NE OLMADIĞIMIZ VE DOKUDUĞUMUZ KUMAŞ

10 Ağustos 2011 20:42 / 2732 kez okundu!

 


Biraz önceymiş gibi öylesine aklımda ki, gülümseyen yüzüyle bana "gülümse!" diyerek sol gözünü kapatıp, yüzünün yarısı büyüklüğündeki fotoğraf makinesiyle çocukluğumun kısa pantolonlu o anını resimlemeye çalışan annemin yüzü.

Şimdi o eski, rengi yeşile mi sarıya mı döneceğine karar verememiş fotoğrafıma bakarken, aklıma doğum tarihimi getirerek, o resmin hangi yıl çekilmiş olabileceğini bulmaya çalışıyorum.

Sanırım on iki yaşımdayım.

Bir yetki ve sorumluluğun elinden tutmadığın, senden sorumlu bir anne ve bir babanın olduğu, seni seven birkaç akrabanın olduğu, sadece okula gidip geldiğin, salt tükettiğin, sadece sevgiye ihtiyacının olduğu o yıllar…

Derinlerden, çok derinlerden kulağıma gelen "Dede" kelimesini, kim söylüyor olabilir şu sıralar? Kozmos’un üst katmanlarından hızla akan zamanın içinden ve gelecekten gelen o ses de ne? O ses kime ait?

Kardeşlerle beraber babanın eve dönüşünün beklendiği, karanlık gecelerin, bembeyaz gündüzlerin hızla akıp geçtiği, seni o rüya çocukluk dünyandan alıp hırpalayacağı, savuracağı günlere doğru bir sessiz yürüyüş.

Anneye teslim oluş ve onun dirayeti altında baba gelince yapılanların bir bir anlatılacağı anların korkusuyla, iç gerginliği altında sessizlik.

O resimdeki dudaklarımın bir yana doğru güya gülümsermiş gibi, sola kayık durmasının anlamını da hiç çözememe durumu.

Sol ayağımın sağ ayağımın yanına diklemesine konuşu ve kuru bir bakış anneme...

Ailenin tek erkek çocuğu olmanın yarattığı gururla, işi gereği, işten eve geceleri dönen babanın özlediği çocuklarını görme isteğinde boğulma...

Babanın, yoldan uzaklardan getirdiği değişik egzotik kokulu meyveleri çocuklarına tattırma isteği...

Gözleri çapaklanmış ikisi kız biri erkek üç çocuğun gece vakti ayaklanıp, babanın işe giderken anne tarafından yiyeceklerle doldurulmuş o doktor çantasına benzeyen çantada onlar için getirilmiş her şeyin, dışarının en karanlık ayazında belki de en parlak ay ışığında tadına bakma iştahı.

Bazen de çok sessiz bir geliş ve sabah kalkıldığında eve gelmiş yorgun, halsiz babanın bir kenarda öyle çökük duran yol çantası ve sabahın hayal kırıklığı, babayı uyurken bırakıp sessizce okula gidişlerin yaşandığı sessiz günler.

Evden dışarı çıkıldığında sabahın ilk sert ayazının yüzde hissedilişi, ellerin titreyişi ve hızlı adımlarla okul yolunda karlara bata çıka ilerleyiş...

Okulun kapısından girildiğinde bir an önce geçsin ve bitsin diye, ellerin depoladığı sıfır altı soğuğu unutsun diye sınıfa yöneliş ve o parmak sızlamasının gözlerden akıttığı yaşları arkadaşlara hissettirmeden yüreğe doğru akıtma zamanı.

Ağır yaşam şartlarının çocuk gözüyle bir babanın yüzünde, ellerinde, boynundan göğsüne doğru inen hayatın kararttığı kara bir izde izleyiş.

Bir babanın ailesinin geleceğini, çocuklarının en büyüğü olan oğlan çocuğunda, onun gelecekte okumuş, güzel bir meslek sahibi olmuş, en azından kendi genç yıpranmışlığında kaybolmayacağı, kendinden daha iyi bir mesleği olması için kafasında sessizce kurduğu, kendince ve elbet bana göre de çok başarılı bir kurgu.

