Faşizmin babası ŞEYTAN ve onun ırkçı çocukları (1)

25 Temmuz 2012 12:05 / 1614 kez okundu!

 


Ateşin toprağa açtığı savaşla başlayan bu ezelî oyun; ontolojik anlamda bir üstünlük iddiasının sahibi şeytanın, kendine kıyas kabul etmediği çamurdan olma Âdem’e duyduğu kinin de başat hikayesidir.

İlk haset, ilk kıyas, ilk isyan ve ilk başkaldırı…
Faust’un Mephisto’sundan önce Yüce Öğreti’de geçiyordu şeytanın adı.

İlk faşistti o ve ilk kindar.
“Öteki”ni ilk keşfedendi.

Bitimsiz bir isyan ve kin projesinin tohumlarını kanında dolaştığı her ölümlüyle paylaşacağına dair yemini vardı.
Öyle yaptı.



İblisin askerleri yeryüzünü fesada vermek için tam vardiya çalışırken, bizler aslında ezelde başlayan bu değillemenin biçim ve renk değiştirerek insanlık tarihinin her evresinde yaşandığını görüyoruz.

Doyumsuz gözlerinin şehvetiyle ‘yeni dünya’ya adım atan Colombus’un denizcilerini, bu bakir topraklarda yüce birer misafir olarak karşıladı toprağın asıl sakinleri. Ve ama çok geçmeden bu iyi niyetlerinin bedelini malları, ırzları ve kafa derileriyle ödeyeceklerdi.

“Kızıl derili” yakıştırması da ötekici beyaz adamın tamlamasıydı.

Yerli halkın hikayesini az çok hepimiz biliriz. Barış, sevgi ve cömertlikle karşıladıkları bu yeni yüzlerin onlara neler yapacağını tarihin sayfalarından biz de öğrenecektik.

Yeni dünyanın eski sakinleri ellerinde hindiler, mısırlar ve patateslerle karşıladıkları bu yabancıları oturdukları yerlere davet ettiler. Kullandıkları her şeyi onlarla bölüştüler. Evlerini açtılar. Sahiplik derdinde değildiler; çünkü mülkiyet kavramları yoktu. Yüce Ruhun emanetçisiydiler ve onlara göre hiçbir şey sahiplenilmez ancak paylaşılırdı.

Başlarda sinsice bir kabullenişle keşif turu attı beyaz adam.
Toprağı ekmeyi, mısırdan faydalanmayı, ürünü saklamayı öğrendi. Sonra niyetini açığa vurdu; yerli halkın ona kullan diye verdiği neresi varsa istimlak etmeye başladı.

Kendi buyur ettiği yabancıdan eziyet gördü doğanın emanetçisi. Sonunda haksızlığa başkaldırdı ama diyetini huzuruyla, yarınlarıyla ve canıyla ödedi.
İşgalci beyaz adam onu elbiselerinden soydu ve tarlasında çalışmaya, evinde hizmetçiliğe, ahırında temizliğe zorladı.
Hor görüldü, küçümsendi.
Çocukları ehlileşsin(!) diye ailelerinden koparıldı; örgüleri zorla çözülen hür kızlar yatılı okullara hapsedildi.



Amerikalılarda dini olmaktan çok kültürel bir misyon taşıyan “Şükran günü” anlamını bahsettiğimiz bu yerli ve acılı geçmişten alır.
Açlıktan bitap düşmüş denizcilere sunulan hindilerle bezeli sofralar onları öylesine memnun etmiştir ki, yeni dünyada geçmişten günümüze değin her kasım ayının son perşembesi bu mizansenin yıldönümü olarak kutlanır.


Vahşi batı filmlerinde vahşilik hep yerli halkın sıfatı olmuşsa da yaptığı her alçaklığa “ehlileştirme” kulbu takan beyaz adamın, bugün de özgürleştirmeye (!) yeltendiği topraklarda neler çevirdiğini akîl olan her göz görüyor.
Amerika yerlileri bahsettiğim geçmişin devamını, bugün sayıları gitgide azalsa da, tutunmaya çalışarak yaşamaya devam ediyor.

Yerlilerin bugününe ve “öteki”nin tarihine bakmaya devam edeceğiz.


Özlem COŞAN

Son Güncelleme Tarihi: 26 Temmuz 2012 15:30

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.