'İzTanbullular'

03 Haziran 2009 10:49 / 3386 kez okundu!

 


Yılmaz Özdil
’in 2 ay önce "İzmir" üzerine kaleme aldığı ve hala gündemde olan yazısı ve dün yine “İzmirliliğin şifresini çözmek" üzere Hürriyet gazetesinde yayınlanan ”İzmirli olmak dedikleri işte bu” haberi üzerine, Sevgili Editörümüz Pervin Mısırlıoğlu’nun Kasım 2008'de  İzmir ve İzmirliler üzerine yazdığı ve sitemizde yayımladığımız "İzTanbullular" yazısını okuyamayanlar için tekrar gündeme almak gereğini duyduk...

***
Neden gittin İstanbul’a?

İzmir’de kalmayı keyifle tercih eden ya da İzmir’e mecbur kalan, veya mecbur bırakılan İzmirliler hep böyle sızlanır.

Bir de İstanbul’a gelip, oradaki hengameyi gördükten bir süre sonra ağızlarına pelesenk ettikleri şu türküyü söylerler: “Neden geldim İstanbul’a?”

İzmir bir rehavet ortamı mıdır? İzmir’de yeteneksizler mi kalır? Sürgün yeri midir İzmir?

Hintliler, Varanasi Şehirleri için “ölmeye gidilen yer” derler. Son durak mıyız? İzmir kaçılacak bir şehir midir?

Neden gittiler? İyi bir maaş, iyi bir kariyer, iş fırsatları, zengin bir sosyal yaşam, Avrupai bir şehir hayatı, eşsel durum, daha büyük bir denizde yüzme zevki ve daha pek çok neden sayılabilir.

İzmir’den gitmenin bin bir nedeni olabilir. Bin bir iyi, kötü, orta, zayıf neden olabilir. Hepsi de subjektif.

Objektif durum ise İzmir’in büyük iş yapmak için elverişli bir konuma sahip olmaması. Gerçek bu. Yersiz kompleksler ve hezeyanlara kapılmadan, metanet ve bilgelikle kabul edilmesi gereken gerçek bu.

Önemli olan bu gerçekle yaşamayı öğrenmek ve bunu avantaja dönüştürmek. Bu gerçeğin altında ezilmeden ve yersiz atıp tutmadan “farklılığımızı” yönetmek bence.

Esas sorun birilerinin bu şehirden kaçması değil. Kalanların köşeye sıkışması. Burada yaşayan insanların kendi gelişmeleri ile ilgili yöntemlerini ve araştırmalarını sorgulamak önemli olan.

Bu şehirde yaşamayı ve yaşatmayı öğrenmek ve öğretmek gerek belki de.

Öğretirken öğrenmek hepimizin ihtiyacı.

Bu şehir, kan kaybı, beyin göçü, para akışı, prestij eksikliği çektiğini düşünüyor durmadan.

Oysa işin gerçeği hep önümüzde duran bize özgü kültürel, sosyal ve ekonomik iklimimiz.

Biz kendi iklim şartlarımıza göre biçimleneceğiz. Yağmurda şemsiye ve yağmurluk, soğuksa kazak, sıcaksa parmak arası terlik ve şort bizim önceliklerimiz.

Yangında ilk kurtarılacaklar hangi değerlerimiz? İlk önce onları belirlemeliyiz?

Şehir mi insanı insan mı şehri besler? Sonunda hangisi galip gelir? İkisi ortak bir yazgı mı oluşturur?

New Angeleslı ya da Los Yorklu gibi birleşik ruhtaki şehirlilik duyguları başka yerlerinde mi tuzakları acaba?

İztanbullularla konuşurken, kimilerinin İstanbul’a gelişlerinde, New York ya da Londra planlarının etkisi olduğunu da fark etmiştim... Ama nereye gidilirse gidilsin geride bırakılan doğduğun yer ve alıştığın ilişki biçimi seninle yolculuk eder. Tam adapte olduğunu sandığın zamanlarda bir sıla hasreti sıkıntısı gelir çöreklenir içine…

Ne o şehirle ne o şehirsiz yapamamak da var.

