'Bir muhafazakâr olarak İzmir'de çok rahat yaşadım.'

08 Ekim 2010 11:41 / 11090 kez okundu!

 


Hizmet hareketinin yoğun tartışıldığı şu günlerde, geçmişte Bülent Korucu ile yaptığımız bir söyleşinin hala çok anlamlı olduğunu farkettik. Tarafsız bir gözle yeniden okunması ve süreci daha iyi anlamamıza yardımcı olması umuduyla... 

 

****

 

'Bir muhafazakâr olarak İzmir'de çok rahat yaşadım.'

 

Hizmet hareketinin yoğun tartışıldığı şu günlerde, geçmişte Bülent Korucu ile yaptığımız bir söyleşinin hala çok anlamlı olduğunu farkettik. Tarafsız bir gözle yeniden okunması ve süreci daha iyi anlamamıza yardımcı olması umuduyla... 

Cemaati bir İzmirliye sorduk.

Aslen Erzurum doğumlu olan ancak gazeteciliğinin temellerini Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'nda sağlamlaştıran, İzmir'in denizinde hayat bulan, “beni İzmir mayaladı” diyen Aksiyon dergisi genel yayın yönetmeni ve Zaman gazetesi yayın kurulu üyesi Bülent Korucu ile İstanbul'da bir söyleşi gerçekleştirdik.

Zaman gazetesi ve Aksiyon dergisinin Yeni Bosna'daki modern tesislerinde İzmirli sorularımızı sorduk, Türkiyeli kaygılarımızı konuştuk, Kürtlerle ilişkilerimizi soruşturduk, Kürt’lerin anadilini “Türkçe” konuştuk, Alevilere bakışımızı karşılaştırdık, Cemaat - Ak Parti ilişkisini sorduk, Türkiye'deki dergiciliğin serüvenini, gazete dilini, giyim, kuşam ve Ergenekon sürecini değerlendirdik.
Özetle medyanın aynasından kendimize baktık... “Evet”i, “Hayır”ı, Molla Kasım'ı konuştuk İzmirizmir.net için...



Türkiye’deki haftalık haber dergilerinin içinde Aksiyon’un farkı nedir?

Aksiyon her şeyden önce bir haber dergisidir. Haber demek yorumdan mümkün mertebe soyutlanmış ürün demek. Biz haber dergisi olabildiğimiz ölçüde yaşayabileceğimizi ve ayakta kalabileceğimizi düşünüyoruz. Zaten 16 yıllık geçmişi ile birlikte dergimizin her hangi bir sarsıntı yaşamamasının nedeni de bu.
Her sene tirajının üstüne 4000-5000 koyarak bir sonraki seneye devretmesini, şu anda ortalama haftalık 42.000 gibi Türkiye standartlarının çok üzerinde bir tiraja ulaşmasını ben böyle açıklayabiliyorum.
Yani biz herhangi bir taraf olmadan, keskin uçlu olmaktan ziyade bir haber dergisi olmaya çalışıyoruz. Haber dergisini yorum dergilerinden ayıran en temel özellik o. Objektif olmak ve haberin dilini kullanmak… Bizim de yorum yazarlarımız var elbette. Onlar da görüşlerini en açık şekilde ifade etmeye çalışıyorlar. Tabii ki dergicilik formatında yoruma açık analizlere cevaz veren bir yapı vardır. Onun da imkânlarını kullanıyoruz. 

“Objektif bir dilimiz var. Bu hem bizim en büyük silahımız hem de bizi en cazip kılan özelliğimiz.”

Biz en taraf olduğumuz zaman bile o konuda ikna edici olmaya çalışıyoruz. Mesela referandum konusunda çok keskin bir biçimde, tarafımızı, tavrımızı ortaya koyduk, “Evet” dedik, çok net bir duruş sergiledik. Ancak bunu gerekçelendirmeye de çalıştık. “Neye evet? Neden evet?” konusunda cevap aradık. Çok demokratik bir ortamda çeşitli seslere mümkün mertebe yer vermeye çalışarak bir platform olmaya çalıştık.

Mesela Demokrat Parti genel sekreteri Kemal Şahin’le röportaj yaptığımız hafta aynı ölçülerde aynı sayfa ebadında YARSAV eski başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’na da yer verdik. Yani insanların aynı konuda iki ayrı cevabı aynı anda okuyup, değerlendirmelerini sağlamaya çalıştık. Alacakları kararın objektif olabilmesini sağlamaya çalıştık.
Tarafsız ve objektif kalabilme çabamızın karşılığını alıyoruz her şekilde. Çeşitli yerlerden gelen geri dönüşler, hafta boyunca çeşitli gazeteciler ve yazarlar tarafından dergimize yapılan atıflar bunu başarabildiğimizi gösteriyor. Biz burada sabit durmaya çalışarak bu çizgiyi korumaya çalışacağız. Dediğim gibi en taraf olduğumuz hadise olan referandum sırasında net bir biçimde tarafımızı belli etmemize rağmen insanları kategorize etmeye, sınıflandırmaya çalışmadan “Hayır”ın en ileri, en sert savunucularının görüşlerine, tezlerine bile dergimizde yer verebilmeyi, Türkiye’de birlikte yaşamaya saygılı olmanın çok önemli bir kriteri olarak gördük. Medya zaten birlikte yaşamanın en uyumlu, en önemli platformu olabilmelidir. Biz bu gayret içindeyiz.
Objektiflik, bizi en cazip kılan şey oldu. En uç noktalarda olan insanlara bile dergimizde yer verebiliyoruz. Türkiye medyasının bence en önemli handikaplarından biri bu. Her şey çok keskin hatlarla ayrışmış, herkes kendi kalesinde, kendi adasında yaşıyor. Adacıklar arasında bir köprü oluşturamadığınız sürece bu bir sorun oluşturuyor. Adacıklar arasında geçirgenlik, geçişkenlik sağlayamadığımız takdirde ülkedeki huzuru temin etmek, toplum katmanları arasındaki birbirini anlama çabasını oluşturmak mümkün değil. Bu durum toplumda birlikte yaşama pratiğine zarar veriyor.

Sonuçta medya aynası, toplumu hem yansıtıyor hem de biçimlendiriyor. Medyadaki birbirinden kopuk ve bazen de birbirine düşmanca davranan adacıkların varlığı ülkedeki huzuru da bozuyor, toplum içindeki ayrılıkların, kavgaların da fitilini ateşliyor. Maalesef aynı tezgâhtan, aynı tornadan çıkmışçasına davranan insanların oluşturduğu gazete ve dergiler, toplumdaki birlikte yaşama pratiğine zarar veriyor. Biz tam tersine medyamızın, birlikte yaşama pratiğinin bir platformu, bir örneği olmasını istiyoruz.

Zaman gazetesi de bu anlamda önemli adımlar atıyor. Geçen gün bir sayfayı gördük; gerçekten bazen farkında bile olmadan bunları yaşıyoruz; mesela Şahin Alpay’ın attığı “Ermeniler konusunda özür diliyoruz” başlığının altında bir başka yazar “Hayır ben özür dilemiyorum” diye başlık atmış. Örneğin aynı yorum sayfasında eski politik çizgilerinden şu an çok başka yerlerde olan Şahin Alpay’la, Mümtazer Türköne’ nin -ama tabii ki eski birikimlerini de ortaya koyarak- bir arada yazıyor olabilmesi çok olumlu bir tavır. Hatta Ali Bulaç ‘la birlikte aynı gazetede bir arada var olmak önemli bir gelişme. Birlikte yaşama projesi açısından, medya açısından…

Aynı şey Aksiyon için de geçerli. Dediğim gibi yani Kemal Şahin’in 4 sayfa konuştuğu bir dergide 4 sayfa da Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun görüşlerine yer verilmesini hem habercilik açısından önemsiyoruz hem de birlikte yaşama anlamında. 

Sonuçta medya aynası, toplumu hem yansıtıyor hem de biçimlendiriyor…
Biz medyamızın, birlikte yaşama pratiğinin bir platformu, bir örneği olmasını istiyoruz.

Dilimizi, birbirini anlamaya, birlikte yaşama pratiğine katkı anlamında kullanmayı çok önemli görüyorum. Siz başlangıçta dediniz ya “birbirimizle çok geç iletişim kurduk diye… Ben E.Ü.Basın Yayın Yüksek Okulu’nda gazetecilik okudum. Orada çok değerli bir hocamız vardı, muhteşem bir insandı. İletişim psikolojisi hocamızdı ve çok objektifti. Sosyal demokrat bir insan olan Prof. Dr. Nuri Bilgin’in bize öğrettiği çok önemli bir şey vardı. “İletişim de trafik gibidir. 8/8 kusurluluk çok nadir bir şeydir. O derdi ki bir iletişim kazası varsa kusur mutlaka dağılmıştır; 2/8, 6/8, 4/8 gibi… Yani muhakkak karşılıklı kusurlar vardır. Şimdi biz şayet tanışmakta geç kalmışsak kendimizi size tanıtmakta geç kaldığımız için, kabahatin çoğu bizdedir.

“Beni anlamalısın” pozuna, havasına, psikolojisine girmemek gerek. “Acaba ben kendimi nasıl anlatıyorum, acaba yanlış mı, eksik mi anlatıyorum ki yanlış anlaşılıyorum” diyerek kendimizi sorgulamamız gerek. “Karşı tarafa nasıl yansıyor bu?” diye düşünmek lazım. Kendimi yani mesajımı, mecramı, araçlarımı sorgulamam önemli... Nasıl kullanmaktayım? Nasıl algılanıyorum? Yani bazen nasıl anlaşıldığınız, ne olduğunuzdan daha önemli olabiliyor.

Şu sıra gazete ve dergilerde atılmalar var. Sizin dergide durum nedir? Bekir Coşkun ve geçmişte Emin Çölaşan gibi isimler gazetelerinde tutunamadılar. “13. Köy” Bekir Coşkun için ufukta gözükmüyor gibi. Neden sizce? Yönetim düzeyinde derginizde farklılık var mı? Varsa bunu nasıl yönetiyorsunuz? Örneğin ben sizin derginizde yazabilir miyim?

