'EVET' BEN DE ARABESKİM

06 Eylül 2010 11:49 / 3032 kez okundu!

 


12 Eylül Anayasası oylandığında "hayır" demiştim, aynı anayasayı reddetmek için ve ona karşı çıkmak için şimdi "evet" demekten daha doğru ne olabilir? Eminim aynı bağnazlıkla birçok insan hiç anayasa değişiklik paketini okumaksızın "hayır" cevabı verirken, yine hiç neye "evet" dediğini bilmeyenleri de anlamakta zorlanıyorum. “Evet ama yetmez" diyenleri daha çok önemsiyorum.

---------------------------------------------------------------------------------

Her şeyde bir "Arabesk" var

"İnsanlar bir sorunu çözmeyi başaramayınca geçmişte alışkın oldukları eski geleneklerine dönerler. Dünyada karmaşa arttıkça eski illüzyonlara, eski geleneklere, eski liderlere, eski kurtarıcılara geri dönme arzusu ve dürtüsü de artar." diyen Jiddhu Krishnamurti ne kadar da haklı. Her tür lidere, guruya, dine ve gruba "hayır" diyen farkındalığın babası, benim onun bu sözünü size söylediğimi duysa kemikleri sızlayacak mezarında. O "benim sözlerimi kaale almayın ve hatta diğer bir kişiye bile aktarmayın" der. Çünkü orijinalliği bozulmuş ve ikinci el olmuş her şeye mesafeli durmayı erdem olarak görür.

Ama ben erdemsizliği seçiyorum ve "evet" diyorum. Sorun büyük ve henüz çözülmemiş durumda ama geriye dönmek ve alışılmışlığın sıcak ve güvenli kucağına oturacağıma, eskimiş ve kirlenmiş sistemdense, yeniye ve iktidar partisine otur sıfır demektense "evet" derim, değişim umuduna kapı açarım. Biraz da arabesk bir evet olur bu; "yetmez bu dünya", "batmaz bu dünya" diyerek "esnekleşmeyi" savunurum. "Sivil diktatörlük" bertaraf edilir sivillerce nasıl olsa. Bir başlasın da şu sivilleşme, bir kez çıplak olabilmeyi göze alabilelim de, "giyinmesini" nasıl olsa becermek zorundayız. Önümüz kış, rüzgâr, yağmur, fırtına...

Sonbaharın 1 Eylül'ündeyiz. Urla’da temiz, dingin bir havaya yağan yağmur yaz tozunu aldı gitti üzerimizden. 12 Eylül referandumunu da bu kadar basit görüyorum. Zaman içinde hem kendimiz hem ülkemiz hem doğamız kirlenir, tozlanır.

Bir yandan normal hayat akarken bir yandan da "kirleniriz" durmadan. Hani o reklam var ya; "kirlenmek" güzeldir. Bu tür sosyal kirlenmelerin "OMO"su yok "ama"sı var. Kibir, gurur yapmadan arada bir temizlemek, temizlenmek ülkelerin ve toplumların geleceği açısından son derece gereklidir.

Her konudaki taraftarlaşmamız ve kuduz taklidi yapmadan ya evet ya hayır diyerek kutuplaşmamız bizi nereye götürecek derseniz? Yahu bütün konuları değil anayasadaki bazı çoktan değiştirilmesi gereken bölümleri oylayacaksınız. Oyalamayın şunu…

Evetçilerin de, hayırcıların da bayağılaşmasını haksız buluyorum.


"Çile"den çıkan bir kazak olsun insan değil

Bir de tabii poker suratlılarımız var. Bazılarına boykotçu denebilir.

Bazıları ise gerçekten kararsız ki bunu da korku, mahalle baskısı çok yakında biçimlendirir. Korkudan arınmış, hatta bilgiden arınmış özgürleşmiş bir “hayır”dan evet ya da arabesk “evet”ten bir hayır çıkması güzel olan. Hani menopoza bir kez girdin mi çıkamazsınız derler ya, toplumsal olarak kadınlı-erkekli bir menopoz yaşıyoruz. Üstelik teknoloji nal topluyor bu işte. Her şeyi kolayından yapabilen günümüz tüketim malzemeleri bizleri "toplumsal menopoz”dan çıkarmaya gücü yetmez gözükmekte. Zaten gücü yetse de bireylerin moda deyimle "slow birey" haline gelmeleri hoşlarına gitmeyeceği için veryansın şizofreni, veryansın kendinden uzak çözümler ve suni hayat bilerek pompalanır.