Dileğim herkesin karnını doyurduğu ve anlamlı şeyler ürettiği yerde insanca ve evrensel değerlere göre biçimlenmesi ve bir yaşam gerçeği yaratmasıdır. Başarı da budur. İnsan doğduğu yerde ölmeyebilir. Ama doğduğu yerden en güzel anıları ve huyları taşıyabilmelidir en uzak diyarlara.

İzmirlilik ne yüceltilmesi ne de küçümsenmesi gereken bir kişilik yapısı. Öylece, olduğu gibi korunması gereken bir durum tespiti. Ne şişinmenin, ne yerinmenin anlamı var.

İzmir her zaman insan yetiştirecek başka şehirler başka ülkeler için elbette. Beyin göçü değil beyin ihracatı da diyebilirsiniz ona. Nasıl baktığınıza bağlı. 

İzmir bilişimin merkezi olmayı koyacak önüne. 

İzmir müzeler konusunda hiçbir kentimizde olmayan bir hayale yaklaştıracak gözlerini.

Organik tarımda dünya için de bir örnek oluşturmayı hedefleyecek.

İstanbul’un parası ve iş gücü ile yormayacak çenesini. Ne hasetlik ne fesatlık çözmez ve açmaz çünkü bu şehrin tıkalı gözüken kanallarını. 

Ruslar ünlü atasözlerinde; St. Petersburg için “beynimiz” Moskova için “kalbimiz” der. 

Bizim de; İzmir beynimiz, İstanbul kalbimiz denebilir.

Hiç fena gelmiyor kulağa öyle değil mi? 


Sevgi ve Saygılarımla,

Pervin MISIRLIOĞLU 

***


Yılmaz Özdil'in İzmir yazısı için bakınız:


http://www.izmirizmir.net/bilesenler/haberler/haber.php?haber_no=2067

 
İzmirli olmak dedikleri işte bu haberi için bakınız:


 http://www.izmirizmir.net/bilesenler/haberler/haber.php?haber_no=2444



 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
16 Aralık 2009 11:39

Barok

Bende yakın zamanda İstanbula taşınan bir İzmir'liyim... İzmir'de yaşadım ve büyüdüm ama üzülerek söylüyorum ki İstanbul'da geçirdiğim 2.5 seneden sonra gördüm ki İzmir'de geçirdiğim 28 sene = İstanbul'da geçen 2.5 sene... İstanbul zaten tarihi yapısıyla büyüleyici bir şehir bunun haricinde hertürlü sanat ve spor aktivitesinin merkezi durumunda... Teknolojik gelişmelere ve ürünlere diğer tüm şehirlerden daha hızlı ulaşabiliyorsunuz... İzmir'de oturduğum yıllarda izlemek için yanıp tutuştuğum sanatçıları, grupları İstanbul'da büyük bir keyifle canlı izliyorum...

Oysa ki geçmişe dönersek 1980 li yıllarda İzmir İstanbul'un burun farkı ile arkasından geliyordu hemde her alanda... Düşünün ki Türkiye'nin ilk gökdeleni (Hİlton), en büyük stadı (Atatürk) İzmir'deydi.. Aradan geçen yıllarda Hilton binası İzmir'in tek gökdeleni olarak kaldı ama İstanbul adeta gökdelenler şehri oldu.. Atatürk stadı tarihi eser olarak hala yerinde duruyor -o stadda süper ligde oynayan İzmir temsilcisi takım kalmadı- .. İstanbul'da ki tarihi mekanlar turizme verilen önem sayesinde adeta para basarken, İzmir'in güzelim kadifekalesi bir virane, muhteşem antik kendi Agora on yıllardır restorasyon beklemekte.. 40 metrelik Atatürk maskını görmek için dünyanın hiç bir ülkesinden kimse İzmir'e uğramaz ama antik kent Agora için emin olun ki yıl içinde 1000lerce yabancı turistin durağı olacaktır İzmir.. O Atatürk maskına harcanan paranın 10 da 1 i Agoranın restarosyonuna harcansa İzmir gelecekte milyon dolarlık bir turizm geliri kazanmaya aday olur..