Elbette sizinle daha önce yapılan röportajı düşünürseniz (bknz: İZMİR'İMİ GERİ VERİN) bunu biz zaten test ettik. Siz bize konuştunuz, konuştuklarınızı biz nasıl yansıttık? Herhangi bir kanırtma, herhangi bir dönüştürme, değiştirme yaptık mı? O zaman bu demektir ki konuştuğunuz aynen girebiliyorsa yazdığınız da aynen girebilir. Zaten aslında sorun da burada.

Bizim ilkelerimiz şu, bunun iki tane kısıtlaması var. Bir tanesi hukuki zorunluluk, bir tazminat davası ya da cezai durumlarla karşı karşıya kalmamak; bir de yazan insanın görüşlerini, kişi ya da kişileri herhangi bir topluluğu rencide etmeden genel ahlaki kurallara etik değerlere uygun şekilde yazması.

Buna uyulduğu durumlarda yazar her şeyi yazabilmeli çünkü zaten çoğulculuk dediğimiz şey bundan geçiyor. Tamam, benim düşüncelerim zaten belli. Ancak ben bir tartışma ortamında yenilirsem bu benim için daha kârlı bir durum çünkü yenersem zaten kendi bilgimle kalmış olacağım. Ben bildiğimi bilmeye devam edeceğim. Hâlbuki yenilirsem yeni bilgilerle tanışmış olacağım. Bu düşüncede olmak zorundayız.
Bekir Coşkun, Emin Çölaşan olayında da terslik orada. Bu yazarlar daha marjinal gazetelerde, mecralarda marjinal düşünceleri ile yer alabilirler, bu üsluplarını sürdürebilirler ama bir ana akım gazetede köşe sahibi olup böylece popülerleşmeye çalışmak bir aile gazetesinde çirkin ve yanlış duruyor, sürdürülemiyor. Zaten görüşü ne olursa olsun ifade etmedeki üslup ve tarzı yanlış. Siz “Evet” verenleri de eleştirebilirsiniz “Hayır” verenleri de… Siz Ak Parti’ye oy verenleri de eleştirebilirsiniz CHP’ye oy verenleri de… Bu eleştiri hakkınız saklı ama Ak Parti’ye oy vereni “göbeğini kaşıyan adam” olarak, “bidon kafalı” diyerek aşağılamaya kalkıştığınızda orada birisinin dur demesi lazım. O yazı bizde girmez mesela. CHP’liye tutup da herhangi bir yazar “bidon kafalı” derse o haber girmez, girmemesi de gerekir.

Otosansür, otokontrol olmalı yani…

Evet. Bizim mesleki öz denetim mekanizmalarımız yok. Dünya ölçeğinde baktığınızda meslek örgütleri aynı zamanda bir özdenetim mekanizması gibi algılanır ve zaten öyle çalışır. Bu görevi ifa ediyorlar ama bizdeki Gazeteciler Cemiyeti bir emekliler lokali gibi maalesef... Basın Konseyi ise belirli bir grubun haklarını savunmak üzerine oluşturulmuş gibi. Diğer yine bir iki tane bu türden meslek örgütü var. Sadece işine gelen konularda ses çıkartınca da eşitlik ilkesi konusunda bir dengesizlik oluşturuyor. Anadolu’daki bir deyişle, “herkes kendi ölüsüne ağlıyor”.

Bu noktada Taraf diye bir gazete çıktı, sanki ezber bozuldu. Basındaki Taraf olayına siz nasıl bakıyorsunuz?

Taraf’ın varlığı gerçekten mesleğimiz açısından çok umut verici. Bu her şeyden öte.

Ben gazeteciliği isteyerek seçtim. Bu işi okulunda okudum ve gazeteci olarak yaşayıp, gazeteci olarak ölmek isteyen biriyim. Mesleğimle ilgili, sektörümle ilgili gelişmeler beni birinci derecede ilgilendiriyor. Bu mesleğin yaşaması ve bu sektörün yaşatılması gerekiyor. Bu ülkede nüfus çoğalıyor, okuma yazma oranı artıyor, üniversite, lise mezunları çoğalıyor. Doktora yapanların, nitelikli insanın bu kadar arttığı yerde gazete satışlarında artma yönünde hiç bir değişiklik olmuyorsa bu ciddi bir sorundur. Orada olumlu bir kıpırdanma olmaması endişe vericidir, gazetecilerin şapkalarını önlerine koyup düşünmelerinin zamanıdır.
Ülkede yapılan birçok anket çalışmasında en güvenilmez kurumlar olarak basın ve gazeteciler çıkıyor. İnsanlarda genel olarak böyle bir yargı var, önyargı diyemiyorum çünkü bunda gerçeklik payı var. Bu yargıyı değiştirebilecek çok iyi bir örnek oluşturdu Taraf gazetesi. Aramızda Molla Kasım denilen bir tarz vardır. Taraf, iğneyi kendine de batıran kendisini de eleştiren ama esas olarak yerine göre, argo tabirle siyasete, iktidara da çakan, askeriyeye, kendine de çakan bir gazete olarak ezber bozan bir gazete oldu. Herkesi sigaya çeken, herkesi sorgulayan bir Molla Kasım fenomeni oldu Taraf gazetesi.

Finans konusunda Taraf gazetesi ile cemaat arasında bir ortaklık var mı? Zaman’ı ya da Aksiyon’u destekleyen finans gücü ile Taraf gazetesi arasında bir özel işbirliği yani?

Buna Taraf gazetesi yetkilileri gerekli cevabı vermişlerdi aslında. Hem yöneticileri hem de çalışanları cevap veriyorlar ve aslında dalgalarını da geçiyorlar. Aynı zamanda hem dinci, hem Kürtçü, hem Sorosçu, hem Fethullahçı hem her şey nasıl olunabilir? Oysa orada çalışan arkadaşların zaman zaman maaşlarını alamadıklarını, çok zor şartlarda kendilerini geçindirdiklerini, hatta neredeyse gazetenin basılamayacak durumlardan geçtiğini de biliyoruz. Star gazetesi matbaasına ödeme yapamadıklarından ya da eksik, geç ödemelerinden dolayı bir ara çok büyük problemler yaşadılar.

Evet galiba az ödeyebildiler ki bazı sayfaları birkaç gün silik çıktı (gülüşmeler).

Zaten şu anda çok zor şartlar altında gazeteyi çıkardıklarını kendileri de belirtiyorlar. Akan bir para olsa çok daha rahat bir gazetecilik yaparlar. Bir kere bu iddiayı dile getirenlerin bunu ispat etmeleri lazım. Bugün artık hiçbir şey gizli kalamıyor. Şimdi mesela şu yalanı söylüyorlar, Taraf gazetesi Zaman’ın matbaalarında basılıyor diyorlar. Hayır, Taraf zamanda basılmıyor.

Peki basılsa ne olur ki, bu bir ticaret değil mi sonunda?

Hayır olabilir de, ücret karşılığında elbette basılabilir ancak onlar bedava basıldığını ima ediyorlar.
Yanlış hatırlamıyorsam Birgün gazetesini ve başka gazeteleri de uygun olduğunda basmıştı bizim gazetemiz. 10 milyonlarca dolara mal olan matbaamızda kendi ürünlerimizi basmadığımız zamanlarda tabii ki ticari davranabiliriz. Ancak Taraf’la herhangi bir maddi ya da manevi bir işbirliğimiz olmadı. Herhangi bir ekonomik dayanışmamız yok. 

Taraf, iğneyi kendine de batıran kendisini de eleştiren ama yerine göre siyasete, iktidara da çakan,
askeriyeye çakan bir gazete olarak ezber bozdu. Herkesi sigaya çeken,
herkesi sorgulayan bir Molla Kasım fenomeni oldu.


Okur temsilciliğine nasıl bakıyorsunuz? Tekzip geliyor mu? Tazminat ödediğiniz oluyor mu?

Okur temsilciliği doğru bir uygulama ama Türkiye’de yanlış bir uygulamaya yol açıyor. Bazı gazeteler doğru uyguluyor bazıları yanlış. Bir dönem bir gazetenin yazı işleri müdürü aynı zamanda onun okur temsilcisiydi. Böyle bir şey olabilir mi? Bir adam hem sanık hem yargıç… Kendisi hakkında nasıl tarafsız kararlar alabilecek ve uygulayabilecek? Yazı işleri müdürü o yayından bir numaralı sorumlu kişidir sonuçta ve okur temsilcisi olması mantıklı değildir.

Bize çok fazla tekzip ya da tazminat davası gelmez. Gerçi son zamanlarda Ergenekon konusunda garip davalara muhatap oluyoruz. Dava dilekçelerini okusanız güler misiniz ağlar mısınız, bilmiyorum. HSYK üyesi Ali Suat Ertosun’la ilgili yazdığım makalede bir tekzip mahkûmiyetim var mesela… Evlere şenlik bir durum. “Müçtehit Ertosun” demiş, içtihat yapan anlamında kullanmışım.
Oysa O, kendisini Yargıtay’ın ve tüm kurumların üzerinde görerek, hukuku hem yazılı metinlerinin dışında hem de bağlayıcı kararlarının dışında yorumluyor, o kelimeye takılıyor. “Sen bana nasıl dînî bir tâbirle hitap edersin, beni böyle bir kisveye sokarsın?” diyor. Yargıtay içtihatları diye bir kavram var, onların yayınları var. O zaman bunu her söyleyene dava açmak lazım. Böyle diyerek Yargıtay’ı da dînî bir konuma oturtmuş oluyor aslında.

Yani sizin terminolojinizi mi mahkûm etmeye çalışıyor?