Bir babanın ailesiyle çok da az denilebilecek kadar geçirebildiği zamanlarda, herkesin ve en çok da oğlunun duyabileceği bir sesle "Benim oğlum mühendis olacak" diyerek, oğlunu kendine göre ve hiç de ne olduğunu bilmeden, gelecekteki kuantum sıçramasına kendi sözleriyle iteklemesi ayini.

AYDIN- ÇAMLIK, "DÖRT PARMAK DEMİRYOLU"

Dört parmak demiryolunda koca ve kara bacasından kömür dumanı fışkırtan o makineyi yerinden sadece bir el hareketiyle yürüten babam, kafasında kurguladığı o oyunu oynadı o gün bana.

Lise yıllarında ve her şeyi ayırabilecek duruma geldiğime kendince karar verdiğinde.

O gün ailece trenle İzmir’e gidiyoruz. Afyon- İzmir postasındayız.

Babam lokomotifte. Trenimiz Afyon'dan hareket etmeden evvel bana; "Aydın’a geldiğimizde sana el sallayacağım, koşarak makineye gel" diye tembih etti.

Ağır, nedense de kiremit rengi bir tren hep bomboş bir istasyona gelir benim rüyalarımda. Ben istasyonda olurum o tren geldiğinde mutlaka.

Gülümseyerek babam geçer treni sürerek önümden.

Ben yine o günkü gibi koşarım. Yıllarca koştum bir trene rüyalarımda.

Elini uzatıp, beni, bana dağ gibi yüksek gelen lokomotife çekti babam. Ve kurguladığı oyunu oynamaya başladı. Meğer babam tiyatrocuymuş benim.

Bu arada treni hareket ettirdi gardaki hareket memurunun işaretiyle.

Gürültülü, arkasında kocaman kömür ve su deposu olan, her yerinden buhar ve kara is, yağ fışkıran daracık makinist bölmesindeyim şu an.

Tren, Aydın- Çamlık arasında bir yerlerde demiryolundan akıyor.

Babam önündeki yola bakıyor, arada bir de ovaya yayılan uzun keskin, kendince el marifetini konuşturup lokomotifin düdüğünü çalıyor.

Bir kapak var kocaman ve üstten çevirince kapanan, içinde ateşin yanıp suyu buhar eden alevlerin yandığı yer.

Kazana kömür atmakla görevli ve kolları çok güçlü yüzü kömür karası olan yardımcısına "Aç kapağı" diye seslendi o gürültünün içinde. Babamın sesi o an her zaman duyduğum baba sesi değildi.

Kapak açıldı ve gözlerimin önünde bir alev deryası uzandı. Titremeye başladım. Kazanın içi bir cehennem, alevler cehennemi idi.

Babam oynadığı oyunu bir an önce sonuçlandırmak ve beni çıkarımlarımla baş başa bırakmak niyetindeydi.

Yine baba sesi olmayan sesiyle; "At şuraya iki kürek kömür" diye seslendi yardımcısına.

Kürek dediği şeye baktım, kürek algım değişti o an.

Benim kürek diyebileceğim şey bir avuç kömürle dolarken, onun küreği iki kova kömür doldurabilecek kadardı.

Atılan kömürler kızıl alevlerle yanan ocağın içinde düştüğü yerde adeta patlıyor ve ateş güçleniyordu. Lokomotifin içinde titremem çoğalmış, yüzüm alevin etkisiyle adeta kızarma durumuna girmişti.

Babam, boynundan göğsüne inen o artık kara bir lekeye dönen kızarıklığın nedenini de şimdi bana uygulamalı gösteriyordu.

"Ben" diye girdi söze. Biz üçlü kavurma olurken ve ocak cayır cayır yanarken.