İşin özüne gelirsek son 20 yılda hızla irtifa kaybeden ve dibe vuran bir İzmir, karşısında da 20 yılda inanılmaz bir ivme ile yükselip Avrupa'nın hatta Dünya'nın sayılı başkenti haline gelmiş bir İstanbul.. Herkes şapkasını önüne koyup düşünsün hata nerde diye.. Bunu bulacak kişi ben olsaydım İzmir'e belediye başkanı olurdum..:):)

09 Temmuz 2009 22:21

ayla

Bende  mavi ile yeşilin buluştuğu yer MARMARİS den uzunnnn  yıllar sonra    kalktım geldim,inşallah neden geldim ki diyen olmayacağım:))))))) sevgiler.

18 Haziran 2009 21:26

sultan

Sana ne ve bana ne kardeşim! Ya içindesindir ya da tamamen dışında.
Aralık ayındayız diye cehennemdeki üşüyen adam gibi kapı kapı kapıyı kapatın diyemem ki. Açacağız mecburen Aralık kapılarını. Ki yeni yıl girsin içeri. Buyursun.
Otursun baş köşeye. Geçmişe ışık tutarak ama!
Geçenlerde yeni tanıyıp çok sevdiğim Ayşe Koznal eski bir olayı anlattı bize. Gülsem mi, ağlasam mı? Yok yok en iyisi anlatsam sevgili okuyucularımıza daha iyi olur dedim.
Sene 1967-68 Gölcük. Kollarını denize uzatan kiraz ağaçları ve fındık bahçelerinin
gözü görmez ettiği zamanlar yani. Yüzbaşılar mahallesi denizin kıyısında, Ayşe hanımın sözleriyle o yılların Cotdazur’u. Bikinili hatunlar, tekneler, tek katlı evler..
Hayal gibi ama öyleymiş o yıllar. Fakat bir gün bir müteahhit gelmiş mahalleye, denizin kenarına beş katlı apartman yapmaya başlamış. Kıyının ilk apartmanı. Mahalleli uzak görüşlü, medeni. Karşı çıkmışlar, toplanıp protesto etmişler adamı.
Adam Nuh da peygamber de dememiş. Yapmış kıyının ilk çirkin apartmanını.
Adını ne koymuş biliyor musunuz? “Sana Ne”
İnanamayacaksınız ama ikinci kıyı apartmanı da yapılmış çok geçmeden. Adı tahmin edeceğiniz gibi “Bana Ne”
Sonra ona ne, buna ne, kime ne ile günümüz Gölcük görüntüleri...
Ayşe hanımın anlattığı traji komik bu hikayenin aslında pek çok konuda yapılan umarsızlıkları ve sorumsuzlukları tariflediğini düşündüm. 
...........................
Kendi eski yazılarımdan şehirlilik konusundaki atıp tutmalarımdan çalıntı yaptım. 
18 Haziran 2009 21:07

sultan

 “Yol Mühendisleri” Ne Der Acaba?