Hayır, bu benim terminolojim değil hukukun bir terminolojisi. Hukuksal bir terim kullanıyorsunuz sonuçta. Yargıtay’ın kendi yayınları var, “hukuksal içtihatlar” diye üstelik… Ben orada diyorum ki “Ertosun bütün yargıları ve kurumları bir tarafa bırakıyor kendisini hepsinin üzerinde görüyor”.

Bizim adliye muhabirimiz var, bazen bize de dosya yapıyor. 3-4 yıl önce hukuktan mezun olmuş ve 1-2 senedir avukatlık yapan gencecik bir kız Büşra Erdal, Asliye cezada olan bir basın davası için ağır cezaya çıkartıldı. Normalde basın suçudur. 64 davaya çıktı şu ana kadar. İçinde “Ergenekon” geçen her haberine caydırıcı olsun diye dava açıyorlar. 64 dava ne demek? Bizim muhatap olduğumuz davalar o ölçekte. Mahkûm olduğumuz ceza davası ya da aldığımız tekzip, tazminat davası ise neredeyse hiç yok.

Dergiciliğe tekrar dönüp son 15 yıl açısından bakarsak, Türkiye'deki politik dergicilik nereye gidiyor? Tempo, Aktüel, Aksiyon karşılaştırması yapar mısınız? Nokta’yı da unutmamak gerek galiba…

Türkiye’de dergicilik, haber dergiciliği maalesef çok kötü bir durumda. Sektörü yaşatmak için çok çaba sarf ediyoruz ve zorlanıyoruz. Hem okur nezdinde hem reklam veren nezdinde haber dergiciliği kavramının oturduğu bir yer yok çünkü.
Tempo, Aktüel gibi dergiler haber dergiciliğinin içini boşalttılar. Nasıl mı? En tarihi hataları bence ucuz dergi yarışı ile tiraj kavgasına girmeleriydi. Dünyanın her yerinde dergiciliğin bir seçkin yanı vardır. Dergi daha iyi bir kâğıt kullanmak zorundadır. Eğer fiyatı 1 TL gibi bir rakama düşürüp dergiyi ucuzlatarak tiraj kavgasından üstün çıkamazsınız. Kısa bir süre için belki 100.000’lere çıkartırsınız ama hemen sonra baş aşağı gelir çakılırsınız ki çakıldılar.
Oysa dergiler diğer yayınlara göre daha yukarıda konumlanır. Kâğıt kalitesi yüksektir. Uzmanlık isteyen özel haberler yapıp rutin haberlerden kaçındığından uzman elemanlar çalıştırmak zorunludur. Özetle haftalık dergi günlük davranmaktan kaçınır. Bugün sıradan bir kaza olmuşsa onun haberini yapmaz ama Susurluk kazasının peşine düşer. Bu nedenlerle fiyat biraz yüksekte oluşur. Oysa onlar fiyat rekabetini aşabilmek için kâğıttan kıstılar, kaliteyi düşürdüler; içerik de hafifleyince ucuz eleman, ucuz kâğıt, ucuz sayfalar aldı yürüdü. Okur kaçtı, reklam veren kaçtı. O zaman dergiciliği, dergi piyasasını yaşatmak imkânsız hale geldi. O handikabı da tam aşabilmiş değiliz ama neredeyse tek başımıza sektörün kalitesini yeniden yükseltmeye çalışıyoruz. 

Tempo, Aktüel, haber dergiciliğinin içini boşalttılar. Tarihi hataları ucuz dergi yarışı ile tiraj kavgasına girmekti… Dergiyi ucuzlatarak tiraj kavgasından üstün çıkamazsınız.
Kısa bir süre için 100.000’lere çıkartırsınız ama hemen sonra baş aşağı çakılırsınız ki çakıldılar…
Şimdi Aksiyon’la, neredeyse tek başımıza sektörün kalitesini yeniden yükseltmeye çalışıyoruz.

Baskı sayıları sıralaması nasıl şu anda? 


Aksiyon 42.000, Aktüel on beş günde bir yayımlanıyor ve 6000 -7000 baskısı var. Newsweek Türkiye 5000 - 5500 satıyor ki uluslararası bir markanın sektöre girmesi ve sektörü canlandırması bekleniyordu ancak beklenen ilgiyi göremedi. Tempo aylık dergi oldu, tamamen magazinsel bir Vanity Fair. Bütün bunlar bizim de koşullarımızı zorluyor çünkü dergilerin genel durumu bize de olumsuz olarak yansıyor. Kendinize çeki düzen vermek açısından sizi zorlayan bir rakip yok. Açtığınız dosyaları, kapağınıza koyduğunuz fotoğrafları kıyaslamak için farklı rakipler her zaman geliştirici olur, biz buna inanıyoruz. Kalite rekabetle gelişir; habere sen nasıl yaklaşmışsın, onlar nasıl yaklaştı, bu öğreticidir.

Aksiyon dergisi ile ilgili yeni projeleriniz var mı, değişiklikler planlıyor musunuz?

2 ay sonra bir yenileştirme, ıslah hareketi düşünüyoruz dergide.
Ancak çok devrim niteliğindeki değişiklerin hak ettiği zamanda yapılmasını doğru buluyorum. Fantezi olsun diye yapılmamalı. Yoksa bu değişim ne içeride ne de dışarıda yeterince kabul görmez ve de amacına ulaşmaz. Dergi var olan okuyucusunu da kaçırır reklam vereni de… Okuyucuyu küstürmek gibi bir riski var, mevcut alışkanlığını sürdürememe tehlikesi var… Tersi durumda attığınız taş ürküttüğünüz kurbağaya değmez. Esas okurunuzu kaybedersiniz.

Türkiye’deki değişim Aksiyon arşivine nasıl yansıyor? AKP'deki, Erdoğan'daki değişimi Aksiyon'dan izlemek mümkün mü? Nerden nereye geldiler? 

Ak Parti kadrolarının değişimindeki milat, Fazilet Partisi’ndeki yenilikçi, gelenekçi ayrışmasıdır. Bir noktadan sonra “artık Türkiye’de bu siyasetle, bu düşünceyle bu zihniyetle, bu projeyle bir yere gitmek mümkün değil” dediler ve yeni bir proje oluşturup, yeni bir dil, yeni bir siyaset üslubu ile tekrar yola çıktılar.

Ak Parti kadrolarının değişimini bir milatla ele almamız lazım. Bu milat, Fazilet Partisi’ndeki yenilikçi, gelenekçi ayrışmasıdır. O noktada zaten değiştiklerini söylüyorlar ve değiştiklerini ilan ederek o nedenle halktan oy aldılar ve değişimlerini de sürdürüyorlar. Orada zaten bir sorun yok. Bunlar diğerlerinden farklıydı ama bir önceki adımda diğerleri ile aynı şekilde siyaset yapan, diğerleriyle belki aynı şekilde düşünen, diğerleriyle aynı şekilde konuşan insanlardı. Bir noktadan sonra “artık Türkiye’de bu siyasetle, bu düşünceyle bu zihniyetle, bu projeyle bir yere gitmek mümkün değil” dediler ve yeni bir proje oluşturup, yeni bir dil, yeni bir siyaset üslubu ile tekrar yola çıktılar. Bu yeni siyasi proje yüksek bir karşılık bulduğu için eskiler %2,5’a demir attı, onlar ise %34’le başlayıp sonra %47’ye çıktılar. Şimdi en kötü anketlerde bile yine %40’ın üzerlerinde görünüyorlar.

Dergilerde de bu geçerli, gazetelerde de… Ben Aksiyon için bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Halktaki değişimi halktaki yenileşmeyi ve değişim arzusunu yakalayabiliyorsanız onunla paralel gidebiliyorsanız, oluyor. Halkı tanımanın, halkla birlikte olmanın en büyük getirisi bu... Siz büyüyorsunuz, o halkla birlikte gelişiyorsunuz, değişiyorsunuz. Siz halkla birlikte değiştiğiniz için derginiz her sene 3 - 4 bin tiraj alarak (bazı seneler 5 - 6 bin) 42 bin noktasına geliyor. Şu anda mesela çok fazla bir tiraj kaybım yok ama şunu da test ediyorum; bakın bazen bir kapak yapıyorum tirajım 2 bin artıyor, bir kapak yapıyorum tirajım 1600 düşmüş bu hafta mesela. Ben sonucu görüyorum şimdi, diğer dergilerin 5000 - 6000 - 7000 sattığı bir ülkede tirajda 1500 iniş - çıkış çok büyük bir rakam.

Hem Aksiyon’un olaylara bakışındaki, yaklaşımındaki değişim hem de genel yönde değişimin göstergesi olarak somut şeyler var mı? Yani 15 yıl önce şöyleydi, şimdi böyle diye...

Halkın içindeki değişim de bizim yaşadığımız değişim de merhale merhale. Aslında gelişme, ilerleme şeklinde, zamana yayılmış bir değişim olduğu için; bir anda bir sabah kalkıp mesela bir sayı önce bambaşka bir sayı sonra bambaşka gibi bir örnek gösteremem size. Ancak toplumdakine paralel olarak bir süreç şeklinde değişim olduğu için mesela 10 yıl önceki dergiyle bugünkü dergi arasında fark vardır ama 1 hafta öncekiyle 1 hafta sonraki arasında bu keskin farkı göremezsiniz.
Şimdi bir de şu da önemli tabi, biz nihayetinde bu ülkenin okullarında okuduk, bu ülkenin sokaklarında dolaştık, yaşadığı handikapları da yaşadık. Bu ülkenin önünü tıkayan bazı düşünceler belki bizim ayağımıza da bağ oldu. Zamanla biz kendimizi geliştirdik, mesleki olarak da ilerledik. Nihayetinde bize bu işi öğreten de olmadı. Türkiye’de zaten basın yayın okullarında öğretilen gazeteciliği pratikte uygulayan gazete dergi yok. Onun için mektepte öğrendiğimiz şey dışarıyla uymuyor. Biz Zaman gazetesinde çalışanlar, yayın yöneticileri olarak zaman içinde hem kendimizi hem de yayınları geliştirdik. Dünümüzle bugünümüz birbirine eşit değil. Kişilikler de yayınlar da… Kendimizi geliştirme ve bir anlamda öğrencilik devam ediyor. Kendimizi geliştirirken yönettiğimiz gazeteyi de dergiyi de değiştiriyoruz.

