukta kent merkezlerine yakın yerlerde bunların kirası 60-80.000 Yen, yani 500-700$ 1000$ hatta...

- Nasıl ki Türkiye'de döner tek seçenek değilse Japonya'da da suşi öyle.

- ATATÜRK'ün Japonca öğretmeni Tarajiro Yamada (Abdülmecit dönemi).

- Ginkgo biloba iconic tree Tokyo Nakamise (iç dükkanlar) orada sağlı sollu Ginnan denilen bitki gibi (Asakusa'da gördük).

- Sumo meselesi (güreş zamanları değildi neyse ki...)

- Kiraz ağaçları (onun da zamanı değildi maalesef.)

- Sakuralar



Pervin MISIRLIOĞLU E.

04.12.2012

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
09 Ocak 2013 18:05

k05zorlu

Japonyayı çok merak edenlerdenim. Bu yazıyla ben de sanki gitmiş gibi oldum. Elinize sağlık. Bizim için de bakıp gören gözlerinize teşekkürler...
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.