Enerji meselesini diyorum, bir de “yol mühendislerine” sorsaydık. Doğan Cüceloğlu’nun İletişim Donanımları adlı kitabında hayvanların hedefe ulaşmadaki doğru ve pratik yolları bulma konusundaki becerilerine örnek olarak köylülerin merkeplere “yol mühendisi” demelerini hatırlatan değerli yazar algılamayla ilgili çok güzel hatırlatmalar yapıyor. İki nokta arasındaki en kısa yolu önce merkepler buluyor sonra gerçek yola dönüşüyor.
Cüceloğlu ; “Aslında her organizma gibi insanlar da en az gayretle en çoğu elde etmek ister. Bilim buna, ‘ en az gayret ilkesi’ adını veriyor…
Bu ilke, aslında canlılar dışında, su ve elektrik için de geçerlidir; ONLAR DA EN AZ DİRENÇLE KARŞILAŞACAKLARI YOLU SEÇER.”
O eskidendi demeyin, hala doğadaki diğer canlıların mucizevi içgüdüleri gözlemlemeye değer.
Bence enerji dosyasının alt ya da üst metinlerinin anahtar sözcüğü de buralarda gizli. Her konuda olduğu gibi şucu bucu olmak değil bütün enerji kaynaklarını alternatifleri, avantajları, dezavantajları ile bir bütün içerisinde değerlendirmek gerektiğine inanıyorum. İzmir hangi enerji ile kurtulur? Bunun cevabı pek çok şekilde olabilir. Doğal gazcılar, Jeotermalciler diye fraksiyonlara bölünmeden önce bir konuda birleşmek lazım. Yaşam enerjimizi besleyen doğal kaynakları doğru tespit ederek, hayat kalitemizi doğrudan artıracak olan sihirli formüllere ulaşırken belediyelerin ve devletin bu işlere müdahil olmamasına çalışmak, bu konuda duyarlılığa davet etmek lazım ilgilileri.
Hani diyorlar ya KİT yerine bit türetilmesin…
Tüm kullanılabilir kaynaklar ortaya konsun, alt yapıları özel sektörce yapılsın, isteyen istediği enerjiyi alıp kullansın. Canın neyi çekerse. Kardeşim ben evimde atom enerjisi kullancam. Yok hayır benim canım rüzgar enerjisi çekiyo…da diyebiliriz. Adam kutuplara, ya da kuzeyin kuzeyine güneş enerjisi kollektörleri de yükletebilir varsın özgürce gitsin gürültüye. Adam kendi güneşini kendisi yapacaksa ülkesinde, maliyetini de üstleniyorsa, karışmamak lazım.
Çok kafamız karışıyorsa “yol mühendislerine” sormaklar lazım.
Yoksa valla yakında bizim spiritüalist arkadaşlarımız başka yararlı önerilerde de bulunurlar. Onların alternatif enerji yaratmadaki dahiyane durumlarını da unutmamak gerek. Hatta onlara soracak olursak şöyle dediklerini duyar gibi oluyorum;
“Gazla enerji olmaz, bizim ruhsal enerji kaynaklarımızı geliştirmemiz lazım, ilgilileri asıl bu konuda uyaralım. “ gibi…
Hiç de fena sayılmaz…
Şaka bir yana gerçekten de bir şehrin enerji kaynaklarının değerlendirilmesi ile ilgili gelecekte bir yerel tarih çalışması yapılsa, kronolojik olarak yap-boz çalışmalarımız, yersiz çekişmelerimiz, itişmelerimiz, zamanında kullanılmamış ve mundar edilmiş doğal kaynaklarımız dikilir karşımıza. Gündelik kalkınma planları ile sahici bir vizyon sağlanamaz gelecek nesillere. Bizim gibi düşünen pek çok insan bereket. Çeri çöpü ayıran, yerli yerine koyan pek çok sağduyulu insan. Kendi kişisel çıkarlarının ya da işyeri için taze taahhütlerin peşinde olmayıp, gelecekten sorumlu, gelişmiş bir bilincin peşinde olan namuslu insanlar var. Onları duymak, onları dinlemek, onları var etmek lazım. Biz bir enerji dosyası açıyoruz sizlere, ne olur siz kapatmayın!

Kapatmayın enerji dosyasını! Bitmemiş projelerin, çözümü yolda olan problemlerin sahibi olalım…Popüler olan, kalıcı değil her zaman. Moda, insanlığın hizmetinde değildir genellikle…
Ekimle gelen kış sohbetlerinin içine bu enerji dosyasını sıkıştıralım belki de özel bir sinerji ile İzmir için en doğru yaklaşımları keşfedebilir ve hayata geçirmek için elele veririz. Güzel yarınlar için…
.....................
2004' deki bir yazımdam çalıntı yaptım. İzmir için geçmişte, ne gibi atıp-tutmalarım varsa onlar da çıksın ortaya dedim. Yol mühendislerini küçümsemeyin.
18 Haziran 2009 20:58