Bizim bir avantajımız da şu, şimdi benim kişisel hikâyeme, menkıbeme baktığımda şöyle bir şey görüyorum. 

Türkiye’de basın yayın okullarında öğretilen gazeteciliği pratikte uygulayan gazete dergi yok. Onun için mektepte öğrendiğimiz şey dışarıyla uymuyor… Kendimizi geliştirme ve öğrenciliğimiz devam ediyor.

Zaman gazetesinde İstanbul’da 1989’da haber merkezinde başlayan bir süreç, İzmir 9 Eylül Basın Yayın’dan sonra gazetede bütün kademelerde çalışarak yönetici oldum. Sonra 4,5 yıl boyunca Cihan Haber Ajansı’nın genel müdürü oldum. Ajansta 22 Temmuz 2007’deki seçim organizasyonlarını yönettim, ajansın uluslararası bir ajans haline gelmesi için uğraştım. Ben gazetede bir anlamda o ajansın müşterisi konumundaydım. Ajansa giderek masanın öbür tarafına geçtiğimde müşterinin benden ne beklediğini bilerek hareket ettim, etmeye çalıştım. Gazete, ajans tecrübesinin ardından da 2,5 yıldır Aksiyon dergisinin yöneticiliğini yapmaktayım. Ajanstan ne alabileceğimi, gazeteden nasıl farklılaşacağımı biliyorum. Bir gazete yayın kurulunun günlük toplantısında neyi konuşabileceğini empati yaparak kestirebiliyorum artık. Ben gazeteden farklılaşabilirsem dergiyi insanlara satabilirim, almaya ikna edebilirim. Sonuçta çok acımasız bir rekabet var. Şimdi internet var, cep telefonu var, o bile bir ayrı mecraya dönüştü, TV var, gazete var… Dergi bir hafta sonra tezgâha çıkacak. Ne yapmalıyız ki insanlar bizi almaya ikna olsunlar? Bu empatiyi yapabiliyorum. Gazetecilerin farklı kulvarlarda çalışarak yöneticilikte gelişmeleri çok önemli bir husus. Gazetelerin mutfağında çalışmış olduğum için bugün bir gazetenin herhangi bir olaya nasıl yaklaşabileceğini biliyorum. O zaman da onun düşündüğünü benim düşünmemem gerek diyerek işe bir adım ilerde başlamış oluyorum.

Kendilerine laik diyen kesimdeki haklı-haksız korkuları giderme konusunda başbakana, iktidar sözcülerine basından doğru sorular soruluyor mu? Doğru yanıtların sökülüp alınması, yaygınlaştırılması konusunda basın başarılı mı? Aksiyon burada nerede?

Şimdi korkular konusunda biraz farklı düşünüyorum. Nasıl derseniz, korkuları üreten eşik bekçilerinin, kamuoyu önündekilerin iyi niyetli olmadıklarını düşünüyorum. Kendi topluluklarına delili olmayan, ispatı olmayan bir anlamda belki yersiz korkuları empoze ederek onları “dirençli” tutmaya çalışıyorlar. Buna özendiriliyorlar. Bugün bir haber gördüm, dün de Habertürk’de vardı; emekli general Sabri Yirmibeşoğlu diyor ki, “Kıbrıs’ta kendi halkımızın mukavemetini arttırmak için cami yaktık”. Böyle şeylerin yaşandığı bir ülkedeyiz ve üretilen korkuları elbette sorgulamalıyız.

Dergimizin geçen sayısında referandumla ilgili olarak “Laikler zafer kazandı” diye başlık atarken de şunu kastediyorduk, laikliğin, doğru laikliğin yaşanması gerektiğine gerçekten inananlar, buna sahip çıkanlar kazandılar.

Yani yaratılan korku üzerinden değil sadece nasıl oluşmuşsa oluşsun gerçek endişeler üzerinden bu sorulara ve tedirginliklere yanıt vermek gerekirse daha doğru bir yol izlenmiş olur.

Fark ettiyseniz Başbakan da bir süredir dilini değiştirdi. Ve bundan dolayı kazandı. AB konusunda “eskiden, ‘onlar ortak biz Pazar’ anlayışı üzerinden AB’yi kavrıyorduk ve o nedenle de buna karşıydım ama bugün AB konusunda net bir tavır içindeyim. Devlet adamı olarak bu işlerin içine girdiğimde bunun hiç de öyle olmadığını, daha bütünsel bir anlam içerdiğini kavramış oldum” dedi ve AB konusunda değiştiğini bu konuyu içselleştirdiğini ifade etti.

Siz hiç bir dosya yaptınız mı Türkiye İran olamaz ya da neden İran olamaz diye?

Son dönemde Malezya ile ilgili bir dosya yaptık çünkü İran olmak artık gündemden düştü o sırada Malezya karşılaştırmaları vardı.
Üç sene ya da daha öncesinde de Muhsin Öztürk İran’a gitmiş ve bir İran portresi yapmıştı. Başlığı da “Siyah Yorgunu Bir Ülke” olmuştu. Siyah görüntü ülkeyi gerçekten yormuş... 

Referandum sonrası Aksiyon’da “Laikler zafer kazandı” diye başlık attık çünkü laikliğin, doğru laikliğin yaşanması gerektiğine gerçekten inananların, buna sahip çıkanların kazandığını vurgulamak istedik.

Biz bütün analizlerimizde gerçekten sosyolojik tahliller yapmaya çalışıyoruz. Sloganlardan ziyade analizlere önem veriyoruz. Gerçekten o dosya, “İran matah bir şey değildir arkadaşlar”dı; ancak sloganlaştırmadığımız için bunu ancak sizin gibi duyarlı arkadaşlar fark edebiliyor.

Biz nihayetinde dindar insanlarız ve bundan gocunmuyoruz, bunu saklamıyoruz. Dinde zorlama yoktur. Bu Kuran’ın bir ayetidir. Neden yoktur, çünkü zorlama insanları münafık yapar, Müslüman yapmaz, Müslüman görünümlü daha tehlikeli insanlara dönüştürür. Bunun en bariz örneklerini bu despot ülkelerde görürsünüz. İnsanlar görünüşte dindar ama o dayatmalardan dolayı aslında dinden uzaklaşmış insanlardır birçoğu…
.
Dindarların en büyük avantajı Türkiye’de demokrasinin varlığıdır. Onlar 20 yıl boyunca süren sorgulamalarından ortaya çıkardıkları sonuçlara bakarak demokrasi çizgisinde sağlam duruyorlar. Demokrasiyi öğreniyor olmak büyük kazanç, dindar olmamayı yasaklamak da… Demokrasi ile ilgili Türkiye’nin yaşadığı bu tecrübe bence İran halkına da yol gösteriyor diğer Müslüman halklara da… İşte demokrasinin korkulacak bir rejim olmadığını, şeytani bir sistem olmadığını Türkiye, yaşayarak herkese gösteriyor.

Yani Türkiye, İran olamaz mı?

Türkiye, İran olamaz. Türkiye İran olmaya kalksa buna en başta bu ülkenin dindarları karşı çıkar, muhafazakâr kesim karşı çıkar. 

Türkiye, İran olamaz. Türkiye, İran olmaya kalksa buna en başta bu ülkenin dindarları karşı çıkar, muhafazakâr kesim karşı çıkar.

Neden? Çünkü tam tersine Ortadoğu’daki rol model Türkiye’dir… Gidin istediğiniz yere, herhangi bir Müslüman ülkede sorun sokaktaki vatandaşa, “buraya Tayyip Erdoğan gelip adaylığını koysa seçilir” diyorlar. Bu aslında Türkiye’ye duyulan bir güvendir. Türkiye’nin demokratikleşmesine gıpta ile bakıyorlar. Birçok Arap ülkesindeki entelektüel insanlar, Türkiye’nin demokratikleşme serüvenine heyecanla yaklaşıyor, “umutla takip ediyoruz” diyorlar. Kendilerine örnek olacak, rol model olacak bu adımları çok iyi gözlemlediklerini söyleyenlerin ülkelerine bakalım, bizim oralardan örnek alacağımız, özeneceğimiz hiçbir şey yok. Tam tersine onların azcık aklı başında okumuş insanlarının bakışıyla bile anlaşılabilir ki, Türkiye’nin gelmiş olduğu bu noktadan, demokrasi konusundaki kazanımlarından geriye doğru gitmesi mümkün değildir.

Oralarda üç gün kalsanız, dayanamazsınız dördüncü gün buraları ararsınız çünkü dini bile yaşamanın en güzel ülkesi Türkiye’dir, memleketimizdir. İran’da dininizi bu kadar rahat yaşayamayabilirsiniz. Arap ülkelerinde yine öyle… Niye biliyor musunuz? Çünkü oradaki yönetimler demokratik olmadığı için, despotik yönetimler olduğu için, üç kişi bile bir araya gelseniz diyelim ki bir hareket, bir cemaat haline, bir tarikat haline gelemiyorsunuz. Orada bir sivil toplum hareketi oluşturamıyorsunuz. Niye? Çünkü kendi gölgesinden korkuyor oralardaki yönetimler… “Acaba bu dini kisve altında saklanan bir siyasi muhalif dalga mı?” diyen bir baskı sistemi hiçbir şeye izin vermez oralarda. Siz kendi dindarlığınızı, tarikatsanız o yanınızı veya cemaatliğinizi ancak Türkiye de yaşayabilirsiniz. Ne İran’da ne de bir Arap ülkesinde bu özgürlüğe sahip olabilirsiniz… Tercihlerinizi oralarda bu şekilde rahat yapamazsınız, hayatınızı bu şekilde sürdüremezsiniz. Anti demokratik yönetimler sizi hemen bir siyasi oluşum olarak algılayıp yok ederler.