Lüks hayat hep parayla yaşanır zannetmeyin. Lüks hayat gerçeklerden kopmuşlukla beslenir. Elin villasından söz etmeye başladın mı "bize yoh mi?" gelir arkasından. Türbanlıyı şekil dersinden sınıfta bırakırlar, köylünün bile artık takmadığı kasketi meydanlarda büyük bir icat gibi kullanıyorlar. “Eski köye yeni kasket”le kendilerine güldürürler. Mardin'de bir bakır ustasının kafasında bile artık Adidas taklidi modern şapka var ne acıdır ki! Öyle acemiler ki biz şu türban işini çözecez deyip yöntemi konusunda çok ketum davranmaktalar.

"Türban kurmayları" atamışlar ancak formül çok gizli. Açıklanamayacak kadar gizli ise uyuz oldum bu işe. Referandum oylaması mı, oyalaması mı anlamadım gitti. Bence 13 Eylül’de millete, "tokadan başka şey takmayın" diyecekler.

Galatasaray kendimi yakın bulduğum bir futbol kulübü, bugün onu tutmaktan vazgeçebilirim. Siyasetle ilgilenmemi tekrar sağlayan Taraf gazetesi farklı habercilik anlayışı ile kendime yakın bulduğum bir yayın organı ama bugün onu okumaktan vazgeçebilirim. Dünyada en sevdiğim insan kim? Kocam, vazgeçebilirim. Özene bezene yarattığımız evlerimiz hepimizin mabedi. Bugün orada yaşamaktan vazgeçebilirim.

Hiç bir şeyin tiryakisi olmamayı nedense hüner sayıyorum. Herhalde ondan olsa gerek ne çay, ne kahve, ne şarap, ne makarna, ne de başka yiyecekler vazgeçilmezim değil. Suyla kahvaltı edebilirim. Hatta susuz da... Lafın kısası; güzel ya da çok özel olması çok önemli değil, vazgeçilemeyecek oluşları yeterli benim vazgeçmem için. Ne bir nesne, ne de bir özneye var-yok dinlemez şekilde yapışmışımdır. Sevgili, koca, kardeş ya da dost diye düşündüklerimizden ayrılırız zaten günü gelince.


Yakışmak isterim yapışmak değil

Ne yapış yapış ilişkiden, ne marazi, bağımlı sevgiden, ne de bana rağmen beni ya da karşı tarafı tutsak eden ilişkiden hoşlanmamışımdır.

Aslında bağımlılık geni fazla gelişmiş insanların beni vebalı gibi gördüğü de bir gerçektir. Sigaraya bile "hayır" desen "evet" histerisi tutar insanların.

Otoriter olmanın azı karar çoğu zarar ama totaliter geleneklere karşı durmanın ne "hayır"ı olabilir gelecek zamanlara.

Sanki bir katalogdan kıyafetler seçiyoruz da; kimisi "sivil" kimisi "askeri" imaj peşinde. Askerlerimizin isimlerinden soyutlanıp kimliksiz hale getirilmesi yüzünden ben bu "mehmetçik" lafına da kızıyorum hadi bakalım. Askerden önce İsmail olan delikanlının adı "mehmetçik" olur. Ölünce de Hasan, Hüseyin, Kemal değil toplu halde “şehit” denir olur biter, halka sus payı olarak… Sembollerin dalgalandığı, bayrakların putlaştırıldığı, "yeni" bir peygamber çıkmayınca eski defterlerin karıştırılıp önümüze konulduğu günümüzde "olan"la baş edemeyince, "olması gereken"lere sığınmakla da eski, köhne bir geleneği de servise sunarız.(Jiddhu demeli) Eskiden Amerika'daki seçimlerle alay ederdik, hiç gerçek demokrasinin tadına bakamamış olan bizler. Şimdi ise her şey bilgisayar hızında, her yemek hazır, her giysi konfeksiyon, pek çok aile ya dağılmış ya dağılmaktan beter ya da devşirme en azından.

Herkes kendi öyküsüne tanıklık edecek kimseyi zor buluyor bu dünyada. Öyle hüpletiyoruz ki her şeyi.

Ha bu arada şu evet-hayır işi var ya, Çakmaktaşların hayırı da eveti de onları daha dost yapmıyor birbirine. Takım tutar gibiler. Maç bitince düşmanlıkları devam ediyor birbirlerine. Kendi paçalarını kurtardıklarını zannederken sıradaki sorunu çözmeye çalışmıyorlar.