sultan



“Büyükşehirde yaşıyoruz ama büyükşehirli değiliz”
Bu sözler Lozan Taksi durağından bir bilge şoförün ağzından. Aslına bakarsanız bir şehrin çok çeşitli aynaları vardır kendi siluetinizi seyredeceğiniz. Ya da işler nasıl yolunda mı diye bir göz atacağınız?
Bazı şehirler vardır güzelliğini, çılgınlığını, bilgeliğini ancak onun çok içlerine kadar ilerleyenlerine ya da sevenlerinin hoşuna gidecek kadar açığa vurur. Daha fazlasını değil hiç bir zaman. Karşısındakilere heveslendikleri ölçüde cömert davranır. Ondan bir şey beklemeyenler ise bir şey bulamaz. Ya da günlerin köpüğünden alaca bir renk düşer alınlarına. Bir şehrin ya sadece eğlendirici yanını ya sadece sıkıcılığını, ya varoşlarını ya yüksek kaldırımlarını ya bir caddesini bilemediniz iki sokağını bir şehir beller durursunuz çoğu zaman.
Bazı şehirler ise insafsız bir çaba ile keşfedilmeyi beklemez. Elmaları döker başınızdan aşağı takır takır. Kırmızı, sarı, yeşil hatta ebruli...İşi şansa bırakmaz. Amaaa siz bir şehrin elma bahçesine girerseniz ve ağaçları sallarsanız, elmalar düşer kucağınıza.
Bir şehrin elma bahçeleri festivalleridir.
Somurtuk halimize birisi gelip; “gülümseyin biraz, ne bu haliniz?” dese önce yalandan gülümseriz, peşinden de gerçekten eğlenmeye başlarız. Bulmacalar gibidir bu tür şeyler başkasının çözdüğü bulmacadan bir soru takılsa kulağınıza siz de dahil olursunuz artık öbür cevapların tamamına. Büyükşehirdeyiz ve büyükşehirli olmak istiyoruz ama “armut piş ağzıma düş” değil ki şehirlilik işi. Şehirlilik vizyon ve değerler dünyasıdır. Yeni bir ekonomi yeni bir yerel zihniyet ister. Şehirlilik bize köysünüz diyenlere karşı çıkarak ya da onlardan fazla kendimizi aşağılayarak da elde edilemez.
Şehirlilik elma bahçeleri yaratarak evet toprağı ekerek, biçerek, sulayarak, ilaçlamadan, gübrelemeden, kalite kontrolünden bizzat sorumlulukla elde edilebilen bir kimliktir. Yoksa kendinden kaçan bir şehir daha baştan çıkarıcı değildir. Herkesin tasarladığı bir hayatı vardır.
Tasarladığımız hayat bir şehirle içiçedir.
Bir çocuğun, bir yetişkinin, bir şehrin kendini ifadesi, umut beslediği kaynaklara, yaptıklarına, yapacaklarına olan inancına ve sevdiği, seveceği insanlarına göre dilimlenir. Tıpkı bir elma gibi. Eskiden bir masaldan bin elma düşermiş gökten şimdi biz sallamazsak ağacı ne elma, ne çekirdeği, ne çöpü... düşmez tepemizden.
Eeee şehirde kendimize yer bulamazken nedir bu elma bahçesi fantazisi derseniz “mecburiyetten” derim. Şehirlilik için festival, daha çok festival, daha çok, daha çok derim.
.........

Bizi dünyayla ve kendimizle buluşturan, bir kentin simgesini oluşturan böylesi şenlikler için güç birliği şart. Başkaları gelip bize hazır bir teknoloji sunamaz festival konusunda, festivaller bizim işimiz, çünkü kentler festivalleri ile anılırlar. " 

Kendi yazımdan çalıntı yaptım. Aylardan hazirandı ama yıllardan 2004'tü. ben şehirlilik konusunda yine atıp tutuyordum. O zaman da İzmir Uluslararası Kültür Sanat festivali vardı . Dünyanın şimdilerde en iyi sopranolarından Kiri Te Kanawa getirseler de 100-150 kişinin Efes'te 100.000 kişilik alkış yaratmaya çabaladıklarını hatırlayınca, gelmemeyi alışkanlık haline getirmiş tüm sorumsuz, şehirli olmayanlar adına utancımızla evimize döndüğümüz günleri hatırladıkça...Ne bileyim utanıyorum işte. Aklıma geldi de paylaşayım dedim.
13 Haziran 2009 09:44

aliege

Bende bu iki sehri ve diger bircok sehri dostlarimi sevdigim gibi ruhumla sevenlerdenim.

Mevlana'nin dedigi gibi;

RUHUNLA SEV

Ben dostlarımı ne kalbimle, ne de aklımla severim...
Olur ya... Kalp durur... Akıl unutur...
Ben dostlarımı ruhumla severim...
O, ne durur... Ne de unutur...
(Mevlâna) 


Selam ve sevgiler,
01 Haziran 2009 22:02

mavivesiyah

Ben de uzun yıllar, hatta çocukluğumun geçtiği bu olağanüstü şehri neden bırakıp da İstanbul'a geldim ki!! diyenlerdenim... Çok güzel bir yazı idi. Teşekkürler.
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.