Yurtdışında Türk Okulları, Türkî Devletler toplantısı, Türkçe Olimpiyatları gibi konular Aksiyon'un misyonu içinde duruyor gibi; yarın “Kürtçe konuşan devlet ve topluluklar” diye bir toplantı yapılsa aynı ilgiyi görür mü sizden?

Elbette... Güneydoğu’da Kürtçe televizyonumuz var, 24 saat yayın yapıyor, Dünya TV’yi uydudan izleyebilirsiniz. İlk özel Kürtçe TV.
Kuzey ırakta 17 tane okulumuz var. Bir tane üniversite var. 1992'de can güvenliğinin en az olduğu yıllarda kuruldu bunlar.
Kürtçe konuşan devlet ve topluluklar zirvesi yapılsa katılımcıların çoğu bizim okullardan gelir.
Herhangi bir dine, herhangi bir kültüre karşı değiliz. İşte, Hindistan’a gidiyoruz, Hindu çocuklara eğitim veriyoruz; Vietnam’a gidiyoruz, bir tane bile Müslüman çocuğu yoktur oradaki okulumuzda. Hıristiyanlığa, Hinduizm’e, Budizm’e karşı bir tepki içinde olursanız samimi bir diyalog içine giremezsiniz o insanlarla. Düşman gördüğünüz, öteki olarak gördüğünüz insanlarla doğal bir iletişim kuramazsınız, sahtelik iki gün sonra sırıtır yani rol yapamazsınız. 17 sene Kuzey Irak’ta kalıp, 20 sene Hindistan’da kalıp rol yapamazsınız. Özetle içinizde büyüttüğünüz Kürt karşıtlığı ile de bir yere varamıyorsunuz.

Ak Parti’yle organik bir ilişkiniz var mı?

Ak Parti’yle bizim organik bir ilişkimiz yok. AK partiden bir beklentimiz de yok. Bunu bir televizyon programında da söyledim.
Bakın 335 tane Ak Partili milletvekili var bunların içinde 2 tane cemaat üyesi var, onlar da kendi birikimleri ile oradalar.

Bir gün gelecek herkes cemaatçi olmayacak mı yani?

Bakın cemaati ve okullarını doğru değerlendirmek lazım. Cemaat öyle bir cemaat ki; örneğin Üzeyir Garih… Moskova’da ki okulu o yaptırmıştı, finansal açıdan o destekledi, kendi konumunu kullanarak oradaki insanları ikna etti. Düşündüğünüzde “Üzeyir Garih bu cemaatin bir mensubu” diyebilirsiniz. Cemaate mensup olmanın şartlarından bir tanesi bu okullara destek vermektir.

Peki tabularımız konusunda ne diyor AKSİYON? Şimdiye dek hangi tabulara dokundu? Kendi tabularını bırakıp başkalarının tabularıyla mı uğraşıyor daha çok, yoksa tarafsız bir tavrı var mı? 

Aksiyon dergisi eğer “Ezanın canına okuyorlar” diye bir haber yapıyorsa, kapak yapıyorsa bu laikçi insanların da ezanla ilgili çok da haksız olmayan eleştirilerine yönelik bir paralellik oluşturmadır.


Aksiyon’un arşivine baktığınızda çok ses getiren dosyalar olduğunu görüyorsunuz ve belki en fazla ses getiren dosyalar kendi camiası diye adlandırılan kitlelerle ilgili eleştirel dosyalardır. Zaten siz karşı taraftaki düşüncelerle ilgili çalışmalar yaptığınızda onların gözünden mutlaka kaçacak fakat bu tarafta senin okuyucun bundan bir tür zevk alacaktır. Ancak Aksiyon dergisi eğer “Ezanın canına okuyorlar” diye bir haber oluşturuyor, kapak yapıyorsa bu, laikçi insanların da ezanla ilgili çok da haksız olmayan eleştirilerine yönelik bir paralellik oluşturmadır. Çok kötü okunan ezanlarla ezanın canına okunduğuna biz de katılıyoruz. Bu dosya, ya da harıl harıl “İslami” holdinglerin para topladığı dönemde “islami” diye nitelenen bazı medyanın da bu paralarla sponsorluk yaptığı dönemlerde bu konuyu kapak konumuz yaptık ve dedik ki bu bir kara deliktir, çıkmaz sokaktır ve batacaktır. Kapağa çıkarınca yer yerinden oynadı. Bunu, neredeyse “ihanetle” eş değer sayanlar oldu. Bu tür tabu gibi görünen noktalarda epeyi dosya yaptık. Hemen aklıma gelenler bunlar ama geçmiş sayıları karıştırarak çok daha fazlasını bulabilirsiniz. Şu başlık bile (son sayının kapağını göstererek) farkımızı gösteriyor. Bence dindarların, muhafazakârların zafer kazandık diye bayram ettiği bir ortamda “laiklerin zaferi” diye bir başlık atabilmek cidden önemli.

Yeni sayınızda “demokratların korkuları”nı işliyorsunuz galiba?

Evet, demokratların korkuları üzerinde durduğumuz bir dosya. Biraz korku ve bir anlamda da biraz umutla oy verdiniz. Niye oy verdi bir sürü insan? Ergenekon geri gelecek diye korkuldu... Ya da kazanımlar kaybedilecek diye korktunuz... Ekonomi geriye gidecek diye korktunuz. Bunlardan korktunuz… Şahsen bunlardan korktuğum için bir anlamda “evet” dedim. Bütün bunları anlatıyoruz o sayımızda.

CHPli İzmir neden kaybediyor sizce?

Laik yaşam tarzı savunucularının korkuları aslında burada da karşımıza çıkıyor.

Bülent Korucu, Pervin Mısırlıoğlu E.Bence İzmir neden kaybediyor? Hani deniyor ya CHP ceketini koysa kazanır; işte bu psikolojisi İzmir’e kaybettiriyor. Yani siz gidip mahallenizdeki manavınıza “domates ne kadar çürük olursa olsun ben senden almaya devam edeceğim” derseniz, o manav size hiç bir zaman düzgün domates getirmez.
Belediye ya da genel seçimlerde İzmir’de “ne kadar projesiz olursanız olun, ne kadar kötü yönetirseniz yönetin ben oyumu sana vereceğim” diyenlerle başlıyor ilk yanlışlık. Böylelikle, İzmirlilerin bir kısmı oyunu ipotek altına vermiş olmuyor mu? Ardından hizmet alamıyorsunuz doğal olarak… Diyarbakır’da da bu var. Diyarbakır’daki adam biliyor ki BDP ceketini koysa kazanır. İzmir ve Diyarbakır aynı tuzağa düşüyor.

Ama başbakanın üst bir tonla “İzmir’i istiyorum!” demesi de onun kaybetmesine etki yapmadı mı?

Doğrudur. Örneğin bakın doğulu camia, aşağılanan muhafazakâr insanlar son yerel seçimde bu anlayışlara isyan ettiler. Örneğin genel seçimlerde Urfa halkı Ak Parti’ye başkaldırdı ve kendi istediği kişiyi bağımsız olarak başkan seçti, Ak Parti’nin adayını seçmedi çünkü Ak Parti orada “ceketimi koysam seçilir” havasına girmişti. Halk başbakanla inatlaştı ve düşünün, güçlü bir iktidara karşı bağımsız bir belediye başkanını seçip göreve getirdi. Bu bir risktir ama Urfa bunu göze aldı. Urfa’nın tavrı İzmir’inkinden daha demokrat ve entelektüel bence.

Aksiyon Aleviler için ne yaptı? Konuya önyargısız yaklaşımı başarabiliyor musunuz?

Bizim bir muhabirimiz ve bir yazarımız Alevilerle ilgili çok iyi şey yazdı. Ahmet Turan Alkan’ın mesela Alevilerle ilgili yazıları çok iyidir. İbrahim Doğan diye bir arkadaşımız var. Çalıştığı alanların sıralamasının başında Aleviler geliyor. Daha önce de Alevilerle ilgili yaptığımız haberlerdeki derdimiz, incitmeden bir diyalog köprüsü kurmaktı. Bir iletişim köprüsünü kurarak bütün haberlere yer vermeye çalıştık. Yanlış anlaşılmaya çok müsait bir alan olduğu için bizim girmekte de çok tereddüt ettiğimiz bir dünya oldu. Öyle bir alan ki olumlu bir şey söylediğinizde bile asimilasyon yapmaya çalıştığımız söylenebiliyor. Bazen böyle suçlanıyorsunuz bazen da size iyi konuşanlar kendi çevrelerinden dışlanabiliyor. Onlarla konuşmadan bir şey yaptığınızda, kendi kendinize bir şeyler yazdığınızda ise zaten değişen bir şey yok, kendi ezberinizi tekrar etmiş oluyorsunuz.

Alevilerin içindeki farklılıkların, çoğulculuğun farkında mısınız?

Tabii ki farkındayız. Hem dinsel bir çoğulculuk var Alevilerin içinde hem de siyasi. Dini yapılarında da çok farklı renkler var. Aleviler arasında ideoloji ve düşünce olarak da pek çok farklı yaklaşım var.

Bunların içinden herhangi birisine bir yakınlığınız var mı? Ya da onların üzerinden bir kurguya sahip misiniz? Böyle bir şey yapıyor mu Aksiyon? 