"Seni ve kardeşlerini okutabilmek için işte bu ocağın karşısında ve DÖRT PARMAK DEMİRYOLUNDA, bu kocaman sorumluğu alıyorum"

Titremem, alınabilecek en derin dersi almış, ezber etmiş başka da bir hayat dersine gerek kalmamışçasına babamın yüzüne bakarken zangır zangır bir hal almış olmalı ki;

‘’Tamam, şimdi ne olur gerçek babam ol. Ben gördüm göreceğimi. Çok başarılı bir anlatımdı" cümlemi sanırım o da gözlerimden okudu ve oyun sona erdi. Kapak kapandı alevler içerde kaldı.

Annemin çektiği o resimdeki yan gülümsemeli çocuk o gülümsemeden artık vazgeçmiş, ağır bir hayat gerçeği resmi yüreğine çizilmiş, artık hayata hazır, geleceğin sanırım babasının arzusu üzerine mühendis olmaya azmetmiş dünyadaki tek çocuk da olmayacaktı.

İçinde edebiyat aşkıyla yanıp tutuşurken, okulunda şiir okuma birincilikleri alırken, ödüller kazanırken, okul gazetecilik kolu başkanlığı yapıp, duvar gazetesi çıkarırken hem de.

Kozmosun en derin yerinden, gelecekten bir oğlan çocuğu sesine benzeyen ve bana seslendiğinden emin olduğum "Dede! dede!" diye sesler duymaktayım şu sıralar. Kim sesleniyor acaba? Kime ait o ses?

İnsan dünyaya, "Ne olmadığını" deneyimlemeye gelirmiş.

Annem de, Babam da yaşamları süresince kendilerine ait tüm ayinleri yerine getirip, üç evlat yetiştirip dünyadan göçtüler.

Oğlumun oğlu kısa süre sonra Kozmostan seslenmeyi bırakıp, ömrüm olursa çok yakınımdan "Dede!" diye seslendiğini duyacağım.

'Hep mi ne olmadığımız?' diye soruyorum şimdilerde.

Ömrümüz boyunca bir kumaş dokurmuşuz biz insanlar.

Ama dokuma tezgahına o kadar yakın dururmuşuz ki, hangi desende ne dokuduğumuzu göremez, bilemezmişiz.

Ta ki, ömrümüzün sonu geldiğinde, ne dokuduğumuzu tezgahtan bir adım geriye çekilip bakınca görebilirmişiz.

İşte o zaman her şeyin farkına varır, dokuduğumuz kumaşın desen güzelliği karşısında gözyaşlarımızı tutamazmışız.

Kumaşımızda desen hataları, delikler, patlaklar, yırtıklar, kaçıklar olsa da o kumaş bize ait tüm ömrümüzmüş.


(Babamın kullandığı, TCDD 3. İşletmesine ait K52 tipi, 56508 Numaralı lokomotif şu an Aydın Çamlık'taki lokomotif müzesinde bulunuyor.)


Özdener GÜLERYÜZ

06.08.2011


Son Güncelleme Tarihi: 22 Ağustos 2011 01:00

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
06 Ocak 2017 21:28

Samire Radle

Okurken herkes kendi mazisini hatirlamıştır muhakkak...... Zaten bi BABA kelimesi yetiyor bize maziye donmek icin........Sadece keşke hep yanimizda kalsalardı.........hic gitmeselerdi......Teşekkurler size unutulmuş aniları, duygulari hatirlattiginiz için......

25 Haziran 2013 15:26

jsmnizmir

Yazıdaki final cümleleri kendi kendini sorgulatıyor insana.. kendi kumaşı geliyor insanın aklına ister istemez.. Ve babanızın onurlu yaşamı karşısında da saygıyla eğiliyorum.. Ruhu şadolsun anne ve babanızın..
15 Ağustos 2011 22:25

gökay

Hikayeniz hepimizin belleklerinde yer almış acı-tatlı anıları anlatıyordu sanki.
Bize ayna olduğunuz için çok teşekkür ederim.

Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.