Batının oryantal şaşkınlığı: CİBRAN

12 Nisan 2012 15:05 / 1604 kez okundu!

 


“Ağzın yiyecekle doluysa eğer; şarkı nasıl söylersin?
Nasıl açılır berekete onlar, altınla doluysa ellerin”


Cibranizm

Körfez harekatının baş aktörlerinden General Norman Schwarzkopf’un katıldığı bir televizyon programında izleyiciler Amerika’nın sembolü sayılan bu adamın özel dünyasına şahit olurlar. Başucu kitaplarında Cibran’a ait Ermiş’in yer alması oldukça merak uyandırıcıdır. Amerika’da bu yüzyılda İncil’den sonra en fazla satan kitap olan Ermiş’in General Schwarzkopf’un da başucunda bulunması bu yüzden şaşırtıcı sayılmaz. Onun gibi milyonlarca Amerikalının ilk basıldığından bu yana sadık takipçisi oldukları bu kitap batılı okur için hâlâ tazeliğini koruyor.

Halil Cibran’ın dokunuşundan etkilenen bir çok ünlü ismin başında Amerikan başkanları yer alır. Woodrow Wilson’un Cibran hakkında söylediği “Siz bu toprakları savurarak yerine sayısız çiçekler bırakan ilk Doğulu rüzgârsınız” ifadesi önemlidir. Yine başkan Kennedy, ulusa seslenişlerinden birinde Cibran’dan alıntı yaparak konuşmasını şu şekilde bağlar: “ülkenin senin için ne yapabileceğini değil asıl kendinin ülke için ne yapabileceğini sor”.

Doğu mistisizmini Batı’nın materyalist evrenine aşıladı

Burada çapı daha büyük bir soruyla karşılaşıyoruz: Cibran’ın Amerika’da benzeri olmayan başarısının altında yatan sır neydi? Öyle bir başarı ki ondan önce ana dili İngilizce olmayan hiç bir yazarın ulaşamadığı kadar parlak ve göz alıcı… Bu başarı gerçeği arayan bir ruhun saklı köşelerini, Doğunun gizemli yıldızlarıyla aydınlatması ve Batının yalnız kederine Doğulu bir şefkatin uzanmasıydı. Dönemin Amerikasında etkili olan büyük teknolojik ilerlemeyi ve vatandaşlarının çoğunun müreffeh yaşamlarını izleyen Cibran, evlatlığı olduğu bu evde bir şeylerin eksikliğini gördü. Bu yüzden de Doğu mistisizmini Batının materyalist evrenine aşılamayı düşündü. Cibran şunu çok iyi biliyordu: İnsanlığa en iyi hizmeti ancak her iki kültürü ve değeri yönetebilen adam yapabilirdi. İngilizce eserleri özellikle de en iyi çalışması sayılan Ermiş, Doğu ile Batı’yı ahenkli bir karışımla harmanlamayı başarmıştır.

Kalemini keskinleştiren Amerikalı: Mary Haskell

Amerika o gün ve hâlâ Cibran’ı kendi oğlu, yerli Lübnanlısı olarak bağrına basar ve lanse eder. Bunda Cibran’ın yaşamının sadece ilk 12 yılını doğduğu topraklarda ve geri kalan ömrünü yeni kıtada tamamlaması ve en önemlisi onu “Cibran” yapan yeteneklerini bu ülkenin tuvaline yazması etkilidir. Cibran Batı’yı en çok bir kadının ona gösterdiği yol haritasında tanır. Mary Haskell, yazarın Amerika’yı en iyi okuyabildiği yüzü olarak 20 yılı aşkın bir süre ona İngilizce’de rehber olacaktır. Cibran’ın her eserini imbikten süzen bu kadın, yazarda var olan inciyi kum ve köpüğünden ayırmak için O’na dokunacaktır. Anglo Sakson kuşanmışlığın katılığını şairane dokunuşlarla kırarken şair, Mary de dilinin sırtındaki fazla ağırlıklardan onu çekip çıkarmakla vazifelidir. Cibran arkadaşlarına yazdığı mektuplarda kitaplarının doğum aşamasını anlatırken sadık yardımcısının, eserlerdeki yüksek dilin bilenmesinde nasıl yardımı olduğunu anlatır. Cibran, Amerika’da hiç bitmeyecek bir şaşkınlığa dönüşürken Mary de zamanla yazarın en aşina Amerikası olacaktır. Haskell’in önceleri danışmanlıkla başlayan yardımı Cibran’ın yazma sürecinde zamanla yerini bilirkişiliğe, sanat yönetmenliğine bırakır. Cibran’ın anadilinde yakaladığı derin anlatıma İngilizce’de de ulaşması gerekir. Ses ve anlam bilgisinde Haskell’in bu desteği böylece eserlerdeki pürüzsüz akışı şağlayacaktır. Büyük yazarın İngilizce anlatımda yakaladığı gücü Mary şöyle anlatır: “O, dilimizin yapısı ve anlam bilgisinin hepimizden çok bilincindedir.”