Ben size yemin edebilirim, bu iktidar bugün sigara yasağına evet mi, hayır mı dese yine en yeşilaycı "ulusalcı" bile "hayır" oyu verir. Demek ki, bir kısım insanların analitik zekâsı armut toplayacak bir süre daha.

12 Eylül Anayasası oylandığında "hayır" demiştim, aynı anayasayı reddetmek için ve ona karşı çıkmak için şimdi "evet" demekten daha doğru ne olabilir? Eminim aynı bağnazlıkla birçok insan hiç anayasa değişiklik paketini okumaksızın "hayır" cevabı verirken, yine hiç neye "evet" dediğini bilmeyenleri de anlamakta zorlanıyorum. “Evet ama yetmez" diyenleri daha çok önemsiyorum.

Babam din dersine de girerdi bazen bazı okullara, hiç mi hiç ilgisi yokken o dünyaya. Çoğu imtihan kâğıdını da bizlere okuturdu. Cevap anahtarını da verirdi elimize.

Bir de bakardık ki yanıtların çoğu tam doğru. “Baba ne iş bu?” dediğimizde; “Onlar çoğunluğu Müslüman bir ülkede doğmuşlar, bana düşmez onların din düzeylerini ölçmek” derdi. Bunun için de gazetesini sınavda nasıl yüzüne kapattığını ve kopya çekmelerini sağladığını anlatırdı.

Ve derdi ki, bari kopyalarken öğrensinler de bir bilgi edinsinler.

Şimdi o hesap; "hayır" kestirip atmak, "evet" bir yöneliş, bir değerlendirme fırsatıdır.


Hiçbir partiye, derneğe uygun olamamak

Ben hiç bir parti ya da derneğe uygun değilim baştan söyleyeyim, her an yarı yolda bırakır, vazgeçebilirim. Hiç unutmuyorum sene 1976-77, ben İKD üyesiydim (İlerici Kadınlar Derneği). O zamanlar kendimi tanımazdım ve bir gruba dahil olabilirim zannederdim. (Hala da tanıdığım söylenemez ya) Büyük bir toplantı, genel kurul her neyse bir toplantı var büyükçe bir salonda. Herkes "ilerici" ben "gerici" kalmıştım o toplantıda. 3-4 tane Maocu kadın İKD’nin bir konudaki tavrını, tarzını eleştiriyordu. Ben de çok haklı bulmuştum. Onlar yuhalanıp, aşağılandıktan sonra ben elimi kaldırıp onları son derece haklı bulduğumu ve bu özeleştiriyi yapmamız gerektiğini söylemiştim. O "sosyal faşist" halimle kalabalığın ortasında deve dikeni gibi kalmıştım. Herkesin nefret dolu bakışları arasında ben "Maocu"ların yaban gülü olarak birkaç dakika sonra toplantı salonundan isimlerimiz okunarak atılmıştım. İKD, TKP eğiliminde kurulmuştu ancak Ege’de ilk aylarda Öncü dergisi çizgisindeki GSB’lilerin hâkimiyetindeydi. Ağabeyim de o dönemde GSB’nin İzmir şubesinin sıradışı başkanıydı. Ve ben revizyonist, oportünist, sosyal faşist, tatlı su sosyalisti, küçük burjuva imajıma bir de Maocu etiketi yapıştırarak imajıma imaj katmıştım. O gün ilk aidiyetsizlik ve bireysellik duygusuna adım atmıştım. Gidiş o gidiş. Arada Cem Boyner'in YDH’sını saymazsam bir daha da olur olmadık gruplara ve yerlere yanaşmadım. Egiad, İTO, Kültürpark Tenis Kulübü falanı saymazsak "temiz" bir sicille yola devam ediyorum. Bir de yine o malum yıllarda DGM’ye tanık olarak çağrılmam vardır. Yanımda üç maymun anahtarlığımı götürmüştüm. Duymam, konuşmam, söylemem demeğe cesaretim yetmez diye onu savcının masasına koymuştum. Yanlış hatırlamıyorsam, O zamanın DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi) Baş Savcısı rahmetli Ekrem Özler bana gülümseyip, "boş ver sen şimdi bu GSB’nin (Genç Sosyalistler Birliği) gizli örgüt olup olmadığını, sen zeki ve akıllı bir kızsın, çok başka bir hayat var önünde, yürü yolun açık olsun" demişti.

Muzip ama muzdarip olmadan üstelik muhbirlik de yapmadan olaydan sıyrılmıştım.