Bence Türkiye de herkes kendi ölüsüne ağlıyor hala. Alevi, dindarın başörtüsü söz konusu olunca hemen öteki tarafa kayıyor... Ya da tersi. Aslında eğer ben bir Alevinin ibadet özgürlüğünü savunsam, o da benim eşimin başörtüsünü savunsa... Birden her şey bitecek belki de


Yapmamaya çalışıyoruz çünkü yakın hissetmenin karşılığı şudur; birlikte bir meseleyi oturup karşılıklı müzakere edebiliyorsanız yakınlık olur. Bir anlamada iletişime açıklık, birbirini anlamaya açıklık. Ancak sizinle yakın olduğu şeklinde yaftalanabilecek herhangi bir grup o camia içerisindeki konumunu, söz hakkını kaybedebiliyor. O yüzden azami derecede özen gösteriyoruz kişi ya da kurumlarla diyalog hakkını saklı tutmak için. Bu bir iletişim sorunu ise bunu kapatmamak gerek. Adam falancaların yandaşı ya da yakını diye yaftalandığında etkisini kaybedebiliyor. Kendi camiasında yapabileceği değişime, gelişime ait demokratik katkılarının önü kapanıyor böylece.

Türkiye “öteki”nin mağdurluğunu anladı mı?

Hayır maalesef. Bence herkes kendi ölüsüne ağlıyor hala Türkiye de. Alevi, dindarın başörtüsü meselesinde hemen öteki tarafa kayıyor... Tersi de geçerli. Aslında o kadar ikna edici ve o kadar iyi olur ki eğer ben bir Alevinin ibadet özgürlüğünü savunsam o da benim eşimin başörtüsünü savunsa… Birden her şey bitecek belki de… Bu noktaya gelmemiz lazım. O yoldayız, gittikçe bu çözüme yaklaşıyoruz.
Şunu defterimizin başına yazmamız gerek fonksiyonel olarak da pratik faydası açısından da bunu böyle düşünmemiz lazım. Demokrasi ya hepimiz için olacak ya da hiç birimiz için… Çünkü bu sistem bizi birbirimize kırdırarak o anti-demokratik ortamı yaratmak için özel kurgulanmış sanki. Yani başörtülünün özgürlüğünün olması için başı açık insanın da özgür olması lazım; Sünni için özgürlük ancak Alevilerin özgürlüğü ile mümkün. Şu anda sistemin Alevilerin cemevi ile bir sorunu yok, onu açacak ama niyeyse korkuyorlar. Cemevi ne zaman kapatılmıştı? Tekke ve zaviyeler kapatıldığında, onlarla birlikte. Şimdi cemevini açtığında gelip bir tarikat “ben de tekkemi, zaviyemi açacağım” derse ne yapacak?
Konu bundan dolayı kilitlenmiş durumda. Hatta ruhban okulunu bile bu yüzden açmadılar sanki. 

Cemevleri gibi tekke ve zaviyeler de açılabilir, açılmalı... Ruhban okulu da aynı korkular nedeniyle açılamıyor. Birbirimizi korkularımız üzerinden algılıyoruz. Bu vesayetçi sistem kendini yaşatabilmek için hepimizi mağdur ediyor. Türk’ü mağdur ettiği kadar Kürt’ü de, Sünni’yi de, Alevi’yi de ediyor.

Tekke ve zaviyelerin Sünni kesim üzerindeki eğitici vasfı neyse Aleviler için de cemevleri aynı şey. Alevilerin köyden kasabadan büyük şehire geldiklerindeki durumlarını düşünelim. Cemevi geleneği köylerdeki baba, dede geleneğinin şehirlerdeki karşılığı… Bu gelenek tam olarak yaşatılamıyor, esas problem bu. Hem Sünni hem de Aleviler için nesiller arası bir kopukluk var… İmamesini kaybetmiş tespih taneleri gibi savrulan varoşlardaki Alevi gençlerini bu açıdan kavramamız gerek. Hepimizin sosyal patlamaları, yaraları var bu konuda. Zembereğin kopuşu burada... Cemevleri açılabilir, açılmalı... Bu vesile ile tekke ve zaviyeler de açılabilir. Aynı şey onlar için de geçerli. Ruhban okulunu açmamalarının da sebebi aynı diyoruz ya, birbirimizi korkularımız üzerinden algılıyoruz. Bu vesayetçi sistem kendini yaşatabilmek için hepimizi mağdur ediyor. Türk’ü mağdur ettiği kadar Kürt’ü de, Sünni’yi de Alevi’yi de ediyor.

Peki imam hatip okulları kalsın mı? Ya da nasıl bir dönüşüme uğrasın?

Buradaki kopuş noktası şu, insanlar çocuklarına dini bir eğitim aldırmak istiyorlar ve bence en güzel tarafı, tek başına bir dini eğitim aldırmak istemiyorlar. Bence imam hatipler bu amaçla verilen eğitim şeklinin en kötüsüdür. İmam hatip lisesi dışında başka çözümler bulmak zorundayız. Buna bir alternatif bulmadan da imam hatipleri kapatalım gidelim demek bir çözüm değil. Bu, o talebin bir anlamda yok farz edilmesi anlamına gelir.

Bu okullar özelleştirilebilir mi?

Olabilir… Ancak burada insanların yalnızca bir din eğitimi istememeleri çok önemli. Pozitif bilim, bunun yanında da dini eğitim aldırmak istiyorlar. Temel prensip dinde zorlama olmamasıdır. Bir kişi çocuğuna din dersi aldırmak istemiyorsa bu zorla yaptırılamaz. Din kültürü dersi zorunlu bir ders olabilir. Neden biliyor musunuz, biz karmaşık bir ülkede yaşıyoruz. Sünni kesim Aleviliği hiç bilmiyor, söylendiği gibi Tahtacılık, mum söndü (söyleşi yapılırken henüz M. Ali Erbil’in gafı ortada yoktu), Kızılbaş olarak biliyor. Oysa bir genel kültür anlamında bilinmesi lazım. Ya da Ramazan nedir kurban nedir namaz nedir, kültürel seviyede verilmesini önemli görüyorum.

Ama bu arada ateistler bunun dışında kalacak herhalde?

Şimdi siz o derste Hz. İsa’yı anlatın, Hıristiyanlığı anlatın… Museviliği ve başka dinleri de bilmemiz lazım. Diğer dinlerin hakkında çok az şey biliyoruz… Bunları bilmenin ateiste de bir zararı yok. Eğer ateiste zorla sıranın üzerinde namaz kıldırılmıyor, zorla sure ezberletilmiyorsa tabii…
Hazreti Muhammed kimdir? Kuran nedir? İslam’ın genel prensipleri nedir? Aynı şekilde Hıristiyanlığın genel prensipleri nelerdir? Eski Ahit, Yeni Ahit nedir? Herkes soruyor ya, mesela rastgele söylüyoruz ama o nedir, o nedir bilmiyoruz... Bilmemiz lazım, okumuş yazmış kesimimiz bile bilmiyor, bırakın diğerlerini.

Din derslerini zorunlu yapıp felsefe derslerini kaldırıyoruz… Seçmeli ve her dine eşit yaklaşan din kültürü tarihi olamaz mı?

Şimdi şöyle bir orta yol bulmamız lazım, benim çocuğum okulda İslam’ı yaşayacak kadar öğrensin diyen insanın talebini ayrı değerlendirmek ve talebini karşılamak lazım. Diğer taraftan da edebiyatı, tarihi öğrendiği gibi, matematiği, biyolojiyi öğrendiği gibi, ister bu coğrafyadaki, isterse dünyadaki büyük dinler hakkında kitabi bilgileri öğrensin. Teorik bir bilgi olacak kadar, gençlere lise seviyesinde bir din kültürü dersi bence faydalı olur.

Kürt meselesinde Aksiyon'un bakışı nereden nereye geldi? "İslam bizim ortak değerimizdir", "dış devletleri karıştırmayalım", "kabul edilebilir demokratik haklar verilsin" çerçevesinin dışında bir bakış var mı? 

Bütün sorunların çözümü hepimiz için demokrasiden geçiyor. Türkler için demokrasiyi savunduğumuz ve istediğimiz kadar, Kürtler için de, Sünniler ve Aleviler için de, gayrı - müslimler için de demokrasiyi savunmamız gerekiyor.

Hemen her zaman aynı cümleleri tekrar ediyorum ama başka sihirli formül yok bu konularda; bütün sorunların çözümü hepimiz için demokrasiden geçiyor. Türkler için demokrasiyi savunduğumuz ve istediğimiz kadar, Kürtler için de demokrasiyi, Sünniler ve Aleviler için de demokrasiyi savunmamız gerekiyor. Gittikçe buna böyle bakanların sayısı artıyor. Sevindirici olan bu...

Türkiye’de kimi sorunların çözümlerini kilitleyen durumlar var. Ergenekon davalarını ben bu açıdan çok önemsiyorum. Yani Gazi olaylarında bir Alevi-Sünni çatışması oluşturmak için olayları çıkaranlar şu anda yargılanıyor. Bir kısmına da ulaşılamadı. Aynı şekilde terör, Güneydoğu’daki olaylar…
Kürt sorununu çözümsüz hala getiren pek çok olayı kirli ellerin çıkardığını bugün daha iyi anlıyoruz. Mesela Reşadiye saldırısı… DTP’nin kapatılacağı gün 7 tane askerin şehit edilmesinin hiç bir açıklaması yok… Kürt davasına da bir katkısı yok. Yine daha önce Muhsin Öztürk’ün bir dosyası vardı, “Adı konmamışlar”. 1993 yılında tam Türkiye bazı hakları konuşuyorken 33 tane silahsız erin katledilmesi, bir taraftan da teröristlerin önüne bunun serilmesi, servis edilmesi, silahsız, eskortsuz gönderilmeleri…
Baktığınızda terörden medet uman bu yapı Türk’lerin arasında da var Kürt’lerin arasında da var, maalesef devletin içinde de... Üstelik işi yaratan, organize eden de o. Öyle olduğu için biz Kürt meselesinin çözümünü konuşmakta zorlanıyorduk. Biz bugün bir takım şeyleri düne göre daha rahat konuşuyorsak, referandum süreci çok sağlıklı bir şekilde bittiyse, bugün Kürtçe TV kurulabildiyse, Ahtamar Kilisesi’nde, Sümela’da ayinler gerçekleştirilebildiyse, bunu Ergenekon’un yargılanmasına borçluyuz. Onların hapiste tutulmasına borçluyuz.