Gerçeği fırça darbeleriyle de arar

İlk gençliğinin geçtiği ve yeteneğinin keşfedildiği Boston’a sığmayacak bir üne kavuştuğunda sanatın merkezi olan Newyork’a taşınır. Resim eğitimi için öncesinde iki yıl kaldığı Paris’te Rodin’in övgüyle bahsettiği öğrencisi olan Cibran, gerçeği şekillerin kıvrımında da ustalıkla arayan bir ressamdır artık. 19. yy.'ın ünlü şair-ressamlarından Willian Blake ile kıyaslanacak denli kabul görür. Resimlerinde birliği, tekliği arayış baskındır. Doğallık ve insan O’nun resminde en temel vazgeçilmezleridir. Newyork sanat galerilerinde birçok sergi açan Cibran’ın sanata dokunduğu her parmağı kendisine itaat eder. Ne şiir düz yazıyı, ne de bu ikisi onun resmini gölgeleyecektir. Hepsi de güzelliği aralayan birer kapıdır Cibran’ın ellerinde. Döneminin sanat çevresinden Albert Pinkham Ryder O’nun için: “Batı’ya batının ruhu için geldi. Ama O, hepimizin üzerinde çalışan Doğu’nun ta kendisidir” der.

Başkaldırının şairi!

“Bir ulusa ne yazık ki rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer.
Ne yazık o ulusa ki bilgileriyle yıllardır dilsiz ve güçlüleri beşiktedir henüz.
Ne yazık o ulusa ki parçalara bölünmüş, her parçası kendini bir ulus sanır.”

Devrinin savaş çalkantıları içinde hırpalanan memleketi Lübnan’ı ve aslını, göçmeni olduğu Batıda inkar etmez. Anadili Arapça’da da eserler vererek ismini kısa sürede Arap dünyasında duyurur. Arap – Amerikalı topluluğunun önde gelen entelektüellerinden oluşan Arrabitah grubunun da baş yazarlarındandır.

Emperyal tutkularla şavaş başlatan zihniyete düşman olduğu gibi, ülkesi Lübnan için Osmanlı’ya karşı çıkan ruhunun da isyanını yazar. Her türlü dogmaya karşı edindiği tavır onu kiliseden aforoz edilmesine kadar giden bir sürecin de başlangıcı olacaktır. I.Dünya savaşı sırasında kapıldığı melankolinin sebebi, o bir daha hiç dönemeyeceği ülkesi Lübnan’ın muz bahçeleri ve çocukluğunun gecelerine duyduğu özleme dayanır.
“İsyankar Ruhlar”ı yazdığında hem Arap hem de Batı dünyasında geniş yankı bulur. Ermiş ve İsyankar Ruhlar’ın sözleri zamanını aşacak ve ölümünden çok sonra, ’60 ve 70’lerde, erklerin hegomonyasına şarkı söyleyerek direnen kuşağın, çiçek çocuklarının da rehberi olacaktır.