Kiminin duyguları romantik, kiminin hayatı

Genellikle uyumlu olan kişiliğim bazı tutarsızlıkları ya da bağnazlıkları gördüğünde kişneyen at ya da huzursuz bacak sendromu yaratıyor.

Ötekileştirmenin yeni mağdurları arabeskçiler, ya onların da hastası olasım var tövbe estağfurullah bu yaşımdan sonra. Sözüm Fazıl Say'a değil. O bunu rahatlıkla söyleyebilecek tek kişi neredeyse. Elbette "yavşak" sözcüğü onun ince ruhuna kaba bir "not"a serpiştiriyor ama benim sözüm ona değil, öbür vesayetin yılmaz bekçileri şimdi de yasakçılığın pirim yaptığı anlayışa özenip, kendileri neredeyse tek bir klasik müziği baştan sona dinlememiş olsalar da "tesadüfen" gittikleri bir klasik batı müziği konserinde hatta Fazıl Say'ın konserinde her “adagio”yu Albinoni sanıp, “allegro”yu finalle karıştırıp çılgınca alkışladıklarında sanırsınız onlar müziğe hayran kaldılar.

Oysa iyi bir gözlemci bilir ki bu müziği dinleyince elit olacağını zannettiği halde, bir türlü ruhuna yetişemeyeceği kemanın gıygıylarından kurtulacağı için alkışı hep önceden başlatır ve hep yanlış zamanda arabasına koşar. Hep herkesten önce çıksın ister park yerinden. Hep sıra beklemeden... Müziği elit olanın yaşamının da elit olması beklenir oysa. Huyunun suyunun da hatta... Ama nerde? Hayatımız arabesk, ama biz kendimizi "andante" sanıyoruz. Amerikalı dostum derdi ki; sizin duygularınız romantik, bizim hayatımız. O ayrı bir düşünce sistemi elbette. Biz "her şey dahil"ci turistler gibiyiz. Hatta "açık büfe"ci otel müşterisi... Yığ yığ tabağına, yeme de yedirme de. En lüks restoranın tuvaletini kim bu kadar kirletir diye hiç düşünür müsünüz?

Biz, biz kontrol edilmeyince ve eğer temizlikten evdeki gibi biz sorumlu değilsek pis pasaklıyız ve hiç de "elit" değiliz.

Hepimiz arabeskiz, hepimiz Avatar’lı ama kimimiz farkında kimimiz değil.

Onun arabası var, öbürünün de ruhu var, kendini anlatan şarkıları var.

İşte bütün mesele bu. O yüzden diyorum ya her işte bir "hayır" bir de arabesk bir "evet" var.


Pervin Mısırlıoğlu E.

01.09.2010, İzmir


Son Güncelleme Tarihi: 08 Eylül 2010 02:16

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
11 Eylül 2010 08:48

Nurten Düzkantar

biliyor musunuz artık kavramların karmaşasından aşure bir durumdayız.Gerçekten neye evet neye hayır bilmeden bir pazarımız ve yaşamımız çalınıyor.Ama tekerrür eden tarihimi de bu yüzden öpesim geliyor
06 Eylül 2010 22:00

sultan

Bu arada arabesk yani fransızca arabesque temel bale pozisyonlarından olduğunu belirtmeliyiz. Bir kolun öne uzatılılıp (normal tutuşun aksine arabeskte) parmaklar ileri bakarak, bir bacak da geriye kaldırılırsa en zoru başarmış oluyorsunuzmuşşş. 1., 2., 3., 4.,arabeskleri de lütfen siz wikipedia dan öğrenin. yalnız burada en önemli konu sağınızla solunuzu karıştırmamanız:))) Çünkü sağ kol ileri giderken, sol bacak geri alınıyor, sol bacak ileri derken sağ bacak geri alınıyor:) gerçi daha bir sürü absürd, arabesk durum. Elitler duyarsa arabesk temel bir "bale" duruşudur alimallah tek zevk aldıkları baleyi de yasaklatırlar! Yoksa siz arabeski yalnızca Radyo Cairo şarkıları mı zannetmiştiniz? üstelik Orhan Gencebay'ın (çok sever çok değer veririm bu arada) Angloamerican rock&roll müziğini dinlemekten hoşlanmayanlara hiç bir sözüm yok o bir tercih. Ben kendini suni dalgalara kaptırıp, orada boğulanları garipsiyorum. Kiminin duyguları, kiminin hayatı romantik n'apıcaksınız. "Padlock" sizin de nicknameniz pek "arabesque":)
06 Eylül 2010 15:09

padlock

o zaman hayırlı bir başlangıç için arabesk bir evet.
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.