İçerde artık tutulmaması gerekenler de yok mu sizce? Bu haksızlık değil mi? Mustafa Balbay dışarı çıksa ne olur?

Onların tutuklu kalmaları hukukta yanlış hatırlamıyorsam katalog suçlar diye bir kavram var, ondan dolayı… Ceza kanunun 101. maddesinde bu suçlar “devam edebilecek, hem bireysel olarak hem de toplumsal olarak önü alınamayacak mağduriyetlere yol açabilecek” türden sayılıyor. Mesela çocuklara cinsel tacizler tutuklu yargılama kapsamında çünkü devamı halinde başka çocuklar zarar görebilir, çünkü bu adam gidip tekrar devam edebilir, aynı suçu işleyebilir. Baskı yapabilir, tanıkları caydırabilir, delilleri karartabilir, mağdurlara baskı yapabilir. Bu olağanüstü bir durum…
Aynı şey darbe tutukluları için de söylenebilir. Mesela Kemal Kerinçsiz’i düşünebiliyor musunuz? Şimdi o dışarıda olsaydı? Ahtamar, Sümela ayinleri olabilir, referandum böyle sağlıklı yapılabilir miydi? Orhan Pamuk, Elif Şafak o yüzden mahkemelerde süründü… Örneğin biz Hrant Dink’e sahip çıkıyoruz, ruhban okuluna sahip çıkıyoruz diye kapımızın önünde “Fethullah’ın bilmemneleri” diye gösteri yapıyorlardı, başında Kemal Kerinçsiz vardı. Biz, “ne olur ruhban okulu açılsa, Ermenilerle birlikte yürüsek?” falan dediğimizde bizi suçladılar. Peki “Balbay, Tuncay Özkan bırakılsın Kemal Kerinçsiz içerde kalsın” nasıl denilebilecek?

Ergenekon'un bizim hakkımızda hazırladığı şeyler de var. Orda Hoca efendiyi gizli kardinal olarak gösteriyorlar. Oysa Ermeni Patriği bir anlamda Sünniler tarafından kabul görüyorsa bu kabullenişte bu fotoğrafların (Fethullah Gülen’in Papa’yla çektirdiği fotoğraf) çok önemi var...

Türk dünyası, Türk milliyetçiliği konusundaki söylemlerinizi MHP niçin “satın almıyor”?

Biz müspet milliyetçiliği savunuyoruz. Bunun tanımı da şu; bu milliyetçilik herhangi bir unsurun ya da başka bir milletin düşmanlığı üzerinden kendisine yer bulmuyor.

Milliyetçiliğin ruhuna biraz aykırı bir yorum ama bu bile önemli galiba…

İşte buna müspet milliyetçilik diyorum. Siz buna vatanseverlik dersiniz. Düşmanlıktan güç almayan kendi sevgisinden güç alan, kendisini çoğaltmaktan güç alan bir düşünce bu.

Karşı tarafta nasıl algılandığınızı biliyor musunuz?

Elbette algıyı da yönetmek lazım…
PKK her gün, kendi sitelerinde Hani o Türk okulları dediğimiz yerlerin fotoğraflarını yayınlayıp negatif milliyetçilik yapıyor. Daha ötesine geçip, gidip orada bir riski göze alması mümkün değil. Ayrıca bizim kitlenin en az yüzde 40’ı Kürt’tür, onlar da gidip Afrika’daki okulda zaten Türk milliyetçiliği aşılamıyor.
Türk dili bugün bir Kürt için de önemli. Türkçe’yi bilmeli. Ana dilinde eğitim alsın ama Türkçe öğrenmesi kendisi için gerekli bir şey, hele Türkiye’de üniversite okuyacaksa… Güneydoğu’da ticaret yapmaya çalışanlar da artık Kürtçe öğrenmeye çalışıyorlar çünkü adam orada mal satacak… Bizim yapmaya çalıştığımız müspet milliyetçilik, vatanseverlik böyle bir şey.

Yani “Dünya Türk Olsun” demiyor musunuz?

Öyle bir şey olabilir mi? Hayır tabii ki…
Yurt dışındaki okulların pek çoğu şu anda yerel halka devredilmiş durumda çünkü başka türlü yaşaması mümkün değil. Vücuttaki yabancı bir unsur, bir ur gibi kalmaya devam ederseniz, vücut bile bunu bir süre sonra atar. Yani İlk günler bir sempati olur ama zaman içerisinde bir tepki doğurursunuz, dışlanırsınız.

Galiba son sorumuza ulaştık. Bir İzmirli olarak benim şarap içme, benim mini etek giyme, benim örtünmeme hakkımı savunmak zorunda kalsaydınız, bunu nasıl yapardınız?

Bunu ben fiili olarak yapıyorum zaten. Sözlü olarak değil yalnızca.
Bizim binayı dolaşın mini etekli, dekolteli, pantolonlu bayanlar göreceksiniz. Bizim başı açık yazarlarımızdan biri de Melda Bekcan’dır, kendisi hem de sinema oyuncusu biliyorsunuz. Onunla röportaja geldiklerinde, “siz kendinizi burada garip hissetmiyor musunuz?” diye sormuşlardı. Gidin Hürriyet'e, Cumhuriyet'e, temizlikçi dışında bir tane başörtülü çalışan insan göremezsiniz. Biz birlikte yaşama pratiğini hem kurumlarımızda hem sayfalarımızda yansıtmaya çalışıyoruz.

Sorunuzun gerçek yanıtı belki de benim kişisel hikâyemde gizlidir. 

Erzurum’da yaşarken benim daha keskin hatlarım vardı. İzmir olgunlaştırdı beni.
Bir muhafazakâr olarak İzmir’de çok rahat yaşadım. Belirli hassasiyetleri olan, içki içmeyen birisi olarak bu benim şansım oldu. Tarzı ne olursa olsun herkesin kendi istediği gibi yaşama hakkının olduğunu bana bir anlamda İzmir öğretti. Beni İzmir mayaladı.

Ben 18 yaşında Erzurum’dan çıktım. Üniversite okumak için İzmir’e geldim. Bu benim açımdan çok büyük bir riskti. Arkamda bıraktığım insanlar da beni korkutuyorlardı, geldiğim yerdekiler de… Erzurum ve İzmir farklı şehirler; sosyolojik olarak, yaşam tarzı olarak… Ben İzmir’e gelirken o korkularla geldim ama ayrılırken defterime “İzmir’den koparak ayrıldım” diye yazdım. İzmir’i o kadar sevmemin pek çok nedeni vardı. Erzurum’dan daha fazla İzmirli oldum. Erzurum’un birçok mahallesini bilmem ama İzmir’in neredeyse bütün semtlerini biliyorum; Esenyurt, Balçova, Gaziemir, Karşıyaka, Hatay, Yeşilyurt…

Sokak sokak yaşadım ve sevdim İzmir’i. İzmir'de ben rahat ettim. Niye rahat ettim? İzmir o dönemde, 1985'lerde farklıydı. Şimdi farklı şeyler duyuyoruz ama inşallah öyle değildir. O çoğulculuğun o birlikte yaşamanın en güzel şekilde yaşandığı şehirdi İzmir.
Bana yurt çıkmamıştı o tarihlerde, biz aynı sınıfta okuyan, Erzurum lisesinden birlikte geldiğim sınıf arkadaşımla birlikte bir ev tuttuk. Yan komşularımız çok radikal solcu öğrencilerdi, sabahları selamlaşarak çıkıyorduk evden, birlikte okula gidip birlikte dönüyorduk.

İzmir’de beraber yaşama pratiği bana çok önemli dersler verdi. Bir muhafazakâr insan olarak İzmir’de çok rahat yaşadım. Belirli hassasiyetleri olan, içki içmeyen birisi olarak bu benim şansım oldu. Muadilim gibi gözüken, benim karşıtım gibi gözüken, istiyorsa içki içen istiyorsa namaz kılan, kılmayan, istiyorsa mini etek giyen; tarzı ne olursa olsun herkesin kendi istediği gibi yaşama hakkının olduğunu bana bir anlamda İzmir öğretti. Beni İzmir mayaladı diyebilirim…

Erzurum’da yaşarken benim daha keskin hatlarım vardı. İzmir olgunlaştırdı beni. Yazılarımdan bir tanesinde “neden denizdeki taşlar köşeli değil yuvarlaktır?” diye sormuştum. Deniz ve denizin içindeki o tuzda, dalgaların durmadan taşları birbirine sürterek, taşları kırmadan yuvarlatması muhteşemdir. Dışarıdan o iki taşı birbirine sürtseniz kırılırlar ama denizde hiç köşeli kalamaz o taşlar…

Bizim de denizdeki taşlar gibi birbirimize değerek yuvarlaklaşmamız lazım.