Cibran’ın Batı endişesi

20. yy Doğu Romantizmi Batı’ya tam olarak Cibran’la nüfuz eder. O sadece bir romantik değildir; Batılı eğitimin kendisine kazandırdığı üslupla Arap okurlarını da bilgilendirecek denli didaktiktir. Eserlerinde yoğunluklu olarak bir öğretici ile öğrenenin bulunması bundandır. Arapça eserlerinde ve mektuplarında Batı medeniyetinin kodlarını Doğulu dostlarına anlatır. Uyarıcıdır: Batı toplumlarının sadece yapıcı özelliklerini takip edin” der. Arrabitah’tan yakın dostu Mikail Naimi’ye yazdığı mektupta eserinin basımında yaşanan gecikmeden duyduğu sıkıntıyı dile getirken yaptığı eleştiri çarpıcıdır: “Batı şu an sadece bir makinedir ve ne yazık ki her şey bu makineye bağlı olarak işliyor.”

Cibran kendi kök kültürünü Batı etkisine karşı uyarırken endişeler taşıdığı görülür. Endişesi iki ihtimale gebedir:

Ya Doğu bütün bütün kendini; Batı’nın ayartıcı cazibesine teslim edecek;

Ya da tamamen kendisini kapatarak sırtını Batı’ya dönecektir. Amerika’yı anlattığı cümlelerinde ondan hırslı, bereketli, sağlıklı, işini bilen bir dişi olarak bahseder. Bu tanımlamayı yaptığı aynı yılın Ekim ayında Cibran’ın bu görüşlerine yazar Pierre Loti’den ateşli bir karşılık gelir: “Doğu’ya dönerek ruhunu kurtar! Amerika senin için yaşanacak yer değil.”

Cibran Tagor’la buluşur

1920 Aralık’ında büyük bir buluşma gerçekleşir: Lirik Hint yazarı Tagor ile Cibran bir araya gelir. Cibran Doğulu endişelerini bu görüşmede Tagor’a açacaktır. Tagor Amerika’nın vizyonsuz ve para hırsında olan gücüne işaret ederken, Cibran bu gücün Doğu’ya etkisinin peşindedir. Tagor’un yerli oluşunu, kökleriyle evrensele baktığını bilir. Cibran’ın ondan bir farkı daha vardır: Tagor’un mistisizmi ayağını yeryüzüne basmak istemezken O, sözleriyle iç ve dış evrende ayak izleri bırakarak dolaşır.

Cibran’ın eserleriyle dünya vatandaşı sayılmasında O’nun Batı dünyasınca kabul görmesi ve alkışlanmasının etkisi büyüktür. Doğu’yu ve Batı’yı aynı ölçülerde anlayan ve anlatan yazarın bu başarısı, Batı’da serpilen ve güçlenen Oryantalist bakışın devamını sağlar.

Baş yapıtı Ermiş’te sembolik anlatımlarla lirizmini yoğuran yazar, seçtiği imgelerle de Batı ile Doğu’yu birleştirir. Varlığın yegane birliğini anlattığı eserinde kardeşlik ve sevginin evrenselliği, okuyucunun unutamayacağı sözlerle zihinlere kazınır. El Mustafa’da kendini resmeden Cibran, Orfales kentinde Newyork ve belki bütün Amerika’yı sembolize eder. Almitra karakterinde ise anlattığı, vefalı dostu, yardımcısı ve patronu Mary Haskell’den başkası değildir.

Ruhunu Lübnan’a teslim eder

Eriştiği sanat zirvesiyle O artık sadece Lübnan’ın değil, Amerika’nın da Cibran’ı olur. Onun için medeniyet, iki rüzgârdan aldığı güçle yükselebilir ancak. Evrensel bilincin anlatımında desibeli her geçen gün artan sesini fısıldar meraklı kulaklara. Varlığın hayatta bölünerek değil ancak tekliğe erişerek devam edeceğini tekrarlayan o sestir Cibran. Batı’ya hayran olan zihni yeni kıtada yaşayıp ölse de O, ruhunu yıllarca mektuplara bağladığı Doğulu aşkı May Ziyade’nin müşfik kelimelerine teslim eder.

Yoksunluğun ortasında düşten kelimeler giyinen Cibran, batıya bir fark daha atar: ölümünden geriye hiç olmazsa özleyecek bir vatanı, dokunmadığı bir aşkı kalır.


Özlem COŞAN


Not: Bu makale GERÇEK HAYAT dergisinde yayımlanmıştır.



Son Güncelleme Tarihi: 14 Nisan 2012 11:26

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.