Pervin Mısırlıoğlu E./Editör

08.10.2010


Fotoğraflar: Celil Kırnapcı

1. Fotoğraf: Bülent Korucu (Aksiyon Dergisi Genel Yayın Yönetmeni ve Zaman gazetesi Yayın Kurulu Üyesi), İlhami Mısırlıoğlu (İzmirizmir.Net Yayın Danışmanı), Pervin Mısırlıoğlu E. (İzmirizmir.Net Editörü)
2. Fotoğraf: İlhami Mısırlıoğlu, Bülent Korucu, Pervin Mısırlıoğlu E., Muhsin Öztürk (Aksiyon Dergisi Haber Merkezi)
3. Fotoğraf: Bülent Korucu
4. Fotoğraf: Pervin Mısırlıoğlu E., Bülent Korucu, İlhami Mısırlıoğlu
5. Fotoğraf: Bülent Korucu, Pervin Mısırlıoğlu

 

 

Son Güncelleme Tarihi: 15 Aralık 2013 22:32

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
24 Ekim 2010 16:28

nuhungemisi

Bir başka derginin (AKTÜEL) genel yayın yönetmeni Hakan Turpçu ile yapılan bir söyleşi için bakınız:
http://www.medyatava.com/haber.asp?id=71318
19 Ekim 2010 13:00

Kocero

Bu kadarda ince yag bulunuyormu İzmir taraflarında.Demekki varmış.
Gelin Çankırı'ya,gelin Kastamon'ya,gelin Konya'ya da bir aydın,bir çagdaş,bir ilerici,bir liberal olarak ramazanı yaşayın,Çıkınınızda azıgınız yoksa ac kalıyorsunuz ac....Çıkınınızdakini bile yiyemiyorsunuz,yaşam tehlikenizi seziyorsunuz,hissediyorsunuz,müdahelenin allahını yaşıyorsunuz....
Sizler hala İzmir'de muhafzaakarlıgın yaşam koşullarını tartışın,yag derecelerini araştırın..
Eski Emniyet müdürünün dediklerini kulak arkası edin.Biraz karşı durdugunuzda gericilige,yobazlıga...Karşınızda ortam dinleme,ev sohbetleriniz karşınızda...Hala Muhafazakarlıgın İzmir anıları ha.........
Siz sizin şehrinizin şerri İmamını biliyormusunuz???Sizleri takdir eder görünenlere sorun kim olduklarını ögrenmek için.
11 Ekim 2010 18:42

tolon

Pervin abla önce bir takdir sonra bir soru :)

Bravo ulusalcılar ve cemaatçiler arasında katalizatör yani köprü rolünü başarıyla üstlenmişsiniz. Sorun maalesef güç elinde olunca insanların çoksesliliğe çok ta açık olmamalarında. Galiba türümüzün bir zaafiyeti bu halbuki çokseslilik kısır döngüyü aşar ve sadece çokseslilik aşar.
Mehmet Barlas geçenlerde bir soruyu dile getirdi. Başbakan ve Cumhurbaşkanı internet sitelerinin kapanmamaları hakkında olumlu görüş belirtiyorlar ama u-tube yıllardır kapalı acaba iktidar iktidarsız mı? mealinde bir şey söyledi. İnsanlar egosantrik, korkarım cemaatler de, doğal olarak öyle oluyorlar hep doğamızda olan bir sapma bu ve aşmak için iletişim şart.

Şimdi en azından Aksiyon ve Zaman gazeteleri saygıdeğer yönetmenlerine bir soru evrimbilim hakkında ne yayınlıyorlar örneğin :
http://www.izmirizmir.net/bilesenler/koseyazilari/yazi.php?yazi_no=943 türünden bir yazı yayınlarlar mı - yayınladılar mı ?

kolay gelsin sevg mt
11 Ekim 2010 00:07

padlock

zihin açıcı.

günde 2 defa yemeklerden sonra tavsiye ediyorum.

ellerinize sağlık

10 Ekim 2010 22:56

gökay

Sıradışı bir söyleşi olmuş.Fotoğraflar da söyleşiye görsel bir zenginlik katmış.
Sorular da rahat, söyleşi ortamının aksine ev sahibini rahatsız edecek içeriklere sahip.
Korucu'nun damar sorulara verdiği rahat ve tatmin edici yanıtlar onun yalnızca iyi bir gazeteci
olduğunu göstermiyor fakat aynı zamanda yetkin bir fikir adamı olduğunu ispatlıyor.
Bir yönetim seminerinde misafirimiz bir firmadaki en büyük sorunun 'iletişim eksikliği' olduğunu
vurgulamıştı. 'Konuşun, güzel konuşun ve buna süreklilik kazandırın!' demişti. Toplumun en küçük
çekirdeği olan ailede de iletişim eksiği çok temel bir sorundur; cemiyetin diğer tüm katmanlarında da.
Ötekini anlamadığımızda hayat boşluk kabul etmez; yerini varsayımlarımız, niyet okumalarımız doldurur;
yabancılaşma arttıkça da varsayımlar kemikleşir; önyargılara, korkulara, paronoyalara dönüşür.
İşte, başörtüsü sorunu 30 yıldır ülkenin enerjisini emiyor.
Mısırlıoğlu kardeşleri içtenlikle tebrik ediyor, böyle başarılı söyleşilerin devamını diliyorum.
10 Ekim 2010 15:02

hurkus

Doyurucu ve öğretici bir söyleşi olmuş. Ayrıca teknik olarak da çok başarılı olmuş.
Umarım bu çabalarınız yerini bulur ve elimize alabileceğimiz bir yazın dergisine dönüştürürsünüz.

Sevgilerimle...

Sait Almış
10 Ekim 2010 14:59

hurkus

Bu söyleşide neyi söyleştiğinizden çok nasıl söyleştiğizle ilgilendim. Bir dilbilimci ve sözelmantıkçı olarak mantıksal sözdizimlerinizden keyif aldım. kıskandırıcı bir biçem ve '' işte bu söz böyle söylenmeli ki bellekte yoğunluklu bir çağrışım yaratsın!'' dedirten bir dil... dostlukla...

Hüsamettin Avşar/Serhat Gündem
10 Ekim 2010 14:58

hurkus

Nabi Yağcı'nın mesajı:

Harika bir söyleşi olmuş, sorularınız da çok yerinde, yanıtları da derinlikli. Elinize sağlık.

08 Ekim 2010 15:33

İSMAİL HAKKI ATILGAN

Sayın MISIRLIOĞLU,

Yaptığınız bu ropörtaj o kadar güzel ve aydınlatıcı oldu ki, bir an kendimi bir cemaat üyesi gibi hissettim.

1970'li yılların başından 1980 darbesine kadar geçen zamanda gazeteciliğin, haberciliğin bu şekilde yapıldığını hatırlıyorum. Bir CUMHURİYET gazetesi, bir POLİTİKA gazetesi aynı bu anlayış ve ilkelerle yayın yapıyor, demokrasiyi savunuyor ve geliştirmeğe çalışıyordu.

Bugün özellikle kendine merkez medya diyen (D) amblemli gurupta bu ilkelerin herhangi birini çarptırtmadan bulabilir misiniz? Basılı yayınlarında magazin ön plana çıkarak, ciddi haberler ya değiştirilmiş ya içi boşaltılmış şekliyle verilirken, yanına da mutlaka büyük bir (çıplak kadın) resmi konarak haberleştiriliyor. Ekonomi sayfalarında da aynı mantık var, spor sayfalarında da. Hele bir de yavru gazeteleri var (ilan alınan) onlar tam şenlik. Cinayet, kaza, cinsel istismar çoğu zaman asparagas olarak yapılıp koca koca manşetlerle çıkarılıyor. Spor gazeteleri de öyle, yalan haberle beraber, sayfalarca arkadaşlık reklamları ve 900'lü telefon reklamları dolu. Köşe yazısı yazanlar da genellike (bir iki istisna dışında) kışkırtıcı, tahrik edici ya da gerçeği gizleyici yalanlarla yorumlar yazarak, tek tip insan yaratma çabasındalar.

Açıkça ya belden aşağı CİNSEL düşüneceksiniz (kültür anane, ahlak kalmayacak) ya da baş'tan yukarı düşünüp hayal alemine dalarak sormayan, araştırmayan, güvenmeyen bireyler olarak itaatkar olacaksınız.

Aynı gurubun görsel medyası da farklı değil. Tartışma proğramlarında, haber okumalarında, dizilerinde, çocuk ve kadın programlarında, hatta filimlerinde de aynı anlayış hakim. Şiddet, cinsel istismar, ötekileştirme, korku yayma, asparagas yayın, tüketim özendirme, bireysellik, güvensizlik ve kültür erezyonu yaygınlaştırma bu grup medyasının asli görevi olmuş.

Aynı yayın anlayışını bu grubun (yandaş medya) diye adlandırdığı diğer basın gruplarında görebilir misiniz, TV'lerdeki yayın anlayışını haber verme kriterlerinde görebilir misiniz?

STATÜKO tutuculuğunun ve gericiliğinin kıyaslanması budur. Onun için o (bidon kafalı) halk o beyaz statükoculardan çok çok ileride daha çağdaştır. Ne yaptığını ne yapacağını da çok iyi bilmektedir.

Şimdi sizin bu yaptığınız söyleşiyi okuyunca benim aklıma gelen değerlendirmeler bunlar. Sanıyorum ki aynı düşünceler kendini şartlandırmamış herkesin aklına gelecektir.

Bu söyleşi aynı zamanda şu meşhur HALİÇ'TEKİ SİMONLAR kitabına da çok iyi bir cevap niteliği taşıyor.

Ropörtaj ve paylaşımınız için tekrar çok teşekkür ederim.

08 Ekim 2010 14:29

baybara

Merhabalar Pervin Hanım. Öncelikle bu geniş ve açıklayıcı röportajınız için sonsuz teşekkürler. Genel olarak güzel bir röportaj. Bir kaç eksiklik gözüme çarptı onları size söylemek istiyorum. Öncelikle, "Adil Turan Alkan" yerine sanırım "Ahmet Turan Alkan" gelecek... İkincisi, bazı yerlerde Başlık, yazının üstünde değil, alt tarafında yer almış. Yani Özet metin, tam metnin altında yer almış. Özellikle baş tarafta.

Çok hoşuma giden bir tabiriniz oldu röportajınızı okurken: "İztanbullu" :)

Sayın Bülent Korucu'nun İzmir'in, Diyarbakır'ın ve Urfa'nın siyasi zeminiyle ilgili yorumu gerçekten çok güzeldi. Fakat bazı konularda onu gerçekçi bulmadığımı da ifade edebilirim. Bu kadar da demokrat olunmaz ki:)

Fahri İzmir'li, Aslen Mardin'li olarak sizleri takip etmeye devam ediyorum/edeceğim. Başarılarınızın devamını dilerim.
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.